Category: Kapak (page 1 of 3)

Bir (Normal) Doğum Hikayesi – 4

Ben bu sırada ne mi yapıyorum? Hala oldukça sakinim galiba. Daha doğrusu genel olarak seyretmekten başka da bir şey gelmiyor ki elimden. İki ebe Deniz’in iki yanında, birbirlerinin kollarını tutmuş karnından aşağı bastırıyorlar. Ben de her kasılmada Deniz’i omzundan, sırtından öne doğru kaldırıyorum arkadan destek olarak, bir gözüm de öndeki doktorumuzda.

dogum4

Bu aralarda bir yerde çocuk doktoru ve yenidoğan hemşiresi de gelip bir köşede yerlerini alıyorlar doğumhanede, onlar da kendi hazırlıklarını yapıyorlar. Oğlan doğunca ilk muayeneyi yapacaklar. Ki Serpil Ebe’nin ve Burcu Ebe’nin de desteğiyle ricamızı iletiyoruz onlara doğum sonrası “anne ile ten tene temas” talebimiz var. Hatta mümkünse ilk muyaenenin annenin üzerinde yapılmasını istiyoruz ama bunun mümkün olmayacağını iletiyor çocuk doktoru. Çünkü 36,5 hafta aslında normal doğum için erken bir zaman ve öncelikle kontrollerin yapılması gerekli.

Doktorumuz Deniz’in bacaklarının arasında artık oturmuyor, ayakta arada eliyle kontrol ediyor durumu. “Ikınmaya devam” diyor. Yüzünden bir şey anlamak mümkün değil, poker surat denir ya, aynen öyle. Son derece soğukkanlı ve kendinden emin. “Epizyo” diyor arkasındaki hemşireye. Hemşire yandaki masadan  bir makas uzatıyor. Makas dediğime bakmayın, makas bence kibar kalır. Ne olduğunu biliyorum, katıldığımız eğitimde tüm bu müdehaleleri detaylıca öğrendik, “epizyotomi” bebeğin başının geçebilmesi için ufak bir kesikle açıklığı genişletmek için yapılıyor. (Açıklıktan ne kastettiğimi biliyorsunuz) Doktorumuzun ne yaptığını göremesem de el ve kol hareketinden kırt kırt kestiğini anlıyorum. “Biraz daha dayan” diyor. Ebeler bir yandan bastırıyor, Deniz bir yandan ıkınıyor ama gücü nerdeyse tükenmek üzere. Biraz dinlen diyor doktorumuz. Bu sırada Serpil Ebe bana dönüp doktorun ne yaptığını ve bunun gerekli olduğunu açıklıyor. Ben de “biliyorum yahu” diyorum. Boşuna mı gittik o kadar eğitime. Ki bu tip tıbbi müdahalelerin keyfi değil, ihtiyaç üzerine yapıldığı konusunda uzun uzun konuşmuşuz zamanında.

Bu arada nasıl görebildiğimden emin değilim çünkü şimdi düşündüğümde ben aslında Deniz’in baş tarafındayım, önümde serpil var, sonra Deniz’in sağ bacağı var. Ama demek ki o ara Serpil biraz kenara çekildiğinden ben de kendimi öne uzattığımdan demek… Çünkü bir sonraki kasılma dalgasında ve ıkınmada oğlanın saçlarını görüyorum. (Ya da uyduruyorum; şimdi üç hafta sonra eksik yerleri hayalgücüm tamamlıyor olabilir mi bilmiyorum)  Herif orada işte baya, ama her kasılmada saçları iyice ortaya çıksa da bir türlü kurtulup, kayıp dışarı çıkamıyor. (Bu arada bebeğin kalp atışları da nst ile tüm doğum süreci boyunca dinleniyor ve bir anormallik olup olmadığı canlı yayında izleniyor) Yanlış hatırlamıyorsam kalp atışları biraz hızlanıyor da artık. (Kolay değil, oldukça dar bir kanalda sıkışık vaziyette takılıyor bir süredir.)

Doktorumuz Cem Bey bu sefer arkaya doğru “kiwi” diyor. Bunun başka bir müdahale gereksinimi olduğunu anlamak zor değil. Hemşire soyulmuş orta boy bir kiwi’yi doktor beyin ağzına doğru uzatıyor, doktorumuzun elinde eldiven var çünkü. Demek ki C vitamini gerekmiş doktorumuza; o da bizimle birlikte uğraşıyor çünkü, meyve demek, sağlık demek…

Gerçekte ise kiwi’nin ne olduğunu anlamak için bir saniye bile geçmesi gerekmiyor çünkü hemşire masadaki bir streril paketi açıp içindeki aparatı uzatıyor doktorumuza. “kiwi” bir vakum aparatının markası aslında. Demek ki oğlan da annesi gibi vakum yardımıyla doğacak. Görünüşe göre çok değil ama içerden dışarı çıkması için biraz destek gerek. Doktorumuz aparatın vantuz gibi olan vakum kısmını oğlanın kafasının tepesine takıyor parmaklarıyla biraz içeri girerek ve plastik hortumun öbür ucundan çekmeye başlıyor. Burası işte belki de tüm doğum olayının en şaşırdığım kısımlarından biri, doktorumuz gerçekten de çok ciddi bir eforla asılıyor hortumun öbür ucuna. Düşündüğümde hala şaşkınım o kadar buyuk bir güçle asılmaya o hortumun da dayanmasına, oğlanın da dayanmasına. Hoş, belki de bana öyle gelmiştir. (Ama bir kere daha itiraf etmem gerekir ki halat çekme yarışında halata asılır gibi bir sahneydi o)  Bana çok uzun bir süre gibi gelse de saniyeler içinde oğlan dışarı kaymaya başlıyor. Mucizeye ikinci defa şahit oluyorum.

