4 (26-27-28 Nisan 2011)

Salı aksamı M. Abla ve L. geldi. Çok özlemiş M. Abla’yi görmen lazımdı. Kucağından inmedi. Hatta şımardı bir güzel. Kıymalı mercimek yapmıştım onu yedi, biraz havuç salatası biraz da pirinç pilavı. Kolayca uyudu, gece hiç kalkmadı ve nerdeyse hiç öksürmedi.

Çarşamba babaanne ile evde keyif yaptılar. Kahvaltıda icine taze (ve hormonlu) çilek doğranmış ballı kahvaltılık gevreğini yedi. Öğlen etli yaprak sarma yemiş. Akşam da az mercimek yanında etli yaprak sarma yedi.

Aksama kadar iyi olsa da yatmadan önce saklambac oynarken uyku gelmesinin yanında promosyon olarak gelen arıza haller kendini gösterdi. 5-6 dakika böğürdu. Sesi kısıldı ve elbette öksürmeye başladı. Beraber yattık. Gece çok öksürdü, üstünü örtmemeye uğraştı vb vb. uyandığında da tersten kalktı biraz. Öğlen anneanneme gittiler. Mönüde pirinç çorbası, tavuk kanat ve salata varmış. Aksamsa istek üzerine yeniden etli sarma yemiş. Gece kendi yatağında yattı, geç uyudu ve sabah zorla uyandı. Zeynep giyinip okula gitmemek konusunda ısrarcı olduysa da ikizi Samra hiç sorun çıkartmadı. Güzel güzel okula gitti.

Sanırım bu kadar? Hiç film veya tv seyretmedi. Karsı komşunun dört yasindaki oğlu B.nin Cumartesi 14’deki doğumgününe davet edildi. Gelirim dedi. L. ona koooocaman bir kedi maskotu getirdi. 2010 Avrupa Basketbol Şampiyonasının sanırım. Kuymak özlemiş, annem bir sabah idareten bir şey yaptı.

Çocuklara Anlatılamayacak 25 Şey

Hafta sonu gazetede gördüğüm eğlenceli bir listeydi bu. Detayları için gidip orijinal yerinde okumanızı önereceğim ancak listeyi buraya almadan da edemeyeceğim elbette:
Okumaya devam et

Neye Niyet Neye Kısmet (Ya da Winnie the Pooh: Geçen Haftanın Filmi)

Babaolmak.com’u (ya da Babaolmak.com’un babasını) takip edenler muhtemelen biliyorlardır. Babanın asıl işi web yayıncılığı. Yayıncılık alanındaki asıl alanı ise sinema. Türkiye’nin ilk sinema sitesi Sinema.com ile başlayan yayıncılık yolculuğunda Sinema.com‘un 2010 yılında el değiştirmesi ve video sitesine dönmesiyle birlikte Sinema.com’un tüm içeriği, arşivi, geçmişi artık Filmlerim.com adresinde yeni tasarımıyla sinema meraklılarıyla, sadece seyretmeyi değil okumayı da tercih edenlerle buluşuyor.

Ben de uzun zamandır ara verdiğim yazı yazmaya yeniden başlamışken Z. ile gittiğimiz filmleri de yazayım dedim. Ancak yayımlanacak yere karar veremediğimden hem Filmlerim.com‘da hem de Babaolmak.com’da olsun yazılar diye düşündüm. İlk olarak da geçen hafta sonu Z. ile birlikte seyrettiğimiz Winnie the Pooh ile başladım… Buyrunuz:

Açıkçası, Pazar günü öğleden sonra sinema gişesinin önündeki sırada bulunma sebebimiz Ayı Winnie’yi seyretmek değildi. Asıl amacımız Rio’yu seyretmekti ama oldukça erken gitmiş olsak da sadece en ön sırada yer kalmış olması bir son saniye değişikliğine itti bizi.

Z.’ye papağan değil de ayı’yı seyretsek olur mu diye sorduğumda, söz konusu ayının da “Winnie the Pooh” olduğunu ilettiğimde sorun çözülmüştü. Ki ben biletlerin ödemesini yapana kadar Z, sinemanın fuayesine giriş değil çıkış tarafından girmek üzere çoktan yol almaya başlamış, engel tanımayıp tersten girdiği fuayede dondurma dolabının cam vitrinine yapımıştı bile.

