Cebimde Hala Tokaların Var

Aşağıdaki mektubu ben yazmadım. Yalçın yazdı. Yalçın Mira’nın babası, Mira kızımın anaokulundan Küçük Kara Balık’tan arkadaşı. Aşağıdaki mektubu ben yazmadım ama okurken ben yazmışım gibi hissettim; ben yazsam aynı şeyleri yazardım diye düşündüm. Başlarkenki alıntıdan, bitişteki tokalara kadar; hissettiklerimi kendim bu kadar güzel yazıya dökemezdim herhalde. Okur okumaz burada paylaşmak için izin istedim. Yalçın’ın izni, Mira’nın hoşgörüsüyle paylaşıyorum. (İyi ki doğdun Mira!)

* * *

‘Ne olursan ol beni hayal kırıklığına uğratamazsın; senin kim olabileceğin veya nasıl davranabileceğine dair hiçbir önyargım yok. Seni öngörmeyi istemiyorum, seni sadece keşfetmek istiyorum. Sen beni hayal kırıklığına uğratamazsın.’ — Mary Haskell

miraCanım kızım,
Tam altı yıl önce doğdun. Ben de sana bir altıncı yaş mektubu yazıyorum.
Sana ‘kızım şöyle ol, böyle ol, hep böyle kal’ tarzında şeyler yazmayacağım. Çünkü biliyorum ki anne-babaların yazdığı bu tür şeyler aslında öğüt ve talep içeren sözler, bilinçli olmasa da çocuğu ve geleceğini şekillendirme çabaları. Siz ne istediğinizi ve neye gereksinim duyduğunuzu büyüklerden çok daha iyi biliyorsunuz.

Ben senin için iyi dileklerde bulunabilirim yalnızca. Hayatı istediğin gibi yaşayabilmeni, bunun için sahip olduğun gücün farkında olmanı örneğin.
Daha yeni doğduğunda kıpkırmızı birşeyken bile, seni ölçen, tartan ve kontrollerini yapan hemşireyle olan mücadelen oldukça çetin geçmişti. Bu mücadeleye yorgun düşen diğer iki bebek uyuyakalırken sen hala ağlıyordun. Daha o günden tanımıştım seni.

Üç yaşındayken senin konuşma acemisi olmanın sevimliliğine dayanamayıp gülen biz büyüklere ‘gülmeyin bana!’ demiştin, hemen hemen üç yıl sonra, daha geçen gün yine annenle sana güldüğümüzde ‘bana gülmeyin, hiç nazik değil bu!’ dedin bize. O anlarda seninle nasıl gurur duyuyorum bilemezsin.

Biraz büyüyüp kirpi saçlarına toka takmaya başladığımızda, bazen gün içinde elimi cebime attığımda bazen minik saç tokaları bulurdum ve şöyle demiştim o zamanlar: ‘kız babası olmak cebinde minik saç tokaları bulmak ve onu özlemektir’. Yıllar içinde cebimde tokalardan başka şeyler de bulmaya başladım. Örneğin toplayıp bana emanet ettiğin taşlar, çakıllar, minik kozalaklar, palamutlar…

Bugünlerde artık cebimde pek birşey bulmuyorum. Ama elimi her cebime attığımda minik tokalar arıyor ellerim ve seni özlüyorum.

İyi ki doğdun bir tanem, iyi ki varsın sabah güneşim, cennet kokulum, gülen gözlüm.

 

 

Tutkun Olduğunuz İşi mi Yapıyorsunuz?

Babaolmak.com’da hep yapmak isteyip de adam gibi yapamadığım şeylerden biri ilgi alanlarımdan bazılarını baba olmak ile birleştirip bu alanlarda kritikler yazmaktı. Şimdi hazır tasarım da değişmiş ve gerektiğinde kiritik (review) yazmaya çok müsait bir altyapıya geçmişken belki bir gaz, 3-4 alanda istediğimi yapabilir en azından sinema, müzik ve kitap konularında “baba olmak” filtresiyle seçtiğim eserleri sizle paylaşabilirim.

Algıda seçicilikten olsa gerek özellikle de film ve kitap konusunda içeriğinde bir ebeveyn-çocuk ilişkisi barındıran yapıtlar özellikle ilgimi çekiyor ve eğer ki belli bir derinliğe ulaşıyorsa bu hikayeler, “yazsam ya bloguma” diyorum. Sonuç? Oldukça başarısız.(dı)

Buyrun başlıyorum.

Son zamanlarda arka arkaya seyrettiğim iki yakın tarihli film şans eseri hem ebeveyn çocuk ilişkisi barındırıyor hem de yemek yapmakla ilgili. Böyle olunca arka arkaya bahsedeceğim iki film her iki açıdan da yakalamış oldu beni.