Bu sırada doktorumuz ve hemşire arasında bir iş bölümü yapılıyor hızlıca. Doktorumuz bir eliyle bebeği alırken bir eliyle açıklığa destek olacak ki kesik büyümesin, hemşire de “epizyo” ile göbek bağını kesecek. (Bu gidişle eve epizyo alacak kadar samimi olacağım ben de aletle) Aslında göbek bağının da doğumdan 1-2 dakika sonra kesilmesi gibi bir ricamız vardı taa en en başta ama malum erken doğum, malum dışarı çıkış biraz uzun sürdü, oğlanın kalp atışları hızlandı filan; hiç sesimiz çıkmıyor…

dogum3Ve oğlan dışarda! Başı hafif aşağıda dışarı çıkartılıyor, doktorumuz hemşireye verirken ilk kez sesini de duyuyoruz. Her şey yolunda. Benim yine nefesim kesiliyor. Bu anı daha önce yaşamıştım. Saat tam 10:00. Günlerden 1 Ekim 2014.

Oğlanı hemen yandaki masaya alıp ilk kontrollerini yapıyorlar, ağzı burnu temizleniyor bir hortum yardımıyla. “Sen o tarafa gidebilirsin” diyorlar, o tarafa seğirtiyorum. Latife çoktan orada oğlanın ilk fotoğraflarını çekiyor. “Ten tene temas” konusunu tekrar hatırltıyoruz. “Hemen vereceğiz diyor” çocuk doktoru. “İşimiz bitmek üzere” derken oğlumuz ilk çişini yapıyor ortalığa ve doktorun eline. Bu, bundan sonra defalarca gelecek başımıza.  Oğlanın işi tamam oluyor; annesinin belden yukarısını açıyoruz hemen ve oğlan annesine bu sefer  dışardan kavuşuyor. Aralarında hiçbir şey yok. Ben eski yerime geçiyorum. Cep telefonuyla bu tanışma anının videosunu çekmeye çalışıyorum… (Ki birazdan Latife’den fırça yiyeceğim)

Bu sırada iş bitmiş değil. Hatta derse çalışmak anlamında pek de fazla çalışmadığımız bir yerdeyiz. “bebeğin eşi” diye de adlandırılan plasentanın da anne karnından çıkması, onun da doğurtulması gerekiyor. Oysa Deniz’in o kadar hali yok ki. İki doktor çalışmaya devam ediyor. Deniz artık kendisini salmış, bu arada acıya karşın morfin yaptığını söylüyor doktor. Diğer doktorumuz (Sertan Bey’di sanırım) Deniz’in karnına bir masaj yapıyor, “doğru pozisyona sokarak plasentanın da doğmasını sağlamamız gerekli” diyerek bilgilendiriyor bir yandan. (Bizi hep bilgilendirdi sağolsun, öncek gece de o nöbetçiydi) İşte bu kısım, biraz da hazırlıksız ve yorgun olmaktan ötürü Deniz’i çok zorluyor daha sonra “yeter artık, bırakın içimde kalsın ya da sezeryanle alın” demek üzere olduğunu söyleyecek. Derken çıkıyor plasenta. Gerçekten de kocaman bir şey. Kafası, kolu bacağı girintisi çıkıntısı yok. Su dolu sağlam bir balon gibi. Plasentayı istiyor muydunuz diye soruyorlar. (Gömmek filan için isteyenler oluyormuş, biliyoruz) Olumsuz yanıt veriyoruz, bir işimiz yok; hiç düşünmedik.

dogum5Oğlan bu sırada annesinin göğüslerinin üzerinde, uyumaya meyilli. Çocuk hemşiresi kaygılı ve sabırsız bir şekilde bekliyor. Arada da oğlanın ayaklarının altına ufak fiskeler vuruyor uyansın diye. Öğrendiğimiz şey bebeklerin içgüdüsel olarak meme ucuna yönelecekleri, bizimkinin umurunda değil. Latife fotoğraflar çekiyor. Oğlan pozcu olacak belli ki, fotoğraf çekilirken benim bir parmağımı tutuyor, güzel kare oluyor.

Sonunda herkesin onayıyla bebek sarıp sarmalanıp tekerlekli bir küvöze konup annesini beklemek üzere bebek odasına doğru götürülürken ben de ebelerin de teşvikiyle arkasından gidiyorum. Fotoğrafçımız, arkadaşımız Latife de çıkıyor. O sırada Deniz’e dikiş atılıyor artık. Bebek hemşiresi giderken soruyor “yıkanmasını istemiyordunuz değil mi?” diye, doğru, istemiyoruz yıkanmasını; bu talebimizin de sorunsuzca yerine gelmesi sevindiriyor bizi.