Sonunda salona girmeyi başardığımızda pazar günü gidilen her “çocuk filmi”nde olduğu gibi salonun tıka basa dolu olduğunu gördük, yerimizi bulup yerleştiğimizde film başlıyordu. İlk anda gitmeyi planladığımız Rio’ya göre Winnie’yi daha çocuksu bulduğumdan en baştaki içsel serzenişim film boyunca sıkılacağım yönündeydi. Ama içimden bir ses yine de iyi yaptığımızı söylüyordu çünkü film üç boyutlu olmadığı için dört yaşındaki Z’ye daha uygundu. (Bundan önceki üç boyutlu gösterim tecrübelerimiz gösterdi ki Z gözlüğe en fazla ilk yarı tahammül edebiliyor, sonrasında gözlüksüz seyrediyor, bu da fena halde flu bir görüntü, daha çabuk konsantrasyon bozulması ve Z’nin sinema salonunda özgürce gezinmeye başlaması olarak dışarı yansıyor.)

Oysa, film başlar başlamaz serzenişimin ve önyargımın yersiz olduğu ortaya çıktı. Ayı Winnie, gerçekten çok eğlenceliydi. Her şeyden önce Türkçe dublajın büyük başarısı, çevirinin düzgünlüğü ardından da elbette ki filmin kendisi. Çeviri ve dublaj pek çok filmde seyreden yetişkinin filmin içine girmesine büyük bir engelken Winnie’de tam tersi olmuştu benim için.

Filmin konusuna kısacık değinecek olursak; “Arkadaşları Christopher Robin’in bıraktığı notu yanlış okuyan ve kaçırıldığını zanneden kafadarların Christopher’i kurtarmak üzere yaptıkları hazırlıklar” olarak tek bir cümleyle geçebiliriz. Ama elbette ki Eeyore’un kuyruğunu kaybetmesi ve film boyunca herkesin bir yandan da onun kuyruğunu araması, Winnie’nin filmin başından sonuna açlığıyla ve mide gurultusuyla baş etmek zorunda kalışı gibi yan hikayeleri de es geçmemek lazım.

İtiraf etmem gerekir ki, temposu neredeyse hiç düşmeyen filmin yetişkinler için (ya da en azından benim için) en büyük esprisi, bir hikaye kitabınn kapağının açılıp sayfalarının çevrilmesiyle son derece klişe şekilde başlayan filmin yol boyunca o kitapla bağlantısını hiç kaybetmeyip, hem sayfaları hem kitabın yazılarını, tipografisini, harflerini filmin öğeleri, dekorları, sahneleri olarak kullanmaya devam etmesiydi. Sırf bu sebeple bile yetişkinlere önerebilirim filmi.

Hollywood -ya da Pixar- animasyonlarına göre 69 dakikalık nispeten kısa süresiyle 3-5 yaş çocuklarının konsantrasyonları göz önüne alındığında çok daha makul bir süreye sahip film, bu yaş çocuk sahibi ebeveynler için bu haftalarda önerilebilecek en iyi film.

– Bu arada yazının orijinalini okumak isterseniz Filmlerim.com’a ya da tam şuraya tıklamanız yeterli olur.
Winnie The Pooh’nun resmi sitesi de tam şu adreste.

3 (21,22 Nisan 2011)

Perşembe akşamımızın olayı birlikte yemek yapmak ve sonra takılmaktı. Bir ihtimal pazar-pazartesi’den beri yıkanamamanın acısını çıkartırız ve yıkanırız da diyordum ama net olarak red edildi. Sonradan anlattığım gibi ben daha salata malzemelerini hazırlarken bıçakla parmağını kesmesiyle tüm planlar değişti. 10-15 dakika göz yaşı döktü ve hem parmağının acısı hem de uykusuzlukla tam bir canavara dönüştü. Sakinleştiğinde bile kendi kendine her şeyin tersini istemeye sonra bir daha tersini istemeye başladı.

Büyük bir uğraşla yoğurtlu ıspanak yedi. Süzme yoğurdu bu sefer de normal yoğurda dönüştürmemiz gerekti. Sol elinin bir parmağı kesik olmasına rağmen yarasını bahane ederek çatak kaşık kullanamadığına ikna etti beni. Çoğunu ben yedirdim ıspanağın. Ispanakları çatala doladığımda doladığım için; dolamadığımda dolamadığım için ağladı. Sonrasında pişen bezelyeden yemek gibi planımız varken vazgeçip benim ıspanağımı da yedi. Bir süre sonra bezelyeden de istedi ama pek yemedi.

