Babanın Çocuksuz, Yalnız ve Motorlu İlk Kampı

Her yıl baba kız belli sayıda kamp yaparız; neredeyse hepsi Alpay’ın rehberliğinde gidilen KampaGidelimMiBaba organizasyonuyla olur. Bir iki kere baba kız biz bize tercihan Turuncu ile Şile-Ağva civarlarına gideriz.

Son iki senedir ise her hafta sonu Z.nin yüze antremanı olduğundan gittiğimiz kamp sayısı ikiyi geçemez oldu. O da olur da yüzme olmazsa ya da Z’nin bir manisi olursa filan (bkn. Göz iltihaplanması filan)

Bu sene ise; daha Mart ayından hem Z hem de ben kaşınmaya başladık kamp zamanı gelse diye. Benim kaşıntım ondan da beterdi çünkü yaklaşık 10 senedir motosiklete binsem de bu sene gaza gelip (hem de büyük bir gaza) dağa tepeye çıkabileceğim; uzun yola gidebileceğim yeni bir motora terfi ettim.

Sadece bununla da kalmayıp motosikletle kamp yapabilecek şekilde kamp malzemelerimi de ufaltmaya ve daha hafif ve kompakt hale getirmeye başladım. Aslına bakarsanız 13-14 senelik kamp yapma geçmişimde malzemelerimi gittikçe ufaltıyorum. Sanırım biraz ters oldu; insanlar gençliklerinde sırt çantalı kamplara gidip yaşlanınca karavana geçerken ben 20’li yaşlarımda bir camper/motokaravan alıp sonra yaylalara otomobilli ve çocuklu kampa giderken çadıra geçip şimdi artık motosikletli kamplar için tek kişilik çadır, ufak mat ve uyku tulumuna geçmiş oldum. (Belli oldu; uzun yazı olacak bu, uyarmadı demeyin)

Z ile bu sene sadece daha önce de gittiğimiz Çiğdem Yaylası’na gidebildik 19 Mayıs’ta; ki gördüğümüz en kalabalık kamplardan da biri oldu. Ben 37 çadır saydığımda kamptan ayrılanlar olmuştu. Kampın bana kalırsa tek eksiği henüz bizle kampa gelemeyecek kadar küçük olan B. idi ki ablasına sorduğumda “Bence seneye bizle rahat rahat kamplara gelir” tespiti kesinlikle önümüzdeki senenin kamp hayallerini kurdurmaya başladı. Bizim en sonunda katıldığımız kamp KampaGidelimMiBaba’nın bu sezonki son yayla kampıydı. (Sırada Dedetepe, Kaçkarlar ve Bozcaada kampları var) Bu bahsi geçen yerlere gitmeyen ve yaylaların tadı damağında kalan sadece biz olmadığımızdan ivedilikle bir “paralel kamp” oluşumu kurulması tabii ki çok işimize geldi. Ancak okul bitse de yüzme antremanları devam ediyordu.

Uzatmayayım; son iki üç haftadır paralel kamp ekibinin devam ettirdiği yayla kampları ağzımı sulandırsa da denk getirip de katılamamıştım. Bu hafta sonu ise B. Annesiyle tatildeyken Z’nin de annesiyle Datça yoluna çıkması sebebiyle fırsata gözü kapalı ve balıklama atladım. Motorumu aldığımdan beri beklediğim kampa gidecektim. Hatta hafta içinden günübirlik bir iş seyahati için de İzmit Akmeşe’ye; TEM’den gidip Kandıra Ağva Şile üzerinden dönerek ufak çaplı bir prova yapmıştım. Ki planlarda bir aksilik olmasa bayram tatilindeki küçük bir Ege Turu için de bu hafta sonu bir prova olacaktı. (Dedim size yazı uzun olacak, baksanıza kampı bırak daha yola bile çıkamadım)

Kamp için belirlenen Yayla, Düzce sınırlarından çıkıp da Bolu sınırlarına geçer geçmez bulunabilecek; Abant’ın çok yakınında fakat Abant kadar popüler olmayan Sinekli Yaylası idi.