Ve dışardayız. Ben bebek odasına giremeyip camın dışında kalıyorum. Daha hala gelen kimse yok. 3250gr, 49 santim. Oğlan camın öte yanında, ben bu yanındayım.

Artık iki çocuk babasıyım. 

Bir (Normal) Doğum Hikayesi – 3

1 Ekim 2014 Sabah kör karanlıkta aksiyon başlıyor. 7 sularında kahvaltıyla birlikte suni sancı serumu da bağlanıyor ve çok düşük bir doza ayarlanıyor. O sırada Deniztan çoktan normal doğumdan değil suni sancıdan korktuğunu itiraf etmiş. Ki aslında acı eşiğinin yüksekliğiyle övünüyor, fiziken gayet uygun normal doğuma; doktorumuz gerekirse epidural de hemen verilebilir diye içini de rahatlatmış; beklemeye başlıyoruz. Daha kimse yok yanımızda. İkimiziz. Arada hastanenin en sevimli ebelerinden Burcu Ebe gidip geliyor. Daha önceki yatışımızdan tanıyoruz onu da. Bu tanışıklıklar çok rahatlatıcı her zaman.

8 gibi kasılmalar oldukça düzenli ve sık gelmeye başlıyor. Öyle ki iş ciddileşiyor da birden. Serpil Ebe yolda oysa daha. Latife haber bekliyor, belli bir açılma olunca fırlayacak. 8.30 sularında kasılmalar nerdeyse bağırtacak düzeyde. Kibarlığını hiç elden bırakmayan Deniztan “hassskkttrr” lere başlıyor kasılmalar geldiğinde… “çok fenaymış bunlar” diye inlerken sabah yediği eser miktarda kahvaltıyı da çıkarıyor; hem canı yanıyor hem mahçup. Derken Serpil varıyor ve anında işe koyuluyor. Eğitimlerde öğrenmiş olsak da sabah panikle yataktan çıkıp kasılmaları ayakta karşılamak gelmemiş aklımıza; zaten NST de bağlı. Sökülüyor ve ayağa kalkıyor Deniz. Kasılmaları yatarak değil de farklı pozisyonlarda karşılamak daha kolay. Serpil’in gelişiyle ben biraz rahatlayıp birkaç kare fotoğraf çekiyorum.

Burcu Ebe gelip bir açıklık kontrolü yapılıyor ve yüzüne kocaman bir gülümseme yayılıyor. Çok çaktırmadan doğumhaneyi arayıp hazır olmalarını söylüyor. Odadan çıkarken durdurup “ne kadar zamanımız var?” diyorum, telefonla haber verilecek pek çok kişi var. “Belli olmaz ki diyor; ama siz arayın, bir saat sonra burada olacak gibi gelebilirler” Bu arada Deniztan epidural istiyor. Hem Burcu Ebe hem Serpil Ebe “Gerek yok” diyorlar “doğurmak üzeresin, epidural bu saatten sonra doğumu geciktirir.” Karambolde hastanenin ebesi Burcu Ebe kulağıma eğilip Serpil Ebe işinde çok iyidir, çok iyi bir tercih yapmışsınız diye fısıldıyor.

Deniztan bir yandan da tuvalete gitmem gerekli diyor. Serpil Ebe eğitimde de öğrendiğimiz ve Deniz’i en rahatlatan iki şeyden birini söylüyor: Tuvalet hissi geldiyse bu iş tamam. Sancı daha fazla artmayacak;  o gelen ıkınma hissi aslında oğlanın çıkmaya hazır olduğunu söylüyor. Diğer hatırladığımız ise eğitimde Dr. Hakan Çoker’in pek çok kere söylediği: “Yeter artık dayanamıyorum” dediğinizde rahatlayabilirsiniz; kasılmalar o tepe noktaya vardıysa doğum çok yakındır ve sancınız daha fazla artmayacak demektir. (Sonraki sohbetlerimizde de Deniztan bu iki şeyin onu gerçekten rahatlattığını ve dayanma gücü verdiğini teyit edecek)

O sırada sedye geliyor; elimde fotoğraf makinem, 9.15 sıralarında hastane koridorlarında doğumhaneye doğru koşturuyoruz. Ben fotoğraf çekme derdindeyim; o anki durumu çok güzel anlattığını düşündüğüm iki kare çekiyorum, Deniztan’ın eli havada; Serpil Ebe “git de elini tut” diyor.

Doğumhane girişinde önlük giyiyoruz. Doğumhane çok güzel, çok aydınlık bir yer; sanırım manzarası bile var. İlk doğum deneyiminden bildiğim yer ameliyathane… Penceresiz ışıksız soğuk bir yer. Doğumhane ise bodrumda değil, yeni doğan katında, hastanenin üçüncü katında; günlük güneşlik, pencereden sabah güneşi alıyor. Doğumhanede herkes pek sakin ve güleryüzlü. Herkesin bu sakinliği içimi rahatlatıyor açıkçası. 