CHEF, önce posterinden etkilenerek fragmanını seyrettiğim, fragmanını seyrettikten sonra da “işte bunu hemen seyretmeliyiz” diyerek Türkiye’de vizyona girmeden önce seyrettiğim bir film. Bir bağımsız film için inanılmaz denebilecek sıkılıkta bir kadroya sahip. Öyle ki küçük küçük rollerde de olsa bugün büyük stüdyo filmlerinde biraraya getirilemeyecek büyüklükte isimler rol alıyor: Dustin Hoffman’dan tutun da Scarlet Johansson hatta   Robert Downey Jr.’a kadar. Aslına bakılırsa bir film yazısına misafir oyuncularını anlatarak başlamamak lazım.

Pek çok filmde gördüğümüz, sempati duyduğumuz ama ismini bilmediğimiz oyuncular vardır. Onlardan biri var başrolde: Jon Favreau. Tabii sadece başrolde olmakla kalmıyor filmin senaristi ve yönetmeni de Jon Favreau aynı zamanda.

Herhangi bir izleyiciye göre (ya da sinema yazarına) filmin konusu kısaca şöyle: Çalıştığı restoranın sahibiyle tartışan ve ani bir kararla işsiz kalan tanınmış bir aşçı, eski eşinin de yardımıyla bir yemek kamyonunda ilk günlerine döneceği bir yolculuğa çıkıyor.

Öte yandan bir baba olarak filmi izlemiş bir izleyici olarak benim filmde gördüğüm hikayeyse aslında biraz daha başka:

Çalıştığı restoranın sahibiyle tartışıp ani bir kararla işi bırakan bir aşçının oğlunu da yanına alarak çıktığı yolculukta hem ebeveynliği hem neden mutfakta olduğunu hem de günümüz sosyal medyasını yeniden keşfedişine şahit olduğumuz bir yol hikayesi.

Ülkenin bir ucunda alıp da çalışır hale getirdiği yemek kamyonunu oğluyla birlikte yaşadığı şehre getirmek üzere yola çıkan bir aşçı yolda oğluyla olan ilişkisini tazeler. Fonda ise yol boyu uğradıkları şehirler ve o şehirlerin simgesi haline gelen gizli lezzetler vardır. Şef Casper oğluna bu lezzetleri ve mesleğinin püf noktalarını öğretirken oğlu da ona sosyal medya dersi verecek, günümüz sosyal medya ortamının nasıl bir pazarlama aracı olarak başarıyla kullanılabileceğini kanıtlayacaktır. Filmin seyirciye ilk sorduğu sorunun “Mutlu olduğunuz işi mi yapıyorsunuz?” olduğunu da en baştan hatırlatmakta fayda var.

Daha da fazla yazmama gerek yok sanıyorum. Mutfağa giren bir babaysanız mutlaka; midesine düşkün bir insansanız mutlaka, keyifli ve “bitmese ya” denen türden bağımsız yapımları seviyorsanız mutlaka seyretmenizi önereceğim şirin mi şirin bir film.

Filmin Facebook sayfası için buyrun tıklayın.
Filmin IMDB sayfası
Chef’in RottenTomatoes sayfası
filmlerim.com’da Chef

CocuklaGeziyoruz.com

Bundan çok zaman önce babaolmak.com içinde bir bölüm olarak yapmaya çalıştığım çocuklarla gidilebilecek mekanlar, yemek yenecek yerler, tatil yerler, oteller tanıtım işini tek başına yapan bir blog var artık: “ÇocuklaGeziyoruz.com

Tek başına yapmaya çalışınca zenginleşmesi vakit alacak blogu dört anne birlikte çekip çevirince  içi kısa sürede oldukça dolmuş. Ve eminim ki hızla daha da zenginleşecek. İçeriği zenginleştikçe de çocukla gezmek konusunda arayışta olan anne babaların düzenli uğrak yeri olacak.

Demişler ki:

Biz gezip görmeyi; yeni mekanları, yeni lezzetleri denemeyi seven anneleriz. Bunları yaparken bizim kadar çocuklarımızın da keyifli vakit geçirebilmelerine, rahat etmelerine önem veriyoruz. Durum böyle olunca çocuklarımız için güzel bir menü, bir kaç oyuncak ya da oyun odası, mama sandalyesi, emzirme odası, alt değiştirme ünitesi bulabileceğimiz mekanları tercih ediyoruz. Cocuklageziyoruz.com editörleri olarak amacımız tüm anne babaların mekanlarla ilgili merak ettiklerine bu sitede ulaşabilmeleri ve tarafsız yazılarımızla fikir sahibi olabilmeleridir. Çocuğuyla gezmek, görmek, seyahat etmek isteyenlerin aradığı en yeni, en güncel yazılarımızla biz buradayız.Sizler de yorumlarınızla bize destek olabilir, tecrübelerinizi paylaşabilirsiniz.

Sadece gezilecek yerleri tanıtmıyorlar da; çocuklarla araba seyahati, uçak seyahati, bavul hazırlama gibi ipuçlarını derledikleri yazıları da var.

Sitenin adı adresi zaten malum; yanı sıra ister facebook ister twitter ya da instagram’dan takip etmek de mümkün kendilerini.