Sinekli Yaylası 12 ay yaşayanların da olduğu, bir kaç (şahane) çeşmesi ile buz gibi suya sahip çevresinde pek çok yürüyüş ve off-road parkuru olan bir yayla. Üstelik çevresindeki ağaçlıkların altında kamp kurulabilir durumda dolayısıyla yaz için ideal bir doğal gölgeliğe de sahip. (Öyle bir gölgelik ki 17.00 sonrasında güneşte durmak hala mümkün değilken gölgede de tişört ve şortla üşünüyordu)

Gördüğüm kadarıyla üç ana güzergahtan yaylaya ulaşmak mümkün ki ben bu hafta sonu ikisini denedim:

a) İstanbul, İzmit, Sakarya, Düzce Merkez’den dağa dönüp Samandere Şelalesi üzerinden Sinekli Yaylası (buradan gittim)

b) Abant’a gider gibi gidip Abant’a gelmeden 2 kilometre önce sağa dönerek 2km sonra Sinekli Yaylası’na varmak (konforlu seçenek ki buradan döndüm; aşağıdaki harita da bu yolu gösteriyor)

Screen Shot 2016-06-30 at 12.37.20

c) Sakarya’dan sonra Akyazı’dan TEM’den ayrılıp Akyazı, Mudurnu, Abant üzerinden Sinekli Yaylası… Dönüşte çok yorgun olmasaydım denemek istediğim rota buydu aslında. Artık bir dahaki sefere…

Sinekli Yaylası, İstanbul’a yaklaşık 260km uzaklıkta. (B’deki güzergaha göre) Eğer bi 10km kadar toprak yol sizin için dert değilse ilk yol daha kısa ve Düzce’nin yeşilliklerinden geçmek ve Samandere Şelalesi’nde kahvaltı etme opsiyonu sebebiyle de çok daha keyifli. (Hadi artık çıkalım yola)

Ekibin geleni 7.00 civarında yola çıkıp 9 – 9.30 civarında Samandere Şelale’sinde kahvaltı planlamış olsa da çocuklu iken 7.00 olmasa da 8.00’de çıkmayı becerebilirken yalnız olunca 7.00’de kalkıp ancak 10.00’da yola çıkabildim. O da mıy mıy mıy bir vaziyette.

Motosikletle yolculuk dünyanın en keyifli şeylerinden birisi olsa da yaklaşık 50-60 dakikada bir mola vermeniz motorun üzerinde inip biraz vücudunuzu açmanız biraz hareket etmeniz lazım. Hele de TEM gibi çok sıkıcı bir yol kullanıyorsanız kesinlikle molalara dikkat etmek lazım.

20160625_111544-01İlk molayı memleket İzmit’in sırtlarında verdim; üşenmeyip körfez manzaralı bir iki fotoğraf da çektim. Fotoğrafta da görülebileceği gibi kamp konforumdan ödün vermeyip arkaya bir adet kamp sandalyesi bağladım. Dikkatli gözler kaçırmayacaktır; üç koca motor çantasına sığamayıp bir de ufak çanta başladım ayrıca arkaya.

İkinci molayı Hendek civarında “yöresel ürünler” marketine tav olduğum bir dinlenme tesisinde verdim. Her ne kadar peynir, yumurta ve köy ekmeği gibi önemli gıda alışverişimi Düzce’ye bırakmış olsam da uzun süredir arayıp da bulamadığım isli örgü peynirini burada buldum; şahane bir bazlama ekmeğiyle birlikte peynirimi de alıp motorun arka çantasına attım.

Bir sonraki durak Düzce’nin içi oldu. Geçen seneki bir kampa giderken tesadüfen önünde durduğum peynirciyi bu sene bulmakta zorlandım (Reklam: Kuzular Peynircilik) Zor olsa da pes etmedim ve geçen sebe çok sevdiğim Abhaza Peyniri’nden yine aldım; yanına yumurta, ekmek, isli çerkez peyniri de ekleyip biraz zorlayarak da olsa motorun arka çantasına tıktım. Benzin deposunu da Düzce’nin içinde doldurup , son olarak bir kilo salatalıkla birlikte yola çıktım. Ver elini Samandere Şelalesi.