Deniz’i yerleştiriyorlar, bacaklar havada, iki yana açık, gerekli yerleri baticonluyorlar. Ben baş tarafındayım, bacaklarının arasından tüm ciddiyetiyle doktorumuzu görüyorum. Daha önceden öğrendiğimiz gibi mesanesini boşalttı. Sonra da taburesine oturdu. Ben o ara fotoğraf çekiyorum tek tük; Latife ortada yok.

Deniz arka arkaya kasılıyor. Kasılmaların arası  sanırım 1,5 – 2 dakika. Serpil Ebe benim önümde; Burcu Ebe diğer tarafta. Kasılmalar sırasında destek oluyorlar. Herkes çok soğukkanlı ve ciddi; bir tek Burcu Ebe sürekli gülümsüyor, şen şakrak sağa sola laf atıyor. Doktorumuzun “çok iyi gidiyor Deniz, ha gayret Deniz” sözüne, “Deniz Hanım çok iyi gidiyor ama ebeler de çok iyi değil mi Doktor Bey?” diye takılınca “İşi Deniz Hanım yapıyor sen ebelere pay çıkarıyorsun” diye cevabını alıyor. Arttıralım biraz serumu diyor ardında; kasılmaları arttırması için verilen serumun dozu biraz daha arttırılıyor; hemen ardından kasılmalar iyice artıyor. Her bir kasılmada Deniz ıkınıyor; iki ebe bir de ben destek oluyoruz. Ebeler kollarını tutup öne çekerken ben de sırtını destekliyorum. O sırada Latife geliyor; uygun bir köşede yerni alıyor. Deniztan her kasılmayla birlikte bağırıyor artık. Her bir kasıma ve kasılmayla birlikte ıkınma görüyorum ki acayip bir efor gerektiriyor vücut için. 10 -12 buyuk kasılma / ıkınmanın sonunda Deniz oldukça yorulmuş durumda; doktorumuz Burcu Ebe’ye “siz de biraz destek olun artık” diyor. Burcu Ebe bir saniye izin isteyip doğumhanede bir şey arıyor. yatağın diğer tarafında buluyor; küçük bir tabure. Alıp yerine geri geçiyor; artık boyu deinkinden daha uzun. Bu yandaki Serpil Ebe’yşe karşılıklı el ele tutuşup her bir ıkınmada Deniz’in karnına birleştirdikleri kollarıyla destek oluyorlar. Doktorumuz “ıkın Deniz” diyor; ben sana dur diyene kadar ıkın; gerektiği zaman söyleyeceğim ben sana”

Oğlan geldi geliyor….

(Son bölüm de yarına artık…)

Bir (Normal) Doğum Hikayesi – 2

Doğum konusunda eğitim almış olmak ve daha önce erken doğum riskiyle hastanede yatıp çıkmış olmanın getirdiği büyük avantajlar var.

Öncelikle tüm süreçleri adım adım biliyorduk. Tüm riskleri, sınırları, neler yapılması gerektiğini, ne zamana kadar beklenebileceğini; korkup kormamak gerektiğini ve nerede ne yapılması gerektiğini. (Tüm bunlar için İstanbul Doğum Akademisi’ne teşekkür etmek gerekir)

Doğum yapacağımız hastanede daha önce iki gece kaldığımız için oradaki prosedürlere, doğum katına hatta doğum katındaki hemşireler, ebeler, görevliler ve günün rutin akışına da hakimdik. Dolayısıyla doğum için gidip hastaneye yatmak sadece kolay değil, eğlenceli de oldu.

Öyle ya son dönemde görüştüğümüz tüm profesyoneller “Her şeyi bir yana bırakın tadını çıkarın” demişlerdi bize. Hastaneye ilk gidişimiz de öyle oldu sanırım, ofisten hastaneye daha önce varan ben kahvemi almış tüm soğukkanlılığımla karşıladım sanırım Deniztan’ı; gelişi degörülmeye değerdi, duşunu almış gelirken daha su damlatıyordu ve her bir damlada da kendini tutamayıp şaşkınlık ve mahçubiyetle gülüyordu. Evrak işleri tamamlanırken de  hiçbir yere oturamayışı hala su geliyor oluşundandı. (Bu yazının başındaki fotoğraflar da tam bu bahsettiğim andan…)

Odaya geçtikten sonra doktorumuz Cem Ayhan gelip kontrol etmiş ve su geldikten sonra 12 – 24 saat içinde bekleriz doğumu demişti. Eskilerin bir sözü varmış, “gebenin üstüne gün doğmaz” derlermiş bu durumda. Ki bu sözün her zaman doğru olmayacağını da ilerleyen saatler ve günlerde gördük biz. :)

Kasılmalar oldukça azdı. Ancak su geldği için süreç de başlamış hastaneye yatmıştık. Ülkemizde su geldikten sonra aktif doğum başlayana kadar verilen bekleme süresi 24 saat. 24 saatten sonra annenin ve bebeğin enfeksiyon kapma riski var çünkü aşağılardaki güvenlik çemberi delinmiş, içerdeki su da akmış durumda. Yurt dışında doğum başlayana kadar gerekirse 4-5 gün beklendiği biliniyor. Ancak ülkemizde pek alınan bir risk değil bu. Eğer kasılmalar başlamamış bir takım ilaçlar verilerek (suni sancı vermek deniyor buna) kasılmaların başlaması sağlanıyor.