İstemese de “bu gece benle yatar mısın” diyecektim ki tahmin ettiğim gibi istedi. 21.30 gibi de kolayca uyudu. Uyumadan parmağındaki yüzük hakkında konuştuk. Evililik yüzüğüymüş çıkarmak istemedi. Siz de çıkarmıyorsunuz dedikten sonra artık yüzüğümüzün olmadığına şaşırdı. Artık evli olmadığımızı, yüzük de takmadığımızı anlattım. Çok net bir kavrayış olmadı. Barış sevmediği için takmıyormuş ama kendisi takacakmış. Uykuda canı yanmasın diye çıkarmaya ikna oldu.

Sabah tam olarak tersinden kalktı. Yataktan çıktıktan az sonra pijamalarıyla sokak kapısının önünde “anneme gideceğim” modunda ayakkabı giymeye çalışıyordu. Zor vazgeçti. Biraz süt ve ballı gevrekten sonra çok uzun bir süre buzdolabu üzeindeki mıknatıslı geometrik şekilleriyle oyalandı. O kadar uzun ki servis aradığında hala pijamalarıyla oradaydı. Binbir dil ve gerilimle hızla giyindi. Çıkarken polarını giydi ama ne yağmurluk ne palto giymedi, almadı, bana da aldırmadı. Evde bırakmadığımız sürece çıkamadık. Servis için otoparktan geçerken de bir anda “yaralılar okula gitmez, ben okula gitmeyeceğim” diyerek tam bir keçi misali inat etti ve yerinden kıpırdamaz hatta beni eve çekiştirir olunca kucaklayıp servise götürmek zorunda kaldım. Servise binerken hostes ablasına “hiç ağlamadım kiiii” diyordu.

Cuma akşamüstü keyifli indi servisten. Biraz salıncak keyfinden sonra eczaneye gidip yara bandı, bir takım ilaçlar soğuk kompres ve onun Mustela şampuanı gibi gerekli malzemeleri toparladık. Akşam rahat geçti. Büyükçe bir tabak bezelye yedi. Körebe oynadık. (Yemekten önce de bir miktar dil peyniri indirdi mideye) Çok kolay yıkandı; sonunda tırnaklarını kestim. (Sanırım hayatımda ilk kez) (Bana bunu yaptırtabilmek için ayrılmamıza gerek yoktu aslında – Neyse oldu bir kere) Kolay tarandı. İlk kez yatağının üst katında uyudu ama benim de kitap okuduktan sonra tırmanıp yanında yatmam gerekti. Uyuyunca gideceğimi söylemiştim, sabah 6’da uyanıp seslendi ve yanıma aldım. Üstünü örtmemek konusunda inatlaşması dışında önemli bir peoblem çıkmadı.

Sabah da oldukça kolay seçtik, giyindik. Bir ara saklandı; bulundu; sonrasında ben giyinirken buzdolabından aldığı erişte torbasını parmağıyla delmiş, çiğ erişte yerken yine koltuğun arkasında yakalandı. Ben ona çiğ erişte yenmeyeceğini annlatıp torbayı elinden alırken o bir avuç kadar yedek erişte almaya çabalıyordu.

Bugün 23 Nisan; neşe doluyor insan…

2 (17,18,19 Nisan 2011)

Merhaba;Gündüz ofiste Z. de olunca mail yazmak geceye kaldı…

17’si Pazar sinemada dondurma yedi; dondurma yediği için arada mısır almayınca yan koltuktaki kızın mısırına dadandı. Önce medeni bir şekilde tanıştı. Tüm ikinci yarı kızın mısırını birlikte yediler.

Akşam da ciddi bir yemek yemedik. Ceviz, fındık, yaban mersini ve yeşil elma + yarım bardak süt’ten oluşan kombo yetti ona. Birlikte aldığınız yoğurtardan da açtı ama yemedi. Sabah yemesi sözüyle dolaba kaldırıldı.

Hiç sorunsuz dişlerini fırçaladı, kolayca yatağa gittik. Bir şekilde yukarı yatmıyor. Hatta ne kadar farkında bilmiyorum ama bilinçaltı söyletiyor olabilir: Bazen A. üstte yatar ben altta; bazen de değişiklik yaparız ben altta yatarım A. üstte yatar” diyor. Bu konuyu A’nın bizde kalması çözecek görünüşe göre. :) Yine birlikte altta yattık. 2 masaldan sonra uykuya dalamayınca “ben annemin evine gitmek istiyorum” diye mızırdandı. 3-4 dakikada sakinleşti; 21.30’da yatmış olsak da 22.38’de uyudu. 23.30 gibi çiş için uyandı; yatmadan hemen önce iki kere yapmıştı oysa. Bir sonraki uyanışı 6.30’da yanıma gelmek için oldu.