Evde Yenidoğan Bakımı

1 Ekim çarşamba sabahı doğan oğlumuzu 3 Ekim cuma günü yüklendiğimiz gibi evine getirdik. Sonra gidip ablasını da getirince evin bayram şekeri ihtiyacı karşılanmış oldu.

Oğlanı eve çıkarmadan önce hastanede ufak çaplı bir taburculuk eğitimi veriyorlar esasen. Hatta sadeve o değil, son iki gün içinde hastane odasına gelen pek çok uzman kendi alanlarında bilgi aktarımında bulunuyor. Emzirme konusundan yenidoğan bakımına, alt değiştirme sıklığından uyku düzenine; bol süt yapmak için neler yenmesi gerektiğinden yenidoğan bebeklerin yıkanmasına kadar ihtiyacınız olacak her türlü bilgiyi hastaneden çıkmadan ediniyorsunuz.

Ve eve gelip de rutin bir hayat düzeni kurmaya başlarken bir bakıyorsunuz ki yine de soru işaretleriniz var. Bu durumda bana kalırsa hislerine güvenmek gibisi yok. Çünkü belli bir noktadan sonra herkesin bir yoğurt yiyişi olduğu gibi bir gerçek var.

Neyse; yenidoğanların evde bakımıyla ilgili bize gerek hastanede gerekse sonra eve uğrayan ebemiz Serpil tarafından anlatılanları bir özetleyeyim dedim. (Yoksa ben de unutacağım, sonra uğraş dur Google’la…)

Yenidoğanlarda Beslenme

  • Bu bebek milletinin çok sık karnını doyurması gerekiyor. Hastanenin emzirma uzmanı diyetisen doktorun verdiği bilgi günde en az sekiz kere emzirilmesi gerektiği. İlkokul ikinci sınıf matematiğiyle konuya yaklaştığımda üç saatte bir emzirmek anlamına geliyor bu. Bu üç saatlerle ilgili bir istisna yapın dedi doktor, geceleyin tek bir aralığı 4 saat yapın; böylece siz de gece biraz daha fazla uyumuş olursunuz. Tabii eğer velet uyanıp da talep etmiyorsa. Böylece bir adet 4 saatlik ara diğerleri 2-3 saat arasında farklı aralıklarda olabilir. Ama dediğim gibi eğer ki velet uyanıp da karnını doyurmak istiyorsa; yapacak bir şey yok her seferde emzirilecek. Eğer uyanmıyorsa da bu aralıklarda (en fazla) uyandırılıp ağzına meme tıkıştırılacak.
  • Ne sürede emzirmek konusu ise gerçekten kişiye özel bir durum. Hastanede olduğumuz ilk 1-2 gün ve sonrasındaki ilk günler her emzirmede yaklaşık yarım saat denmişken; ilk 4-5 günün ardından annenin ürettiği süt kalitesinin ve miktarının artmasıyla bu sürenin 10 dakilara düşebileceği söylenmişti. Her emzirmede tek bir meme; yaklaşık 10-20 dakika süre makul bir süre olarak kendini gösterdi bizde. Zaten karnını doyuran küçük insanoğlu kafasını çevirerek “istemiyorum daha fazla” diyor.
  • Peki ya uyku düşkünü miskin yenidoğan emerken uyuyakalıyorsa ve sizin planladığınız miktarda süt ememiyorsa ne olacak? Haşin davranılacak. Yapacak bir şey yok. Yüzüne çenesine yanaklarına dokunmak kesmiyorsa bizim hemşirelerden öğrendiğimiz falaka yöntemi denenebilir. Ayaklara küçük vuruşlar, gıdıklamalar işe yarıyor. Ayakları soymak, bacakları soymak da işe yarıyor. Ayrıca bu velet milleti ten temasını seviyorlar da. Aklınızda olsun.
  • Son olarak da hiçbiri işe yaramadı, velet her bir emzirmede bir süre emip sonra uyuyakalıyor, bir alternatif de çok sık aralıklarla kısa kısa emzirmek olabilir. Dedim ya; bu işin tek bir doğrusu yok; herkes çok kısa sürede kendi çocuğunu tanıyıp kendisine ve çocuğuna en uygun çözümü buluyor bence.