Kasılmaların tetiklenmesi için birtakım yöntemler, masajlar da var ki akşam yanımıza gelen Serpil Ebe’nin uzmanlık alanı bunlar ve pazartesi gecesi ufak ufak başlıyoruz çalışmaya ama kasılmalar çok az başlasa da çok artmıyor. Gecenin geç saatlerinde haydi yatıp uyuyalım diyoruz. Öyle ya eleman bugün doğmayacak orası belli oldu. Doğum günü büyük babasıyla aynı olmayacak. Yatmadan önce konuşuyoruz; 24 saat olmadan “suni sancı” başlatacak serumdan istemiyoruz. İlerde keşke dememek için için bekleyebildiğimiz kadar bekleyelim diyoruz şu kasılmaları.

Sabah erkenden doktorumuz geliyor ve “hadi takalım suni sancı” diyor. Yapılan kontrollerde o kadar kasılma yok ki Deniztan’da, geceki durumun bile çok gerisindeyiz. Deniztan’ın vücudu geceleri oturup çalışmaya alışkın. Sabahları ayılması bile uzun sürüyor. Daha gözlerimiz açılmamış; biraz daha beklesek diye rica ediyoruz doktorumuza. “Peki” diyor iki saat sonra bir daha bakalım… Serpil Ebe yanımızda, o sabah başka bir doğum için hastaneye gelmiş olan fotoğrafçı arkadaşımız Latife yanımızda, arkadaşlarımız gidiyor geliyor filan ama tık yok.

Doktorumuz iki saat sonra kontrole gelip bakıp, bi değişikliğik yok, beklemeye devam edeceğiz deyip br hışımla rüzgar gibi gidiyor. Aynı sahne daha sonra da tekrarlanıyor. Odaya artık kimseyi almıyoruz. Serpil Ebe ile kasılmaları arttırmak üzere çalışmalar sürüyor. Tık yok. Akşam oluyor.

Akşam 19.00 sularında doktorumuz geliyor. “Suni sancı?” diyoruz, malum 24 saati de geçmişiz artık. “Ben takalım dediğimde istemediniz, bu saatten sonra takılmaz suni sancı, kontrol ederek bekleyeceğiz deyip” gidiyor. Bizde bir moral bozukluğu ve gerginlik baş gösteriyor. Ortaokuldan bir arladaşım geliyor aklıma, öyle ya, kadın doğumcu o da… Onu arıyorum. Hiçbir şeyden haberi yok ve üstelik de balayında önce şaşkınlığını atması gerekiyor sonra içimizi rahatlatıyor. “Akşam suni sancı takılmaz pek çünkü etkisini gösterdiğinde gece ya da sabah karşı doğum olur, kalkıp gelmek gerekir; onun yerine eğer gece kendiliğinden kasılmalar başlayıp da açılma olmazsa sabah erken takılır suni sancı” diyor. İçimiz rahat olabilirmiş. Arada gelen nöbetçi doktor da gece kontrollere devam edeceğini sürekli kendi doktorumuzla bilgi alışverişinde bulunacaklarını; sabaha karşı 2’deki kontrolde de kasılma ve açılma aynı durumdaysa sabah erken saatte suni sancı için ilaç verileceğini söylüyor. Peki… (Sayesinde) İçimiz rahat o zaman. Yeniden plan yapıyor, ekibi dağıtıyoruz. Bir gece önceden yorgun olan Serpil Ebe eve gidiyor, Latife gidiyor; biz de dinlenelim diyoruz. Demek ki yarın büyük gün…

Evet… Malesef arkası yine yarın…

Birinci Hafta Kontrolü

Hani rüzgar gibi geçti derler ya. Aynen öyle oldu. Bir hafta tam anlamıyla rüzgar gibi geçti. Aslına bakarsak bir haftanın ilk günü zaten hastanedeydik; sonrasında da beş günlük bayram tatili olması tek kelimeyle şahane oldu. hep birlikte ev hayatına ve bebekli bir rutine alışmak; gelen gideni ağırlamak; biraz miskinlik yapmak ve geceleri biraz uykusuz kalıyor olsak da gündüz işe gitmek zorunda olmamak kesinlikle iyi oldu.

Bugün birinci hafta kontrolleri ve yenidoğan sünneti için yeniden hastanedeydik. İlk kez dışarı çıkmış oldu yakışıklı da. hastane dönüşü ben de kendimi bir haftalık bir muhasebe yaparken buldum. Nasıldı yahu ikinci babalığımın ilk bir haftası?