Okula sorunsuz gitti; hatta benden önce hazırdı. Şarkı söyleyerek çıktı evden. Yoğurdu yine yemedi. Sabah da hiç itirazsız dişlerini fırçaladı, “Z. dişlerini hiç fırçalamadı diyerek annemi kandıralım olur mu” diye de plan yaptı.

Pazartesi akşamı katakulliyle gaza gelip yoğurdunu yedi okul dönüşü. (Okulda hiç çalışma yapmadığından sadece sallandığından bahsetti bu arada) Akşam yemeği menüsü: Ispanak; teriyaki soslu tavuk ve yeşil-turuncu salata ile süzme yoğuttu. Hepsinden yemeye hevesli olsa da bol yoğurtlu ıspanağını büyük iştahla yedi; tavuğu geri çevirdi. Oldukça fazla salata yediği gibi “susuz yoğurt”tan da 3-4 çatal yedi. Hoşuna da gitti. M. ve B. gelince devam etmedi. “Ispanağı çok koymuşsun, bana sormadan koydun, napalım” dedi. Haklıydı.

B.’nin getirdiği Edirne kurabiyelerinden yemeyi ihmal etmedi. M.’nin önerisiyle birlikte yatmaya gittiler, 21.15 gibi kolaylıkla uyudu.

Sabah 6 gibi yanıma geldi. Saatim 7.00 ve 7.30’a kuruluydu. Kalksam da baktım onun kalkmaya niyeti yok az daha yatalım derken 8:30’da uyandık ancak. Seni ben götüreyim okula deyince “hayır servisle gitmek istiyorum” inadı yaptı. Benle işe gelmeye de zor ikna oldu. En ufak fikir ayrılığında artık otomatikman “Bir daha senin evinde kalmayacağım” moduna geçiyor. İşe yaramadığını görünce hemen vazgeçiyor ama yine de her çatışmada şansını bir kere deniyor. (Sen de gördün akşam üstü) “aptal” ve “pipi”yi ağır küfürler olarak bellemiş; yine her türlü anlaşmazlıkta “aptal baba” “pipi baba” “dediğimi yapacaksın pipi baba” moduna giriyor. Sabah benle birlikte bir bütün haşlanmış yumurta yedi. İşe giderken de bir küçük muz.
Ofise kadar çok keyifle gelmesine rağmen; bir anda baş gösteren utanma kriziyle içeri girmedi. Hatta geri dönmeye kalktı. Ancak kucağımda ve yüzü kapalı üst kata çıkarabildim. S’yi görünce açıldı. 2 saatte ancak alt kata inebilir oldu.
Öğlen bizim ordaki esnaf lokantasında bol şehriyeli ve tavuk parçacıklı tavuk suyu çorba içti bol limon sıkarak ve inanılmaz iştahla yedi. Dibini sıyırmadan vermedi tabağı. Üstüne de piknik köfte ve pirinç pilavı yedi. Köfteyi bir ısırıktan sonra bana ittirdi. (Yol yakınken vejeteryan mı yetiştirsek, sen ne dersin?) Ofise dönerken kağıt helva aldık. Ofistekilerle paylaştı. Sonrasında alt kattakilerle kanka oldu. Editörlerden biri animasyon filmleri dosyası hazırlıyordu onunla birlikte animasyon karakterlerine filan baktılar. Sonra film seyretmek istediğinde ona film de buldular. (Mogli diye ikna etmişti kızları) Ancak monitörde izlemem televizyon isterim dediği için plan suya düştü. Pek hevesli değildi ofisten ayrılmaya; bağıra bağıra şarkı söyleyerek takılıyordu ofiste.

Öğleden sonra erken çıktık berbere gittik yolda 30 dakika kadar uyudu. Berberin orda inerken uyandı, utangaçlık krizi nüksetti; 15 dakika sonra berberle arası düzelmişti. Berbere, saçlarını kestirmek istemediğini; annesinin istediğini ama kestirmeyeceğini anlattı. Babasının da istemediğini de ekledi. Ayrıca babasının da saçlarının kesilmesini istemediğini iletti.

Sonra ev; biraz salıncak; annesini beklerken çıtır elma kurusu ve bir iki kitap.

1 ( 13,14,15 Nisan 2011)

13’u aksami anneannede yemek yedik, yolda uyudu, gece vukuatsiz gecti. 6.30 gibi uyandi, birlikte cisten sonra yanimda uyudu. 7.30 gibi kalktik. Aksamustunden icine dert olan sutlacin yarisini sabah yedi.