Samandere Şelalesi’ne çıkan yol yeniden asfaltlanmış ve şahane olmuş. Derenin yanından inanılmaz jeyifli bir yolculukla yukarı çıkıyorsunuz. Pek çok şahane fotoğraf fırsatını “zaten çok geç kaldım” diyerek elimin tersiyle ittim ve durmadım. (Diğer adıyla üşengeçlik deniyor buna) Oysa fotoğraf makinem de arka çantada peynirlerin hemen yanında duruyordu.

Şelaleye varınca Sinekli Yaylası yolunu sorduğumda “Sabahki gruba mı yetişecen?” cevabını aldım, teyit ettim ve yola düştüm. Zaten telefon çekmese de GPS’de koordinatlar vardı. Yaklaşık 10km.

İlk 6km toprak yolda hem çok keyifli hem de çok tırsarak geçti. Motorum bir dağ bayır motoru olsa da asfalt lastikleri var üzerinde. Bu da toprak yolda büyük dikkat ve konsantrasyon gerektiriyor bir kere daha gördüm. 3-4 kilometreden sonra aklıma geldi ki motorumun bir G düğmesi var. (G noktası diye de bilinir) Basıldığında arazi moduna geçmeyi ve çok daha iyi yol tutuşu sağlayan G düğmesine basmayı geç akıl etsem de açıkçası hatırı sayılır bir fark yarattığını söylemek isterim. Her şeyden önce beni toprak yolda çok daha rahat hisettirecek kadar değişti sürüş. Zaten her şey böyle başladı. (Bu arada geyikler bir yana; “G” Gravel’dn geliyor; gravel; çakıl demek; bizdeki yaygın kullanım mıcır olabilir, toprak yol olabilir vb)

Bir yol ayrımına gelip de GPS’i kontrol ettiğimde Sinekli Yaylası’na 4km kalmıştı; konum gereği soldaki yolu seçmem gerektiğini bilsem de “hadi sağdan gideyim” dedim; “biraz gezerim, en kötü gerisin geri döner yine buraya gelirim, nasıl olsa geciktim, millet yürüyüştedir şimdi” Döndüm sağa; “Dikkat Kesim Alanı” tabelasını da nedense kurban kesimi diye yorumladım (mallık 1) ki birkaç yüz metre sonra yol kenarında kesilip temizlenip taşınmaya hazırlanmış koca koca ağaçları, kütükleri görünce orman kesim alanında olduğuma uyanıp kendime güldüm.

Otomobillerin zorlanacağı kötülükte çok keyifli bir yoldan 7-8 kilometre kadar ilerledikten sonra (daha az tırstığım için, mevcut tırsma seviyem de büyük keyif verdiği için neredeyse mest olmuş şekilde ağzım kulaklarımda ilerliyorum bu arada) keskin bir virajda çok büyük bir çamur birikintisine denk geldim. Büyük bir dönüş, tamamen su ve çamur üstelik sağa doğru bir meyille yukarı gidiyor. Yürüyor olsam kenardan geçilebilir yürüyerek ve kuru kalarak ama motosikletle pek iç açıcı görünmüyor. Derken virajın ortalarında bir yerden ormanın içinden bir traktör çıktı arkasında dev bir kütüğü sürükleyerek. “Yol devam ediyor mu?” diye işaretle soruma evet yanıtını alınca sağdaki kuruluğu 1-2 metre denemeye kalktım. Yüklendim. Yaklaşık 10 saniye sonra 30-35derecelik bir açıyla durmuş, ileri gidemez halde patinaj yapıyordum.

Ormancılardan biri uzaktan “bas bas çıkarsın sen ordan” dese de nafile. Kalakalmıştım. Ki planımufak ufak geri gitmekti. “Bas bas” diyen oduncu arkadaş yardıma gelmeseydi. Onun da arkadan desteği ile birkaç dakika sonra 45-50 derece açıyla dikili şekilde kitlenip kaldım. Sağa doğru dönen yokuşlu virajı normal yoldan almayıp alınabilecek en dar şekilde kenardan yukarı aldığınızı düşünün. 6-7 dakikalık boğuşmanın sonucunda gerçekten kendim bile inanmadığım bir yerden yukarı motorla tırmanabildiğimde ne yalan söyleyeyim elimde ayağımda takat kalmamıştı. (Bütün bunların öğlen sıcağında yaşandığını, kaskımdan montuma üzerimin oldukça kalın olduğunu hatırlatmak isterim) Ki motorumun YouTube videolarında yapabildiğini gördüğüm şeyleri kendim de yapabilmiş olmaktan dolayı mutlu ve gururlu ve hala şaşkın ve yorgundum. Öyle ki ormancıların yanında motoru stop edip inerken motoru devirmeme koşup yetişen iki kişi mani oldu. (mallık 2)

Samdere_Sinekli
Kulağımı ne derece tersten gösterdiğime dair bir görsel.