Şöyle hızlı bir değerlendirecek olursak;

  • Normal doğum (üstelik de epiduralsiz filan) oldukça pratik bir doğum şekli. Doğum sonrası çok hızlıca harekete geçiyor anne. İyi bir şey bu. (Normal doğum maceramız detaylı bir yazı olmayı hakediyor orası ayrı)
  • Hastanede dört gün geçirdiğimiz düşünülürse evde olmak da iyi bir şey.
  • İkinci defa baba olmak da aslına bakarsanız büyük raahatlık. Heyecan daha mı az bilmem ama kaygı kesinlikle daha az dolayısıyla çok rahat oluyorsun. Üstelik de “bir bilen” gibi göründüğün için hafif hafif ahkam kesebiliyorsun. (Söylemeyin bunu kimseye)
  • Bebekle daha rahatsınız her durumda; kırılır diye korkun yok. Bu rahatlık büyük bir avantaja dönüşüyor .
  • Şöyle bir baktığımda bez değişirmek konusunda da pratiğimi kaybetmemişim; nerdeyse bisiklete binmek gibi. Tek bir sorun var, oğlanın bacaklarının arasında bir fazlalık var, krem filan sürerken biraz engel oluyor. Ne olduğunu bilen varsa lütfen yorumlar kısmında yardımcı olabilir mi rica etsem.
  • Fazlalıktan bahsetmişken; hep duyduğum hatta gördüğüm ancak başıma daha önce gelmemiş bir “bez açarken fıskiye” vakasını bir haftada nerdeyse her gün yaşadık. Bu konuda da önerilere açığız, mandal mı, kağıt kıskacı mı? Bir yolu olmalı bunu engellemenin.
  • İkinci defa babalığın en büyük getrisi sanırım abla kardeş ilişkisini izlemeye başlamak oldu benim için. Şimdilik asayiş berkemal. Bayram tatili olmasının yine çok büyük avantajı oldu. Abla kardeş vakit geçirebildiler. (Kardeş olan tüm bu süre boyunca uyumuş olsa da bence kaliteli zaman kaliteli zamandır)
  • Göbek bağı beş günlükken düştü. Doğumdan sonra hemşirelere yıkatmadığımız oğlumuz için anneannesinin “yıkatmadı bunlar çocuğu” serzenişine karşın tek kalkanımız göbek bağının henüz düşmemesiydi. Dolayısıyla bu aralar artık yıkamak lazım oğlanı.
  • Sarılık filan gibi bir dert olmadı. Zaten kendisi tam bir tosun performansıyla anne sütü emiyor. Memeler de bu durumdan memnun olsalar gerek ki hızla karşılık verdiler. Orta boy bir insan kafası kadar olmakla kalmayıp ihtiyaçtan biraz fazlasını üretir oldular; ilk geceden pompa ve derin dondurucuya konan 150ml sütümsü sıvımız var.
  • 3250gr doğan velet hastaneden 3000gr çıksa da (en fazla %10 kayıp için normal deniyor) birinci haftanın sonunda tartıda 3220gr olmuştu. Normalde doğum kilosuna ulaşmak 10-12 gün alırmış. 7 günde doğum kilosuna geri kavuştuğu için doktorumuz bizi tebrik etti, biz de birbirimizi kibarca tokalaşarak tebrik edince doktorumuz biraz şaşırdı ama bozuntuya vermedi.
  • Bir ay sonra kalça ultrasonu çektirilecek. Bir de bu aralar aylık aşıları var. Onun dışında özel bir durum olmadıkça doktora ihtiyaç yok.
  • Yenidoğan sünnetine niyetlenmiştik bugün ama olmadı olamadı. Her pipi uygun değilmiş meğerse. 9 – 24ay arasında bir yerde yapılamk üzere rafa kaldırıldı pipi.
  • İlk bir ay gece uyandırarak beslemeye devam. Sonrasında bırakınız uyuyorsa uyusun geceden sabah kadar dedi. Dolayısıyla şuraya yazıyorum, bir ayı tamamlayalım üçümüz de horul horul uyuruz biz.
  • İlk 3-4 gün sepetin içinde ne olduğunu inanılmaz merak eden yavru kedi sonunda sepete tırmanıp içine bakmaya başladı. Ne olduğunu anladı mı bilmiyrum ama kucağa pek gelmezken artık herkesin kucağına çıkmaklar, hatta koltukta Deniz’le uyumaklar filan. Oğlanın ablası durumla gayet iyi baş ederken kedi kıskanç çıktı; hayırlısı. (Hakkını da yememek lazım, bu aralar sepetin yanındaki taburede nöbet tutuyor aslında… Bebeği mi kolluyor; süt kokusu kafa mı yapıyor bilmiyoruz henüz.)
  • Geçen yazdığım yenidoğan bebek bakımı yazısında da değinmiştim, kaka meselesini biraz araştırmak gerekti (her şeyi de hatırlamıyor insan) ama o konuda da herhangi bir sıkıntı yok.
  • Oğlanı bahçeye filan da çıkarttık bu arada. Hatta bugün bir süre güneşe de tuttuk. Lazım bunlar insana hayatta.
  • Hah; “kaynar” konusu var değinilmesi gereken. Adana kökenli bir nevi lohusa şerbeti. Öyle ki sadece annenin değil, babanın da süt vermesini sağlayabilecek güçte kendisi. Tarifini yakında paylaşırım buralarda.
  • Bu aralar bi açayım da okuyayım dediğim konu “bebekler ne zaman görmeye başlarlar” Bazı bazı uzun uzun bakışıyoruz oğlanla ama kimin ne gördüğü tamamen muallak bu aralar. Görüntü çok net olmasa da derin derin düşünüyoruz karşılıklı. (Bknz. Şekil 1 A)
  • Şöyle bir düşünüyorum da ilk bir hafta oldukça sıkıntısız geçip gidivermiş. Baba bu sürede biraz fazlaca köprüyü geçmiş ama buna zaten hazırlıklıymış.
  • Şimdilik bu kadarmış.