Yenidoğanlarda Kaka ve Bez Değişimi

  • Vücuda her girenin bir çıkışı var malum. Bu, bebeklerde de böyle. (Kızlarda böye olduğunu zaten daha önce tecrübe etmiştim; erkeklerde de çok farkı yokmuş; tek fark: “Fıskiye Efekti” (Bu konuda yapacak bir şey yok; 3 günlük de olsalar bebekler sizden akıllı olduğundanbu fıskıye golünü er ya da geç yiyeceksiniz. En güzeli tadını çıkarmak.
  • Yenidoğan bebeğin ortalama bez sarfiyatı günde 6 adet olmalıymış. Biraz eksik biraz fazla sorun olmayacaktır muhtemelen; kakaya çişe bakmadan yaklaşık 6 bez kirleten bebek sağlıklı bir dışkılama düzeni içindeymiş.
  • Çiş mevzuu çok sorun değil; açık ya da koyu renk çiş çok dert edilmiyor ama kaka konusunda biraz hazırlanmakta fayda var. Yok balangıç kakası ok geçiş kakası, birinci aşama geçiş ikici aşama geçiş derken yenidoğan kakası hazırlıksız ebeveynler için bir gerginlik konusu olabilir.
  • Veletlerin ilk birkaç kakası aslında daha anne karnındayken yutulan ve vücutta birien amniyon sıvısının atılmasından ibaret. dolayısıyla siyah-koyu yeşil renkli ve balçık kıvamında oluyor. İlk gün zaten pek bir şey emmediğinden, emse de emdiği sıvının içeriği daha pek süt olmadığından verimli bir kaka beklemek yersiz. Bu mukonyum ya da mekonyum denen kakaya hazır olmak önemli. Korkmayın hep böyle devam etmeyecek. Çocuğunuz bir uzaylı değil.
  • İlk birkaç kakadan sonra bu siyahlık – yeşillik azalıyor. Ahanda işte bu geçiş kakası. Renk gittikçe hafifliyor, o yeşillik sarıya dönüşmeye başlıyor. Bu geçişin aşamaları var ama çok da sayılara takılmamak gerekli bence. Birinci, ikinci üçüncü geçiş kakası diye takarak yapmak yerine bu dönemin bir geçiş dönemi olduğunu hatırlamakta ve geçiş esnasında kakanın renginin değişeceğini bilsek yeter bence.
  • Annenin randımanlı süt üretmesi yaklaşık 10 günü bulurmuş. İlk günler üretilen madde kolostrum oldukça zengin bir içeriğe sahip olsa da bir süre sonra doyurucu gelmeyecek ve yerini süte bırakacak. Ancak ilk günlerde çok kıymetli bir sıvı (boşa harcanmamasının önemine vurgu yapıyorum bakınız)
  • Kolostrum da yenidoğan bünyesinde müshile benzer bir etki yaparmış efem. Dolayısıyla yavruyu daha ilk günden ishal ettik; vah yavrumun başına gelenler; nedir benden bizden çektiği gibi kaygılara gark olmak gereksizmiş.
  • Yani; anneden emdiği ilk birkaç günkü sıvılar (kolostrumdan anne sütüne geçiş de denebilir) bebeğinizin kakasının sıvılaşmasına sebep olabilir; sağlıklı sarı renkli yenidoğan kakasına ulaşana kadar br süre sulu zırtlak kakalara denk gelebilirsiniz bezlerde. Neymiş? Panik yok.
  • Süt kakası denen kakaya da “bebek hardalı” denirmiş. (Hardal seven bir insan olarak bu duruma sevnmeli miyim üzülmeli miyim henüz karar veremedim) Ama bu bebek kakası hardalı yenidoğan kakasından nasıl bir kıvam beklememiz gerektiğine dair fikir verecektir.
  • Kakaların miktar olarak adam yerine konması için madeni para büyüklüğünü geçmiş olaması gerekirmiş. Günde 3-4 kaka sağlıklı sayılrımış. BUnları da not ettikten sonra çok da bir şey kalmıyor.
  • Kız bebeklerde ilk günlerde biraz vajinal akıntı olabilirmiş. Bu konuda da panik olmamak lazımmış. Bu akıntının içinde çok az miktarda kan da bulunabilir. Bu ilk adet döneminin bir benzeriymiş. Buna anneden gelen hormonlardaki bir artış sebep olurmuş ve dediğim gibi endişeye mahal yokmuş. Ama gelmeye devam ederse de kıllanmakta ve doktorunuza danışmakta da fayda var elbette.

Aslında yenidoğan bakımı ile ilgili yazacak şey çok. Şimdilik burada durayım oğlanın altı değişecek sonra dürttürülüp annesinin memesine takılacak, sonra gırklatılacak.

Tam da yeri gelmişken; yenidoğanlarda gaz olsun kolik olsun anna babalarda sıkıntıya sebep olan durumlar 21. günden sonra ortaya çıkarmış. Dolayısıyla hazırlıklı olmak lazım. İlk günlerdeki gaz pek gaz sayılmaz yani. Bu arada karnı doyduktan sonra veledi omza atıp sırtını patpatlamak yerine sıvazlamak daha tercih edilesi bir yöntemmiş.

Sağlıklı emzirmeler, gırklatmalar ve hardal renkli kakalar efem.

