Çocuklar Su Gibidir

Geçtiğimiz hafta tek bir sabahki yaklaşık yarım saatimi düşündükçe aylar önce duyduğum “Çocuklar su gibidirler, bir anda akıp giderler” lafı aklıma geliyor. Yani başınızı öte yana çevirmeye gelmez, bir an varlar bir an yoklar…

Pazartesi günü Z. annesinde kalıyordu ancak salı sabahı annesi erkenden  bir toplantı için evden çıkacağından sabah Z’yi hazırlayıp servise bindirmek üzere ben erkenden kalkıp yanında gittim. 7:15 civarında bir gözüm kapalı halde, üstümü bile çıkarmış halde Z’nin yatağındaydım. Uyku arasında dönüp de boynuma sarıldığında ise o kadar keyifliydim ki uykum açılmıştı.Bir süre yanında yattım, o da yatağnda dönerken arada gözlerini açtığında beni görüp gülümsüyordu. Ama sabah uykusu ve keyfi pek tatlıdır, gözlerini tamamen uyanacak kadar açmaz…

Uykum iye açıldığından Z uyanmadan kalkıp tuvalet & gazete ritüelimi gerçekleştirmeye karar vermiştim ama yataktan kalkarken onunla biraz fazla koklaşmış olacağım ki uyandı… Gerinirken önce bana sonra odasına baktı ve günün ilk bombasını bağırarak patlattı: “Burası senin evin değiiiiiil” (Aslında haklı, 7 aydır ilk kez bir sabah uyanırken beni o evde gördü) Ben sakince annesi erken gitmek zorunda olduğu için sabah onunla olmak için geldiğimi söyleyince gülümsedi ve her şey normale döndü. Ben banyoya gitmeden gitmek isteyip istemediğini sorduğumda evet deyip koşarak çişe gitti. (Bu arada elbisesi ve külotlu çoraplarıyla uyuduğunun altını çizmek isterim – Sonra bu konuya geleceğim tekrar başka bir yazıda)

Tuvalet dönüşü, “sen girebilirsin, ben oyuncaklarımla oynayacağım” diyerek odasına girdi ve oyuncaklarına yöneldi. Ben de banyoya… İçerde çok kısa bir süre geçirmedim ama çok uzun da olmadı ama bakalım bu sürede neler oldu:

Tabii ki odasında sabir kalmadı, 3-4 dakika sonra ayak sesleri odasından mutfağa yöneldi, buzdolabının açılan kapsının sesi geldi… Ardından uzun ve kaygılandırıcı sessizlik… Bir süre sonra banyo kapısının önündeydi:

– Baba…
– Canım???
– Ben peyniri çöpe attım…
– Neden ki?
– Çürümüştü…
– Keşke kenara koysaydın, ben de bakardım nasıl çürümüş diye…
– Yok yok.. ben kutusuyla çöpe attım…
– Peki…
– Ben salonda bisküvi yiyorum…
– Peki…

Bir süre mutfaktan gelen masa sandalye seslerinin ardından bir süre daha kaygılandırıcı sessizlik… Ardından yine mutfaktan gelen bir takım sesler… Bardak sürahi, su şırıltıları vb… Az sonra Z yine kapıdaydı…

– Baba?
– Canım?
– Sen napıyorsun hala orada?
Çıkmak üzereyim tatlım…
– Külotlu çorabımı değiştirebilir miyim?
– Neden? Ne oldu ki?
– Islandı…
– Nasıl? (Buradan sonraki açıklama o kadar karışık, komik ve anlaşılması zordu ki, birebir aktarmam korkarım mümkün değil)
– Şimdi ben su dolduruyordum ama içinde çok yok sanıyordum ama varmış, hepsini almadı bardak, alır sanmıştım almadı o yüzden de taştı. Aslında taşmaz sanmıştım ama içinde çok su olduğu için taştı ama ben anlamamıştım taşacağını… (Benim dışarı çıkmamla açıklamayı kısa kesti…)

Odasına gidip çorabını değiştirdikten sonra mutfağa giderken benim yere bıraktığım montuma söylendi, yere bırakılmaz, asılırmış… Ben de alıp salonda bir koltuğa bıraktım. Mutfakta yerleri silerken o arkamdan dolandı… Ve “ayaklarım bir daha ıslanmasın diye ıslak olmayan yerlerden geçiyorum merak etme” diyerek mutfağında ortasında, tezgaha tutunarak, bir adet kavunun üzerinde dikilmeye hatta kavunu yuvarlayarak mutfakta gezinmeye başladı.

Çöpü açtığımda içinde bir kutu karper peynir duruyordu içinde 3-4 adet açılmamış üçgen peynir vardı. Onları çıkarttım. Bunun dışında bir tane de ucu açılıp hafifçe dişlenmiş üçgen peynir vardı. Z bana bakıp, tadı çok kötüymüş, çürümüş onlar diyerek peynirlerin atılma sebebini hatırlattı bana.