Evde Yenidoğan Bakımı

1 Ekim çarşamba sabahı doğan oğlumuzu 3 Ekim cuma günü yüklendiğimiz gibi evine getirdik. Sonra gidip ablasını da getirince evin bayram şekeri ihtiyacı karşılanmış oldu.

Oğlanı eve çıkarmadan önce hastanede ufak çaplı bir taburculuk eğitimi veriyorlar esasen. Hatta sadeve o değil, son iki gün içinde hastane odasına gelen pek çok uzman kendi alanlarında bilgi aktarımında bulunuyor. Emzirme konusundan yenidoğan bakımına, alt değiştirme sıklığından uyku düzenine; bol süt yapmak için neler yenmesi gerektiğinden yenidoğan bebeklerin yıkanmasına kadar ihtiyacınız olacak her türlü bilgiyi hastaneden çıkmadan ediniyorsunuz.

Ve eve gelip de rutin bir hayat düzeni kurmaya başlarken bir bakıyorsunuz ki yine de soru işaretleriniz var. Bu durumda bana kalırsa hislerine güvenmek gibisi yok. Çünkü belli bir noktadan sonra herkesin bir yoğurt yiyişi olduğu gibi bir gerçek var.

Neyse; yenidoğanların evde bakımıyla ilgili bize gerek hastanede gerekse sonra eve uğrayan ebemiz Serpil tarafından anlatılanları bir özetleyeyim dedim. (Yoksa ben de unutacağım, sonra uğraş dur Google’la…)

Yenidoğanlarda Beslenme

  • Bu bebek milletinin çok sık karnını doyurması gerekiyor. Hastanenin emzirma uzmanı diyetisen doktorun verdiği bilgi günde en az sekiz kere emzirilmesi gerektiği. İlkokul ikinci sınıf matematiğiyle konuya yaklaştığımda üç saatte bir emzirmek anlamına geliyor bu. Bu üç saatlerle ilgili bir istisna yapın dedi doktor, geceleyin tek bir aralığı 4 saat yapın; böylece siz de gece biraz daha fazla uyumuş olursunuz. Tabii eğer velet uyanıp da talep etmiyorsa. Böylece bir adet 4 saatlik ara diğerleri 2-3 saat arasında farklı aralıklarda olabilir. Ama dediğim gibi eğer ki velet uyanıp da karnını doyurmak istiyorsa; yapacak bir şey yok her seferde emzirilecek. Eğer uyanmıyorsa da bu aralıklarda (en fazla) uyandırılıp ağzına meme tıkıştırılacak.
  • Ne sürede emzirmek konusu ise gerçekten kişiye özel bir durum. Hastanede olduğumuz ilk 1-2 gün ve sonrasındaki ilk günler her emzirmede yaklaşık yarım saat denmişken; ilk 4-5 günün ardından annenin ürettiği süt kalitesinin ve miktarının artmasıyla bu sürenin 10 dakilara düşebileceği söylenmişti. Her emzirmede tek bir meme; yaklaşık 10-20 dakika süre makul bir süre olarak kendini gösterdi bizde. Zaten karnını doyuran küçük insanoğlu kafasını çevirerek “istemiyorum daha fazla” diyor.
  • Peki ya uyku düşkünü miskin yenidoğan emerken uyuyakalıyorsa ve sizin planladığınız miktarda süt ememiyorsa ne olacak? Haşin davranılacak. Yapacak bir şey yok. Yüzüne çenesine yanaklarına dokunmak kesmiyorsa bizim hemşirelerden öğrendiğimiz falaka yöntemi denenebilir. Ayaklara küçük vuruşlar, gıdıklamalar işe yarıyor. Ayakları soymak, bacakları soymak da işe yarıyor. Ayrıca bu velet milleti ten temasını seviyorlar da. Aklınızda olsun.
  • Son olarak da hiçbiri işe yaramadı, velet her bir emzirmede bir süre emip sonra uyuyakalıyor, bir alternatif de çok sık aralıklarla kısa kısa emzirmek olabilir. Dedim ya; bu işin tek bir doğrusu yok; herkes çok kısa sürede kendi çocuğunu tanıyıp kendisine ve çocuğuna en uygun çözümü buluyor bence.