İki Mektup

Önce sana… İçerdekine… Oğluma… Saatler içinde dünyaya merhaba deyip, kendi başına nefes almaya başlayacak olan oğluma… Hem tezcanlı, hem inatçı, haftalardır erkenden gelmeye çalışırken, hadi deyince de gelmeyen, güzel oğluma. Bir Deniz’in oğlu; daha şimdiden pek çok şeyle; hayatla ve mucizelerin gücüyle beni barıştıran Barış’ıma… Aylardır kokusunu içime çekmek için heyecanlandığım, göz açıp kapayana kadar haftaları deviren güzel oğlan… Bil ki çok sevileceksin. Herkes tarafından çok ama çok sevileceksin. Sevimli bir keçi yavrusu, şeytan tüylü bir oğlak gibisin… Sevdireceksin… Çok acayip bir şey olacaksın. Sadece bir annen ve baban değil bir de ablan olacak üstelik. Bazen kafanı karıştıracak olsak da çok sevildiğin bir çevrede, sarılıp sarmalanacaksın…

Sonra ise sana… Dünyalar güzeli, fıstık kızıma; 7 yaşını nasıl devirdiğini hiç anlayamadığım, senin için hastane odasında oluşumuzun dün gibi olduğu, yıllardır her bir gün mucizeye tanık olmama sebep; en büyük güç kaynağım, prensesim, inatçı sarı kafama… Bir Deniz’in kızına; her bir hareketinde hem kendimi hem annesini aynı anda gördüğüm duyduğum minnoşuma… Uyurken arkasından sarıldığımda hala boynundan kokusunu uzun uzun içime çektiğim, hala ilk günkü gibi kokan fıstığım… İlk göz ağrım, bakarken nefes almayı unutturanım… Abla olmak üzeresin… Dünyanın en güzel kızıyken en güzel ablası da olmak üzeresin… Babanla -ve hepimizle- birlikte yepyeni bir maceraya atılmak üzeresin. Öğrendiğin ilk günden beri hem çok heyecanlandığın hem de müthiş bir şekilde baş ettiğin bu yol büyük bir virajla birlikte uzun bir yolculuğa dönüşmek üzere. İçinde sana verilen büyük bir sevgi var; biliyorum ki kardeşinle çok cömert şekilde paylaşacaksın o sevgiyi… Nefis bir abla olacaksın…

Tek mucizeli çok güzel bir yolculuktu; şimdi iki mucizeyle birlikte daha da güzel olacak…

(30 Eylül 2014 / 01.08 / Loş bir hastane odası)

20. Hafta Yazısı

Aşaıdaki yazı da aslında 2 Ağustos tarihli. Bir genel güncelleme olarak yazmışım, bir kenara koymuşum. Şimdi geriye doğru gidip bakınca iki aydan fazla olmuş yazılalı ama yaşadıklarımızı da fena özetlememiş… Bir yandan da şimdi artık yazmaya başlamışken yazmam gereken yazıları listelemiş kendi yazım bana…

* * *

24 Mart 2014’te yazdığım (ama babaolmak.com’da yayımlamadığım) bir yazıyı açtım az önce önüme. babaolmak.com’da değil de başka bir dergide yazmak için yazılmıştı. bir takım aksaklıklardan kenarda kaldı. 4,5 ay olmuş yazalı beri. Yaklaşık 20 hafta. O zamandan bu yana baktığımda neler olmuş diye; oldukça zorlu virajlar geçmiş.

O zaman dokuz haftalık hamileymiş DenizTan; şimdi 28 haftalık hamile. O sırada 10 hafta bariyeri varmış önümüzde. Şimdiki bariyer 28-30 hafta bariyeri. Bir erken doğum durumunda sorun yaşamama sınırı 28-30’larda çünkü. 10 Hafta bariyeri ise kürtaj için bir sınırdı. Anlamışsınızdır; o sınır çok çabuk aşıldı.

Aradaki 20 haftada tabii ki pek çok şey oldu. Bunların kuşkusuz ki en önemlisi Z’nin bilgilendirme süreciydi. Öncelikle Deniz ile ilişkimizden sonrasında da bir kardeşi olacağından haberdar edilmeliydi Z. ve bir psikologdan da yardım alarak annesiyle birlikte bu süreçte uzun bir yol alındı. Z artık bir kardeşi olacağını biliyor ve çok büyük bir heyecanla bekliyor da. Aslına bakılırsa bu süreç başlı başına bir yazı konusu.

Bu arada Z’nin annesiyle 3,5 yıldır yapmaya gerek görmediğimiz bir formaliteyi de hallettik; resmi olarak boşandık. Elbette ki bu da apayrı bir yazı konusu olur. Bu konu ve memleketin hukuk sistemi ile ilgili hazmedemediklerimi bir ara hazmettiğimde; sakin bir şekilde klavye başında yazabilir olduğumda yazsam; ne güzel olur aslında.

Bunların yanı sıra pek çok başka karar da alındı; aynı evde oturup oturmamaktan tutun da bebek arabasına kadar. Z anne karnındayken AppStore diye bir şey yokken şimdi hangi hamilelik uygulamalarının daha iyi olduğuna karar vermeye çalışmak gibi minimal konular var dedim ya; her bir konu başka başka yazılar konusu.