Uzun uzun Abant Yaylası’na nasıl çıkabileceğimi anlattılar hep bir ağızdan. Özeti şuydu iki sol sonra sağ. Üzerine de şunu eklediler “Hadi biz ekmek parası için buradayız, senin ne işin var motorla buralarda? Senin de paran çok herhalde” Vedalaşıp teşekkür edip tekrar yola çıktım. İki sol sonra sağ tarifine uysam da hala karşıma sürekli yol ayrımları çıkıyordu; Sinekli Yaylası’nın sol tarafta bir yerlerde olduğunu bilsem de o yöne gitmem de mümkün olmuyordu üstelik. Neyse ki bu sefer her yol ayrımında her iki (bazen üç) yolu da 1-2 kilometre giderek dener oldum. Baktım ki çok alakasız bir yöne gidiyor ya da yol çamurlaşıyor ve zorlaşıyor geri dönüyordum.

Tüm denemelerin sonunda kan ter içinde istediğim yöne ve aşağı doğru ilerler oldum. Ki tüm yolculuk boyunca yükselirken iyi ama bunun aşağı inişi de olacak ve zor olacak demiştim. Muhtemelen G Noktası’nın da yardımıyla çok da zorlanmadan iniyordum. Tüm arazi gezintimden inanılmaz keyif alsam da bir yandan da “Ne işin var oğlum buralarda tek başına? Başına bir şey gelse ne bok yiyeceksin?” demekten de kendimi alamıyordum. Ki kendi kendime de “Yine de iyi becerdin he” derken hafifçe meyil aşağı bir dönüşte motoru frenle durduramadım. Mıcıra benzer toprak yolda tutunamıyordum. Bu arada hızlı gitmeyi bırak nerdeyse duracak kadar yavaştım. Ama ön fren durdurmaya yetmediği gibi motor kendi ağırlığıyla aşağı kayıyordu, sağ ayağımı frene basamıyorum yerden destek almak zorundayım. Motor ağır ve kayıyor… Yana gidiyor ve… Korkulan son…

Davamı çok yakında…

21. Ay Kontrolü

Bugün kontrol günü; sabahleyin motosiklet bakıma verildikten sonra öğlende B.’yi 21. Ay kontrolüne götürdük doktoru Fatma (Kırcı) Hanım’a. Fatma Hanım’ın geçen kontrolde de uyardığı gibi artık biraz zorlaşmış durumda kontroller çünkü abi, doktoru da mekanı da tanıyor ve daha kapıda gerilim başlıyor.

Bugün de nerede olduğunu fark eder etmez annesini kucağına sindi ve anneye yapışarak bir nevi yavru koala moduna geçti. Üstünü soymak dahi olay oldu sonrasında. Düşünün ki üstünü soymak bile olay olurken yattığı yerde boyunu ölçmek mümkün oldu mu? Ki ne mutlu ki aşı zamanı değildi de ortalığı inletecek bir gerilim yaşanmadı. Doktorumuzun demesi bu durum yaklaşık 2,5 yaşa kadar sürecek çünkü o civarda artık laf anlamaya başladıklarından gerilse de karşına alıp konuşarak sakinleştirmek mümkün oluyor.

İlk konu bacaklarının arkasındaki isilikimsi tahrişlerdi. Sadece o bölgeye 5 gün günde bir yatmadan önce kortizonlu bir krem uygulanması ile hızla geçeceği yoksa uzun süreceği bilgisi alındı.

Vücudunda belirmeye başlayan benlerin bir sakıncasının olmadığı; aslında onların muhtemelen doğuştan olduğu ama oğluşun vücudu büyüdükçe dikkatimizi çekmeye başladığı konusunda fikir birliğine varıldı. Bu arada anne benli ve çilli, babada da çok fazla olmasa da benler mevcut. Durum normal görünüyor.