Yenidoğanlarda Kaka ve Bez Değişimi

  • Vücuda her girenin bir çıkışı var malum. Bu, bebeklerde de böyle. (Kızlarda böye olduğunu zaten daha önce tecrübe etmiştim; erkeklerde de çok farkı yokmuş; tek fark: “Fıskiye Efekti” (Bu konuda yapacak bir şey yok; 3 günlük de olsalar bebekler sizden akıllı olduğundanbu fıskıye golünü er ya da geç yiyeceksiniz. En güzeli tadını çıkarmak.
  • Yenidoğan bebeğin ortalama bez sarfiyatı günde 6 adet olmalıymış. Biraz eksik biraz fazla sorun olmayacaktır muhtemelen; kakaya çişe bakmadan yaklaşık 6 bez kirleten bebek sağlıklı bir dışkılama düzeni içindeymiş.
  • Çiş mevzuu çok sorun değil; açık ya da koyu renk çiş çok dert edilmiyor ama kaka konusunda biraz hazırlanmakta fayda var. Yok balangıç kakası ok geçiş kakası, birinci aşama geçiş ikici aşama geçiş derken yenidoğan kakası hazırlıksız ebeveynler için bir gerginlik konusu olabilir.
  • Veletlerin ilk birkaç kakası aslında daha anne karnındayken yutulan ve vücutta birien amniyon sıvısının atılmasından ibaret. dolayısıyla siyah-koyu yeşil renkli ve balçık kıvamında oluyor. İlk gün zaten pek bir şey emmediğinden, emse de emdiği sıvının içeriği daha pek süt olmadığından verimli bir kaka beklemek yersiz. Bu mukonyum ya da mekonyum denen kakaya hazır olmak önemli. Korkmayın hep böyle devam etmeyecek. Çocuğunuz bir uzaylı değil.
  • İlk birkaç kakadan sonra bu siyahlık – yeşillik azalıyor. Ahanda işte bu geçiş kakası. Renk gittikçe hafifliyor, o yeşillik sarıya dönüşmeye başlıyor. Bu geçişin aşamaları var ama çok da sayılara takılmamak gerekli bence. Birinci, ikinci üçüncü geçiş kakası diye takarak yapmak yerine bu dönemin bir geçiş dönemi olduğunu hatırlamakta ve geçiş esnasında kakanın renginin değişeceğini bilsek yeter bence.
  • Annenin randımanlı süt üretmesi yaklaşık 10 günü bulurmuş. İlk günler üretilen madde kolostrum oldukça zengin bir içeriğe sahip olsa da bir süre sonra doyurucu gelmeyecek ve yerini süte bırakacak. Ancak ilk günlerde çok kıymetli bir sıvı (boşa harcanmamasının önemine vurgu yapıyorum bakınız)
  • Kolostrum da yenidoğan bünyesinde müshile benzer bir etki yaparmış efem. Dolayısıyla yavruyu daha ilk günden ishal ettik; vah yavrumun başına gelenler; nedir benden bizden çektiği gibi kaygılara gark olmak gereksizmiş.
  • Yani; anneden emdiği ilk birkaç günkü sıvılar (kolostrumdan anne sütüne geçiş de denebilir) bebeğinizin kakasının sıvılaşmasına sebep olabilir; sağlıklı sarı renkli yenidoğan kakasına ulaşana kadar br süre sulu zırtlak kakalara denk gelebilirsiniz bezlerde. Neymiş? Panik yok.
  • Süt kakası denen kakaya da “bebek hardalı” denirmiş. (Hardal seven bir insan olarak bu duruma sevnmeli miyim üzülmeli miyim henüz karar veremedim) Ama bu bebek kakası hardalı yenidoğan kakasından nasıl bir kıvam beklememiz gerektiğine dair fikir verecektir.
  • Kakaların miktar olarak adam yerine konması için madeni para büyüklüğünü geçmiş olaması gerekirmiş. Günde 3-4 kaka sağlıklı sayılrımış. BUnları da not ettikten sonra çok da bir şey kalmıyor.
  • Kız bebeklerde ilk günlerde biraz vajinal akıntı olabilirmiş. Bu konuda da panik olmamak lazımmış. Bu akıntının içinde çok az miktarda kan da bulunabilir. Bu ilk adet döneminin bir benzeriymiş. Buna anneden gelen hormonlardaki bir artış sebep olurmuş ve dediğim gibi endişeye mahal yokmuş. Ama gelmeye devam ederse de kıllanmakta ve doktorunuza danışmakta da fayda var elbette.

Aslında yenidoğan bakımı ile ilgili yazacak şey çok. Şimdilik burada durayım oğlanın altı değişecek sonra dürttürülüp annesinin memesine takılacak, sonra gırklatılacak.

Tam da yeri gelmişken; yenidoğanlarda gaz olsun kolik olsun anna babalarda sıkıntıya sebep olan durumlar 21. günden sonra ortaya çıkarmış. Dolayısıyla hazırlıklı olmak lazım. İlk günlerdeki gaz pek gaz sayılmaz yani. Bu arada karnı doyduktan sonra veledi omza atıp sırtını patpatlamak yerine sıvazlamak daha tercih edilesi bir yöntemmiş.

Sağlıklı emzirmeler, gırklatmalar ve hardal renkli kakalar efem.

Older posts

© 2020 Baba Olmak

Theme by Anders NorenUp ↑