O sırada kahvaltı olarak birlikte omlet yiyebileceğimiz konusunda anlaşmıştık. Tavayı ve kalp şeklinde omlet yapmaya yarayan bir kalıbı çıkarmıştım ben… Bu arada da kavun üzerindeki gezintisiyle ilgili kaygılarımı dile getirdim:

– Tatlım o kavunun üzerinde geziyorsun ama, kırılabilir o…
– Nasıl kırılır?
– Sen artık oldukça ağırsın. Seni taşıyamaz. Sen ağır gelebilirsin…Yani.. Çatlayabilir, delinebilir… İçinden suyu akabilir…
– Yok yok… Taşıyor beni…
– Tamam o zaman…

Birazdan kavunun yanına çökmüş, yakından üzerindeki sarı siyah desenleri inceliyordu:

– Babaaaa…
– Canım…
– Galiba delinmiş… Bak… (Ben de eğildim ve baktım, görünürde bir şey yoktu…)
– Yooo… Lekeleri onlar kavunun, delik gibi görünmüyor…
– Yok yok bak, alttan delinmiş…

Kavunu cevirdiğinde ki çevirmesine bile gerek yoktu çünkü bir anda kavun 20-30 santimlik kavun suyunun ortasında duruyordu. Alt tarafı gerçekten de ezilmiş, delinmiş ve akıtmıştı… Bunun üzerine ben omlete göz atıp yer bezi getirirken Z de ayaklarının ıslanmaması için bir sandalye tepesine çıkmıştı. Ben işimi bitirip kavunu kaldırdığımda ise omlete bakabilmek için sandalyesini ocağa çekiyordu. Birlikte omleti ocaktan alıp kalıptan çıkardığımızda servisi aradı… Birazdan aşağıda olacaklardı. Günün çelişkilerinden birini orada yaşadık, daha iki önce aldığımız veliler için montessori eğitiminde çocuklara “hadi” dememek için elimizden geleni yapmamız gerektiğini konuşmuştuk… Hadi bakalım… Bir yandan onun omletini soğutmak için üflüyor, kalıptan geri kalanları da ağzıma tıkıştırıyordum. O omletini yerken ben de montumu almak için salona gittim tekrar…

Salonda ilk gözüme çarpan, annesinin salon masasını üzerinde yapıp bitirdiği puzzle idi. Ancak puzzle’ın kendisi değil, çevresine itinayla dizilen bisküviler idi esasında… Gülüp tek tek topladım hepsini. Mutfakta bir torbaya koyup ağzını bağlarken “ben onları yiyecektim ama” dedi, sonuncuyu zaten ona ayırmıştım, “al o zaman” dediğimde hemen vaz geçti ve “yok yok isteiyorum” diyerek yumurtasına devam etti. Bir yandan da laf yetiştirmeye devam etti, bisküvilerin kendi torbası varmış salonda. Ben de içine tekrar hiçbir şey koyamayacak kadar yırtıldığını anlattım.

Bir yandan hadi dememek için kendimle boğuşeuken bir yandan da sakince botlarını giymesini bekledim sakince. Üç ayrı bereyi denemesine de ses çıkarmadım ve sonunda istediği berede karar kılıp, kendi atkısını kendi başına boynuna bağladı ve  çıkabildik. İçimin nasıl şişmiş olabileceğini hele de “hadi” bile diyemezken çocuk sahibi her anne baba tahmin etmiştir.

Aşağı indiğimizde serbisle aynı anda kaldırımın köşesindeydik… Her zamanki gibi arkasına bile bakmadan gidiverdi. Aslında herhangi bir sabahtan daha farklı değildi. Ama tüm kavunlu, sulu, bisküvili ve yumurtalı macera bir şekilde kazındı aklıma. Aklıma geldikçe de gülümsüyorum. Bir tazmanya canavarı misali evin içinde dolanırken yapabileceklerinin çok kısıtlı bir miktarı bu elbette ki.

Fotoğrafsa o sabah instagrama koyduğum orijinal fotograf. (instagram’dan takip etmek isteyenler içiin kullanıcı adım @fikirbaz )

0 Comments

  1. Sabah sabah cok iyi geldi bu yazi. Hala guluyorum :))) Ve sabrina hayran oldum. Ben boyle olamiyorum ve hadi demeden duramiyorum.

  2. Supermis, bizim de her gunku halimiz :)) Peki hadi demezsek ne diyecegiz Ozgurcum? Zira Ege hadisiz hicbir sey yapmiyor :(

  3. bir anne olarak yazdıklarınızı okuduğumda kendimi rahatlamış hissediyorum. evet allahım bu anlattıklarınızın bene üstelik benzerleri tek benim başıma gelmiyormuş. ve üstelik benden çok daha sabırlı bir babada varmış. çok teşekkürler. size ve Z. ye kolay gelsin.

  4. Ayça Kamacıoğlu

    21 Kas 2011 at 13:32

    Z. ve babası süpersiniz, seviyoruz sizi :))

  5. Sabrına gerçekten ben de hayran oldum :) Çok hoş bir sabah geçirmişsiniz..

  6. Güzel bir yazı olmuş,elinize sağlık…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

© 2020 Baba Olmak

Theme by Anders NorenUp ↑