Kafasının arkasını birkaç gündür çok fazla kaşımasından kıllanmış olsak da onun da sebebinin sıcak olduğu; gün içinde ara ara serin duşlarla paşanın serinletilmesinin yeterli olacağı ve gerekli rahatı sağlayacağını öğrendik.

Biraz kelime haznesinden konuştuk ki B. her şeyi anlar durumda; tüm isteklerini de kelimelerle aktarabilir durumda. Hatta tek heceyle anlattığı kelimelerde artık iki heceye geçmiş durumda. Burda yazmakla bitmeyecek kadar çok keşime söylemekle kalmıyor; söylenenleri de birebir taklit etmeye çalışıyor. “Adın ne?” kalıbını anlamıyor olsa da henüz adını biliyor, dedesinin “Sen kimsin?” sorusuna yanıt veriyor. Annesini kolundaki origamik turnalardan küçüğünü gösterince ismini söylüyor; fotoğraflarda da kendini bulup ismini söylüyor…

En önemli konulardan emzirmeye gelince doktorumuz iki yaş bitene kadar devam edin dedi. Anne sütünün dört yaşa kadar faydasının olduğunu eklese de iki yaştan sonra ileriye yönelik psikolojik sıkıntıların çıkabileceğini iletti. Deniz de oğluşun emme bağımlılığından artık oldukça sıkılmış durumda ancak üç ay daha idare edilmesi konusunda hemfikir kalındı. Ancak sokak ortasındaki taleplerin net şekilde geri çevrilmesi konusunda da anlaşmaya varıldı. Net olunduğunda yaygaranın da en fazla bir hafta süreceği ve çok uzamayacağını söyledi doktorumuz ama önemli olan net olmak ve taviz vermemek. Hatta aynısını gece emzirmesi için de önerdi ve gece vermeyin dedi. Böylece üç ay sonra emzirmeyi komple bırakmak da daha kolay olacaktır dedi.

Doktor Kontrolünden Önce / Doktor Kontrolünden Sonra
Doktor Kontrolünden Önce / Doktor Kontrolünden Sonra

Diğer bir çok önemli konu tuvalet eğitimiydi. Yavrunun hazır oluşuna göre 21 ay ile 30 ay civarında başlanabileceğini söyledi Fatma Hanım. Bizim yavru hali hazırda çiş ve kakanın ne olduğunu bilip arada söylediğinden; bazen lazımlığa oturduğundan bizi tuvalette gözlemlediğinden ve o sırada ne yaptığımızı bildiğinden artık çalışmalara resmi olarak başlayabilirmişiz. Klozet adaptörlerini önermedi doktorumuz; ayaklarının yere basması önemli olduğundan lazımlık dedi ve kahvaltı, öğle ve akşam yemeklerinden sonra bezinin çıkartılıp bir süre lazımlıkta oturmasının iyi olacağını; olur da denk gelir de yaparsa alkış ile tebrik edilebileceğinden yapmazsa da hiç renk verilmemesi gerektiğinden bahsetti. Bu üç öğünün dışında da ara ara yine soyulup oturtulabilirmiş.

Genel hatlarıyla bu günkü kontrol böyle geçti. 13 kilo 665 gram paşa. (Park dönüşü niye sırtımın ağrıdığına dair bir sonuç çıkarılabilir buradan) Boy da 89 santim. Bir önceki kontrolün kayıtlarına göre büyük bir atılım var kendisinde. Ayaklar da 24 numarayı zorluyor. Gürbüz bir delikanlı yetişiyor.

Baba Olmak Devam Ediyor mu?

Geçenlerde uzun süredir sohbet etmediğim ama Babaolmak.com’u iyi bilen bir arkadaşım sordu bu soruyu: “Baba Olmak Devam Ediyor mu?”

Biraz ayaküstü bir sohbet olsa da dilimin döndüğünce anlattım ona günlük yoğunluğumu, neden ve nasıl yazamadığımı ama öte yandan da aslında “baba olmak”ın devam ettiğini.