14’u aksami eve gelince kalan yarim sutlacla bir adet minik yerli muz yedi. (okulda ustune biraz su dokulmus, daha sonra da bir ara cis kacirmis, son iki gunde iki yani) Film aksami planimiz vardi, orijinal Guzel ve Cirkin’i seyrettik. Yarisinda yemek yedik. Pilav, bol yogurt,
tadimlik olacak ufaklikta bir tavuk parcasi ve bolca kivircik-roka salata yedi.

Odasinda oyun, ustune filmi bitirdik, disler sorunsuz fircalandi, masal okundu. Kendi yataginda masaldan sonra “ben yarin da burada kalacagim” demesinin uzerine, yarin anneyle kalacaksin deyince uykusuzluk arizasina gecip, bu gece annemle kalicam diyerek 2-3 dakika aglandi. Yataktan inip alt kata geldi. Bir masal daha anlatirken altta yatmaya ikna oldu “degisiklik olsun” dedi.

Masaldan sonra 21.15 gibi uyudu. 05.40 cis yapmis olarak uyandi; yanima gecti. 7:45 gibi kalktik. Yarim kucuk muz yedi servise giderken.

Gri elbise, kirmizi kulotlu corap, bej palto ve kislik ayakkabi kombini var. (aksam servisten alirken annesi tanıyamazsa diye ekledim bu notu)

Keyifli cumalar.

Nedir Şu “Baba Olmak”?

Sabiha Paktuna Keskin ile geçen sene bir fotoğraf sergisinde tanışmış ve çok kısa bir süre sohbet etme imkanı bulmuştum. Aslında Çocuk Kitapçıcı: Kipitap.com adına, “çocuk ve kitap” konusu hakkında kendisiyle deha detaylı konuşmak istediğimizi iletmiş ama bu sırada Babaolmak.com’dan da bahsetmiştim.
Okumaya devam et

Birbirimize Söyleyemediğimiz Onca Şey

Bu kadar ara vermezden önce, daha doğrusu verdiğim ara daha kabul edilebilir boyutlardayken (Ocak başı diyelim) (Farklı bir şey çağrıştırdı sürekli aç bünyemde) yılın ilk yazısı olarak kafamda kurguladığım bir kitap tanıtımıydı. (Evet, 2011 planlarımdan biri daha çok kitap tanıtmak, daha doğrusu her şeyden önce daha çok kitap okumak, bazılarını da yazmak) (Ah, daha ne planlarım var aslında)

2011’in ilk kitabı beni yeni bir yazarla tanıştırdı: Marc Levy. Hatta öyle bir tanışma oldu ki, bahsedeceğim kitabını okuduktan sonra hemen tüm kitaplarını alıp ilk kitabından itibaren okumaya başladım. (Nasıl bir okuma açlığıyla kitap okumaya sarıldığımı anlatmayacağım) Kısa sürede 3-4 kitabını bitirip roman okumaya ara verip daha teknik bir kaç kitap soktum araya (onlara da gelecek sıra) Ancak o ilk kitabın yeri çok özel oldu. Cumartesi başladığım kitabı Pazar bitirişim bir yana; kitap okuyup da ağlayan bir herif değilken (hiç hem de) kitabı bitirip hüngür hüngür ağlayışım, kendime gelmek için geceyarısı yürüyüşe çıkışım bir yana; arkasından hemen kızıma bir mektup yazışım başka bir yana…

Evet kitap, bir baba ile kızı hakkındaydı: “Birbirimize Söyleyemediğimiz Onca Şey” (All Those Things We Never Said (En bi’ orijinal adı: Toutes ces choses qu’on ne s’est pas dites) (2008)

Kitabın arka kapağından azcık alıntılamak gerekirse:

Düğününden birkaç gün önce, Julia babasının sekreterinden bir telefon alır. Önemli bir iş adamı olan babası Anthony Walsh törene katılamayacaktır. Her zaman mesafeli ve sorunlu bir ilişkileri olduğundan, Julia bu habere pek de şaşırmaz, ancak bu kez babasının mazereti haklıdır: Anthony Walsh ölmüştür.