Tabii ki tüm bu sürecin bana göre üç önemli miladından ikisi de geride kaldı. Cinsiyet ve detaylı ultrason. Her ikisi de gayet olumlu sonuçlarla geride kaldı üstelik de. Evet, bebeğimizin bir cinsiyeti var gerçekten de ve detaylı ultrason sonuçları da gayet olumlu…

Tatsız bir şeyler yok mu? O da var: Hamilelik şekeri diye bir şey varmış; en azından ben, bunu öğrendim; glükoz yüklemeleri, şeker testleri filan gibi şeylerle tanıştım. Erken doğum riski de bunlarla birlikte tanıştığım bir diğer gerçek oldu. Yavrunun sorun yaşamadan yaşaması için en azından 30 haftalık olmadan doğmaması gerektiğini; 28 haftadan sonra hayatta kalabilceğini ama en azından 30-32’leri görmek gerektiğini öğrendim. (Hiç bilmeyenler için sürecin toplamı yaklaşık 40 hafta bu arada)

Tatsız değil ama daha önce pek yaşamadığım hormonal iniş çıkışlar ve bu iniş çıkışlardan kaynaklı gözyaşları var bir de. Sonunda da hepsinin bir termini bir günü var. Elbette ki doğumla birlikte başka iniş çıkışlar ve zorluklar da bekliyor bizi ama hepsi de aşılan şeyler. Üstelik doğum ve doğum sonrası konusunda en azından birimiz tecrübeliyiz de.

Neyse. Bu da böyle bir yazı oldu; tarihe bir not düşülmüş olsun diye.

Baştan Baba Olmak

Aşağıdaki yazıyı 24 Mart 2014’te yazmışım. İkinci defa baba olmakla ilgili yazdığım ilk yazı denebilir. Kendime ya da birine değil de bir dergide yayımlanmak için yazmıştım, olabilemedi teknik sorunlardan, bir süre sonra da zamanı geldiğinde babaolmak.com’da yayınlarım diye saklamıştım. Şimdi sanırım tam zamanı. 6,5 ay sonraya ışınlanmış gibiyim okuyunca da 6,5 ay önceye ışınlanmış gibi oluyorum galiba.

Baştan Baba Olmak

Neresinden başlayayım bilmiyorum ki. Yazasım var. Ama nereye bilemiyorum. Ve kime. Kendime mi, herkese mi yoksa sadece o’na mı? Üstelik üzerimde bir baskı da var. Çünkü daha önce yapılmışı, yazılmışı var. Üstelik de çok güzel anlatanların, çok güzel yazanların yazdıkları var. Hatta öyle ya; benim de yazdıklarım var. Kaygı var. İlki gibi olur mu diye inim inim inleyen bir kaygı var bir yerlerde üstelik yalnız da değil; pek çok başka kaygıyla birlikte. Öyle ki tüm hepsi bir olunca bazen ben, kendimi duyamaz oluyorum.

Başa alalım. Bir yerden başlayalım. Burada yazmayı kendim istedim. Aslında yazacaklarımın ya da aklımdakileri aktaracağım şeyin bir teslim tarihi olması hep çok can sıkıcı. Öyle ki kimse karışmasa her gün bir şeyler yazabilecekken işin içine bir teslim tarihi girince; bu tarihi kendi kendime ben koymuş olsam bile işin tadı kaçıyor. Ya da bazen aklımdakileri aktarmayı çok geciktirince, yazılar kafamda bir iki tur yazılıp da istediğim hale geldiğinde; kağıda aktaramadığımda yine iş tatsızlaşıyor. Ben o yazıyı kafamda yazıp bitirmiş oluyorum. Keşke düşündüklerin kayıt altına alınıp da çıktısı alınabiliyor olsa.

Ben bir babayım. Yazmayı seven ama vakit bulamayan bir baba. Yazamadıkça daha da yazamaz olan bir babayım. Bu aralar işler biraz karışık benim için. Çözülemez karışıklıkta değil elbet. Ama çözülmesi vakit olacak karışıklıkta. Zaten beni bu sefer yazmaya iten de bu. Bu karışıklığın çözüm aşamalarını hakkını vererek yazmak lazım bu sefer. (Evet, son yıllarda değişiklik karışıklıklar geçirdim, hep istesem de istediğim gibi yazmayı beceremedim) Bu sefer yazmak istiyorum çünkü sadece karışıklık olduğu için değil, tüm bu süreç pek çok heyecana gebe olduğu için de yazmak, kayıt altına almak lazım. Daha önce de yaptığım gibi, tadını çıkarmak için yazmam lazım.

Sadece tadını çıkarmak için değil; baş etmek için de yazmak lazım. Rahatlamak için, eğlenebilmek hatta biraz ileri gidip dalga geçebilmek için yazmak lazım. Belki de kimse okumayacakmış gibi rahat olabilmek lazım. Önünde sonunda; evet, yazmak lazım.