Öyle ya; iki çocuğun olur da “Baba Olmak” devam etmez mi? (Evet, işimiz gücümüz kelime oyunu; realitede bakılacak olursa Babaolmak.com’da en son geçen sene temmuzda yazmışım. Nerdeyse bir yıl.

Öte yandan o sohbetin ardından düşünmeden edemediğim şey de yazmanın beni ne kadar rahatlattığıydı aslında. Babaolmak.com’un diğer pek çok amacını bir kenara bıraktığımda en bencil haliyle en çok bana yarıyordu Babaolmak.com. Hem yazıp ,

Paylaşıp rahatlamak hem de hatalar aylar hatta yıllar akıp geçerken bir şeyleri kayıt altına alıyor olmak. Öyle ya artık her şey kendimize ait olmayan mecralarda kayıt altında. Facebook’ta, Instagram’da ya da Twitter’da.

Dolayısıyla belki de yine burada kayıt tutmayı denemenin vakti gelmiştir. Belki de 2016 babalar günü vesilesiyle yeniden düzenli yazmaya başlarım burada.

Bir kere daha merhaba!

9,5 Ayın Ardından

Dünyanın en komik, en tatlı, en güzel, en çapkın, en deli oğlanı da 9,5 ayı geride bıraktı. (Daha ilk cümlenin sonunda klavyeyi ileri itip yaklaşık 3 dakika kendisini düşünüp gülümsedim; hatta hadi anlatayım, tam olarak da her yazdığım sıfatla ilgili bir an gelip geçti gözlerimin önünden)

Komik… Uyumamaya çalışırken ya da uykusuzluktan over-dose olmuşken bir enerji patlaması yaşayıp da yatakta yatmak yerine düz duvara tırmanma moduna geçtiğindeki halleri…

Tatlı… Bir gülümsemesi yeter ve sanırım tanıdığım en güleç heriflerden biri kendisi. Yavru kedilerin arkasından emekleyip onun varlığı sebebiyle kediler bir şey yaparsa da neşeyle gülüşü geldi gözümün önüne…

Güzel… Banyodan çıkıp da saçları tarandığında, saçlarının taralı kalabildiği o üç buçuk dakikadaki hali.

Çapkın…Anneannesini yazlığında yen tanıştığı ablalara gülümseyişi, yan salıncaktan attığı çapkın bakışlar ve kızlar gittiklerinde arkalarından ağlayışını düşünüyorum da…

Deli… Bir an bile yerinde durmayıp mama sandalyesinde yemek yerken bile kendini öne arkaya sallayışı; bir makarnayla verdiği yoğun mücadele, terliklerin arkasından koşuşu; pusetinde gezerken kendi kendine dakikalarca konuşması ve daha pek çok an gelip geçti gözlerimin önünden

Dokuz ay geride kaldı. Tam o sırada önce sürünmeye sonra emeklemeye başladı. Artık tutunarak yürür halde. Tutunduğu yerden yere geri dönmesi biraz kontrolsüz oluyor bugünlerde ama görünüşe göre önümüzdeki ay yürümeye başlayacak gibi duruyor kendisi.

Anne sütünün yanı sıra son 4 aydır katı gıdayla besleniyor. Önüne ne konsa yiyor. Hala hiç mamaya ihtiyaç duyulmadı. “baby led weaning” denen (benim mesela çok yeni öğrendiğim) koca insan gibi önüne konan yemekleri elleriyle götürüyor; götüremediğini mama sandalyesinden aşağı atıyor ama sonuçta kendi başına besleniyor.

Konuşamasa da her türlü sesi çıkarıp kendince bir şeyler anlatıyor. En büyük kriz anında bile “fış fış kayıkçı”yı duyunca gülümseyip ileri geri sallanmaya başlıyor.

Üstte iki altta iki dişiyle dört dişli bir canavar olarak tuttuğunu yiyebilir durumda.

Hızla kocaman bir adam olmaya doğru gidiyor. Her gün bir mucizeye daha şahit olmamı sağlıyor ve her şahitliğimde annesine bir kere daha teşekkür etmeme sebep oluyor içimden.

Ve büyük bir sabırsızlıkla bekliyorum sohbet edeceğimiz günü, konsere gideceğimiz, birlikte motosiklete bineceğimiz, kamp yapacağımız ya da içeceğimiz dünleri.