Aslında arka kapakta daha pek çok şey yazıyor ama detaya girmeyeyim. Tek söyleyebileceğim, anne ya da baba her ebeveynin mutlaka (ama bak mutlaka) okuması gerek diye düşünüyorum. Aslında bununla kalmayıp, her çocuğun da okuması gerektiğini düşünüyor ve buradan Marc Levy’e atlıyorum…

Çok komik şekilde, yazarın kitaplarını Türkiye’de yayımlamakta olan Can Yayınları’nın sitesindeki biyografi abinin 1963 doğumlu olduğunu iddia etse de aslında Marc Levy 1961 doğumlu. Gençliğinde Fransız Kızıl Haçında çalışıyor, bir yandan işletme ve bilgisayar eğitimi alıyor. Sonra bilgisayar grafikleri üzerine bir şirket kurup uzun süre o işi yapıyor derken şirketin kontrolünü kaybedip ayrılmak zorunda kalıyor. (Yaş 29) Sıfırdan başlıyor. Bu sefer bir iç mimari ofisi kuruyor. Ortakları mimar olsa gerek, firma şu anda Fransa’nın en bilinen mimarlık ofislerinden biri haline gelmiş. Bunlardan bize ne dersek, Marc Levy, 37 yaşında oğluna, daha doğrusu oğlunun büyüyünce olacağını düşüdüğü kişiye bir kitap yazıyor: “Keşke Gerçek Olsa” kitap hiç yayınevi sıkıntısı çekmediği gibi daha basılıp piyasaya çıkmadan Dreamworks tarafından film hakları da satın alınıyor: “Keşke Gerçek Olsa” Şu da DVD’sinin linki, onu da vereyim tam olsun…

Şu anda abinin bir takım kitaplarını okumuş bir kişi olarak ahkam kesebileceğim konu, kendisinin kitaplarında “ana-baba olma” “ebeveynlik” gibi tamalara yoğunlaştığı, bu konularla ilgili çok kafa yormuş olduğu ve bunun çıktılarının da kitaplarına ve karakterlerine fazlaca yansıdığı. Kendisi de baba olduğundan ve muhtemelen diğer yaptığı işler gibi muhtemelen bu alanda da oldukça başarılı olduğundan bunun yansımalarına okuduğunuz satırlarda şahit oluyorsunuz.

Tekrar ısrarla önereyim; hemen şu linke tıklayıp kitabı alabilirsiniz. Bu vesileyle bu kitabı bana öneren anneme ve ona öneren kardeşime de teşekkürü bir borç bilirim. (Annemin kitabı ana verirken kaşka göz arasında bazı sayfaları, satırları işaretleyivermiş olması gibi büyük bir ustalığı da olmuştu belirtmeden geçmeyeyim…) Çok uzattım biliyorum. Okuyun işte yahu…

Hani Bazen Bilirsin Doğru Zamanı

Çok uzun oldu biliyorum. Sanırım ilk kez bu kadar uzun oldu. Düşünüyorum da; 2011’in ilk Babaolmak.com yazısı bu. Çok olmuş.

Tüm bu “yokluk” boyunca arayan soran, mesaj yollayan, Facebook ve Twitter’dan soran herkese çok teşekkür ederim. “Kötü bir şey yok değil mi?” sorusuna cevabım: “Yok, merak etmeyin…” Elimde olmayan değil, elimde olan sebeplerden bir süre ara vermiştim. İster yoğunluk, ister isteksizlik ya da sakınmak deyin… (Yazmaya oturunca neler dökülüvereceği belli olmuyor her zaman…) (“Yayınla” butonunun tek basışta yayınlayıvermesi tüm yazdıklarını, sakınmayı gerektiriyor bazen…) (Allahtan kağıt, kalem, defter tamamen yok olmamış hayatlarımızdan… ) (Ve parantezlerin hala bu kadar el altında olması ne büyük lüks)

Bu büyük ara için özür dilerim. (Niyeyse) Ama bilin ki çok şey biriktirdim bu arada. Linkler, yazılar, ürünler, tavsiyeler, fotograflar, etkinlikler, gezi güzergahları, güzel bloglar, daha da güzel insanlar. Çok ama çok daha düzenli bir şekilde yazacağım. Hatta bakınız başladım bile.

Bu yazıyı 1 Nisan’da yazmaya başlayacakken hiç hesapta yokken bir değil iki operasyon sebebiyle o günü (evet şaka gibi) hastanede geçirdim. (Yazamamak fıtık etmiş beni ; ) Geç olsun da güç olmasın. Hem de Z. bu gece vakitlice ve üstelik kendi kendine uyuyarak kapıyı da açmış oldu babasına.

Artık yazma vakti… Hadi bakalım: Bir kez daha “Merhaba!”