Karikatür açıklama adamları gibi ne çok açıklama yazdım değil mi? Üstelik pek çoğu da okuyanı değil yazanı hedef alıyor. Bakıyorum da 2190 vuruş olmuş, yazıya girişememişim Öyle ya tam yazıya girişeceğim ve yerim bitecek.

Ben bir babayım. Her baba gibi dünyanın en güzel çocuğuna sahibim. Mümkün olsaydı banka formlarının meslek hanesine “baba” yazacak kadar mutluyum çocuğumun babası olmaktan. Onu koyduğum yer ise öyle yüksek ki yetişmek için bazen tabureye çıkmak zorunda kaldığım doğrudur. Son üç yıldır çocuğumun annesinden ayrı yaşayan bir babayım, bir ev arkadaşım var, her gün işe değil ilkokula gidiyor.

Bense her gün okula değil işe gidiyorum ve son bir aydır her gün aynı şeyi düşünmekle meşgulüm: Sahip olduğum çocuk sayısı -üstelik özel bir planlama yapmadan- yüzde yüz oranında artacak bu yıl. Kız arkadaşım dokuz haftalık hamile. Tam yedi ay sonra iki çocuk babası oluyorum. Aslında şu anda da iki çocuk babasıyım. Biri dışarda, diğeri içerde. Biri 25 kilo civarında diğeri ise şu an bir erik boyutunda.

Yazının burasında şöyle bir kendimi yokladığımda yazacak ne çok şeyim olduğunu gördüm bir kere daha. Öte yandan da aslında yazının en heyecanlı yerini çoktan yazdığımı… Bir ilk yazı için galiba çok diyecek bir şeyim kalmadı. Daha ne diyeyim ki… Haftanın yarısını çocuğumla diğer yarısını da bir başıma yaşamaktan son derece memnunken, yalnızlığımın bir miktarını kız arkadaşımla, birazcığını da kendimle doldurmaktan çok mutluyken… Bir daha evlenmek ve çocuk yapmak konusunda boyumdan büyük laflar ederken içimden…

Şu anda hafta sayıyorum. Daha önceki doğum tecrübesinde iPhone diye bir şey yokken, AppStore diye bir mağazanın sadece hayali kurulurken ve sadece kitaplardan ve tek tük internet sitelerinden gebelik takvimleri takip edilirken şimdi artık onlarca uygulama arasından seçim yapmaya çalışıyorum. Yıllar öncesinde kalıp bir kısmını hiç hatırlamadığım hamilelik bilgilerin hatırlamaya çalışıyorum. Ve daha önce olduğu gibi aylık doktor kontrollerini değil, sonbahardaki o günü iple çekiyorum.

Bir yandan da anlık panikler yaşıyorum. Öyle ya, daha eski eşimden resmi olarak boşanmış bile değilim. Bir yandan avukat, dilekçe, mahkeme o işlerle uğraşıyorum. Bir yandan evlenmeden ve hatta aynı evde bile yaşamadan bir çocuk nasıl yapılır; yapılır mı, onu anlamaya çalışıyorum. Ah; kendi anne babam daha kız arkadaşımla tanışmıyorlar bile. Öte yandan halihazırda elimde yapılmışı var bir tane onu nasıl hazır etmek lazım bu konuya onu düşünürken bir yandan da günlük rutin hayatı sürdürmeye çalışıyorum. 2014’ün ilk aylarının gündemi malum. Düşünmekten kafam patlamasın diye de bazen hiç düşünmemeyi deniyorum. Öyle zamanlarda kendimi bıraktığım tek yer de aynı yer aslında, baba olduğum yer; çocuğumun dizinin dibine sığınıyorum. Sadece o ve ben oluyoruz.

Neresinden başlayacağımı biliyorum. Yazasım var. Ve yazıyorum. Nereye mi yazıyorum? Bulduğum her yere. Kağıtlara, eskiden alınmış yeni bir deftere. Bloglara, bu yazıyı okuduğunuz yere. Kendime mi, herkese, mevcut bir numaraya ve yolda olan ikinciye. Üzerimdeki baskı kadar da heyecan ve sevinç var. Çünkü daha önce yapılmışı, yazılmışı var. Ben yaptım, ben yazdım. Hem de takdire şayan şekilde. Kaygı kadar güven de var. İçimdeki hisler var, iyi hissettiren güzel hisler. Herkes için iyi ve güzel olacağına dair hisler. Öyle ki tüm hepsi bir olunca bazen ben öyle güçlü oluyorum ki; bu ne ki, daha sayfalar yazarım, günler geceler boyu, yazarım.

24 Mart 2014 – İstanbul

Yeniden Başlamak

Haftalar, aylardır yazmıyorum Babaolmak.com’a. Ama bu hiç yazmadığım anlamı gelmesin. Yazıyorum bir şeyler. Bir kısmını birilerine özel, bir kısmını ise zamanı geldiğinde yayımlamak üzere.

Zamanı geldi.