Daha çok mu var? Tecrübeyle sabit ki göz açıp kapayıncaya kadar o günlerde bulacağız kendimizi.

 

Sekiz Yaş Bitti

Klişenin herhalde en büyüğü, yılların nasıl geçtiğinin anlaşılamadığına dair sözler. Hani yaşlandıkça daha da sık kullanılan cinsten. Bakıyorum da benim de gittikçe daha fazla sarf ettiğim sözler. İçinde sadece şaşkınlık değil belki biraz hüzün biraz da belli belirsiz serzeniş barındıran sözler. Dikkat ediyorum, yeni çocuğu olmuş insanlara verdiğim belki de tek “tecrübeli baba” tavsiyesi zamanın nasıl hızlı geçtiğini fark ettirmeye yönelik olanlar. Diyorum ki daha dün gibi kızımın doğumu ve ilk ayları… Hatta bu yıl artık sadece kızımın değil oğlumun doğumu ve ilk ayları da eklendi… Hepsi daha dün gibi.

Aslında bu bir doğum gün mektubu ama galiba içinde debelenmeye meyilli olduğum hüzünden kurtulup da mektup gibi mektup yazmayı beceremiyorum… Durun bir daha deneyeyim…

***

Kuşum; minik kuşum. Yılın en azından yarısında büyük bir heyecan ve sabırsızlıkla beklediğin bir Temmuz daha geldi. Bir yaş daha geride kaldı. Sekiz yaşını bitirdin. Her yılın çok acayip ve iddialı geçiyor elbet; bu yıl da öyle oldu. Koca bir kız olurken aynı zamanda “abla” oldun. Kız olmak, torun olmak, yeğen olmak gibi en kalıcısından yepyeni bir sıfatın daha oldu. Hem annen hem baban gibi senin de bir kardeşin var artık.

Çok büyük ve çok şahane bir şey bu ve çok zorlanmakla beraber dehşet bir şekilde de baş ettin abla olmakla. Daha da iyi olacak her şey ve dünyanın en tatlı kardeşinin dünyanın en tatlı ablası olacaksın gittikçe. Sadece görmüyorum; hissediyor, biliyorum da bunu.

Bu yılın diğer bir büyük olayı sanırım taşınmamız oldu. Annenle baban yılardır çok yakın otururlar ve en başta sen bu durumun konforunu sürerken artık aynı sitede hatta aynı semtte de oturmuyoruz ve bununla baş etmek kolay olmasa da üç ayın bitişiyle geriye dönüp baktığında sanırım bunu da atlattık beraberce.

Deden aramızdan ayrıldı. Sanıyorum ve umuyorum ki hep hatırlayacaksın dedeni. Çocuk gerçekçiliğinin nasıl bir şey olduğunu gösterdin bize, aynı zamanda ne kadar güçlü (ya da güçlü görünen) bir kız olduğunu da.

Elbette sadece bunlar değil. Son bir yılda pek çok şey oldu ama hepsini koy kenara sen bir yılı daha bitirdin. Sayende ben bir koca yıl daha ekledim “baba olmak” tecrübeme. Belki de her yıl olduğundan çok daha fazla şey öğrendim sayende. (Ve bir takım profesyonellerin de katkısını unutmamak lazım.)

Doğum günün için “göbeği açık tişört” isteyecek kadar büyüdün. Aldığımız iki göbeği açık tişörtün içinde de göbeğin açıkta kalamadı, o kadar da küçüksün hala.

Herhangi bir şey yapışını herhangi bir an seyrederken kendi kendime büyük şaşkınlıklar yaşamaya devam ediyorum. Gözlerim seni seyretse ya da sana bakıyor olsa da o sırada büyük bir şaşkınlığın içinde kaybolmuş oluyorum. Her bir gün hala büyük bir mucize daha yaşatıyor bana. Kocamansın; bizden olma ama bizden çok ötesin.

Şaşkınım.

İyi ki oldun. En zor yılın böyle olsun. Pastanı üflerken gözlerini kapatıp her ne dilek tuttuysan gerçekleşsin ve ben artık hiç istemesem de senin doğum gününün hemen ertesinde heyecanla beklemeye başladığın bir sonraki doğum günün hemen gelsin.

Z4T_20150704-15