Yeniden baba oldum. Bu sefer bir öncekinden biraz daha farklı (tamam itiraf ediyorum, çok farklı) bir şekilde geçirdim bekleme süresini. Bangır bangır bağırmadım. Bloglar açmadım; sosyal medyada neredeye hiç bahsetmedim. Yakın çevrem; arkadaşlarım, pek çok kişi bilse de; blogum bilmedi.

Belki sadece sürpriz olsun istedim ve doğumla birlikte başlayayım yazmaya (ya da daha doğrusu yayımlamaya), belki daha önce yapılmışın aynısını yapmak istemedim; ki son yedi yıldır da pek çok baba blogu açıldı. Kendi yaptığım başta olmak üzere; yapılmışların yeni bir benzeri olsun istemedim. Belki de koşturmaktan zamanım olmadı. Yazacak dinginliği bulamadım. Belki de sadece hazır değildim; hazır olmam da, yeniden baba olmakla barış’mam da zaman istiyordu.

Zamanı geldi.

Ben, yine baba oldum. Zaten babaydım, bir kere daha oldum; fıstık bir kızım vardı, şimdi bir de oğlum oldu. “Oğlum!!!” Daha üç gün bile olmadı bir Barış’ım olalı. Ekim ayı, 3 kilo 260 gram minnak bir oğlan getirdi bize; güzel mi güzel bir oğlan.

Yazacak o kadar çok şey var ki. Hatırlayacak, yapacak, baştan öğrenecek, baştan araştıracak, bildiklerini unutacak, yeniden öğrenecek o kadar çok şey var ki.

İki çocuk babasıyım ben artık. Yazacak çok şeyim var.

Zamanı geldi.

Tadından Yenmez Üç Yazı

Zaman zaman denk geldiğim yazılar ya tekrar okuayım diye ya da kaybetmeyeyim de blog’da paylaşırım diyerek tarayıcımın tabları arasında açık durur. Öyle ki haftalarca açık durdukları olur. (Tarayıcımda her an yaklaşık 40 tab açık oluyor dolayısıyla bu tabların arasında uzun süre kendini hatırlatmadan durabiliyor da bu yazılar)
Okumaya devam et

Leziz Bir Baba Blogu: Ahkemin.com

Baba olacağını öğrenip de aklına blog açmak gelen bab sayısı azdır. Eğer ki daha önceden denk gelmedilerse (ki neden gelsinler) ilk denemelerinde Google’de karşılarına babaolmak.com çıkar. BU taze babalardan bazıları sessiz sedasız müdavim olur, bazıları kendi bloglarını açar, bazıları da birkaç satır yazar ve selam verir. İşte bu birkaç satır yazanlardır en sevdiğim. Öyle ya; az da olsa hala arada sırada bir şeyler yazıyorsam bloga en büyük motivasyon senenim gerek mail gerek yorumlar yoluyla iki satır yazıp da bir şeyler diyenlerdir bana…
Okumaya devam et

Yılın İlk Kampı: Kocayayla

Üç yılı aşkın süredir Alpay’ın peşine takılıp hafta sonu kamplarına gidiyoruz. (Yazın düzenlenen yazlık-haftalık kamplara iştirak etmeyi beceremedik henüz) Neyse… Alpay kim mi? KampaGidelimMiBaba.com diyeyim şimdilik.
Okumaya devam et

İlkokul Seçimi – Bölüm 2

Geçen bölümü özetlemek gerekirse özel / devlet seçimini yapmış; bahsedilecek okullar listemizi yapmış, yazının amacından bahsetmiştik. (Niye çoğul konuşmaya başladıysam; sanki yemek tarifi programı sunuyorum)
Okumaya devam et

İlkokul Seçimi – Bölüm 1

Geçen yazdan beri yazılmayı bekleyen bir yazı bu. İlkokul arayışımız. Tam da bugünlerde pek çok anne babanın korkulu rüyası… Daha ana okulu yaşından itibaren içe dert, büyük sıkıntı… Hangi okul? Okul seçmek… Çok zor iş çooook…
Okumaya devam et

Katılımcı Babalık Diye Bir Şey Varmış

Ben kendime “baba” diyordum. (Üstelik de son dönemde çevremdeki babalar baktığımda da oldukça sıradan ve ortalama bir baba) (Tamam o kadar da değil) ama meğerse bize “baba” değil “katılımcı baba” deniyormuş. Biz gazete haberi için sorular cevaplarken öğrendim bunu…
Okumaya devam et

Babasının Kuzusu

Ne zamandır gazete haberi ya da röportaj paylaşmıyordum. Bugünkü (aslında artık dünkü) yani 13 Nisan 2014 Sabah gazetesinin Pazar eki’nde “Katılımcı Babalık” üzerine bir yazısı / haberi yayımlandı Olkan Özyurt‘un. “Radikal Baba” kitabından da bahsediliyor yazıdan. (Böylece kitaptan da haberim oldu, almakla kalmayıp Kipitap.com’da olmasını da sağlayacağım bu durumda)
Okumaya devam et