Month: Şubat 2010

Çocuk kitaplarında çocuklar tek tip

(Umay Aktaş Salman, Radikal, 27 Şubat 2010)

Okulöncesine yönelik çocuk kitaplarında boşanmış ailelere, çalışan annelere, engelli kahramanlara yer yok. Erkek kahramanlar yaratıcı ve girişken, kızlar ise evde kek yapıyor

Bilgi ve Bahçeşehir Üniversitesi’nden iki akademisyen okulöncesi çocuk kitaplarını masaya yatırdı. Sonuçlar çarpıcı; kitaplarda engelli, farklı etnik gruplardan çocuklara yer yok, çocukların hepsi çekirdek ailelerde yaşıyor. Sünnet erkekliğe geçiş töreni, sünettsiz olan pis. ‘Meraklı’, ‘yaratıcı’ erkek çocuklar dışarıda oynayıp, babalarıyla bir şeyler inşa ediyor, ‘sevgi dolu’ kızlar evde kek yapıyor!

Çocuklarına okudukları kitaplarda tek tip çocuk profili yaratıldığını fark eden  Bahçeşehir Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Hande Eslen Ziya ve İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç Dr. Itır Erhat, kolları sıvadı. Çeşitli yayınevlerinden son beş yılda yayımlanmış 56 okulöncesi kitabını hijyen, sevgi, çevre, sosyal roller, karakter ve tutum başlıkları altında taradılar.  ‘Dengeli, Ölçülü, Yetinen ve Tek Tip Türk Çocuğu: Okul Öncesi Çocuk Kitaplarında Kimlik Oluşumu’ başlıklı çalışmada sonuçlar çarpıcı:

* Hikâyelerde aşırıya kaçan her şey; fazla terlemek, fazla yemek, oynamak, fazla dinlenmek bir şekilde cezalandırılıp önemli bir ders ile sonuçlandırılıyor.

* Çocuklara temiz olmaları aşılanırken, bir yandan da temizlikte de aşırı olmamaları ve haftada iki kez duş almanın yeterli olacağı vurgulanıyor.

* Kültürel açıdan duyarlı, çok kültürlü, farklı etnik gruplardan çocukların yer aldığı kitaplara rastlanmıyor.

* Kitaplardaki çocukların hiçbiri engelli değil. Hepsi çekirdek tipi ailelerde yaşıyor; yalnızca bir kitapta annesi ve babası boşanmış bir çocuk var. Eşcinsel ya da yalnız ebeveynler ise yer almıyor.

* ‘Meraklı’ , ‘ yaratıcı’ erkek çocukları dışarıda oynayıp, babalarıyla bir şeyler inşa ederlerken ‘sevgi dolu’  kız çocuklarının evde anneleri ile kek yapıyor.

* Erkek çocuklara ‘cesur’, ‘kahraman’, ‘aslan’, ‘usta’  sıfatları yakıştırılırken kız çocukları ‘canikom’ , ‘ mercan balığım’, ‘kınalı kuzum’, ‘ prensesim’  diye seviliyor.

* Kitaplarda  annelerin büyük çoğunluğu ev kadını; eve ekmek getiren baba.

* Sünnet bir erkekliğe geçiş töreni olarak sunulurken, sünnetsiz erkeklerin pis ve sağlıksız olduğu, hatta ‘ gerçek erkek’  olmadıkları ima ediliyor. Kız çocukları için ise böyle bir ‘geçiş töreni’ne rastlanmıyor.

* Çevre koruma kavramı ağaç dikmekten, çöpleri toplamaktan, çiçekleri sulamaktan öteye gitmiyor.
Yrd. Doç. Dr. Ziya’ya göre kitaplarda farklılıklara yer yok: “Gözlüklü çocuk bile yok. Farklı isimlere, etnik gruplara rastlamıyorsunuz. Boşanan aile ilgili bir kitap var. Orada da ana karaterin değil onun arkadaşının ailesi boşanıyor. Genelde kitapların sonunda ders veriliyor. Çocuk utanıyor, hatasını anlıyor.”
Yrd. Doç. Dr. Erhat ise “Hoşgörünün ve farklılıklara saygının küçük yaşlarda öğretilmesinin önemi düşünüldüğünde kitaplarda yaygın olan tek tip çocuk yetiştirme politikası endişe verici” diyor.

Babadan son söz: Çocuk Kitapçısı: Kipitap.com ve çocuk kitaplarına olan ilgim sebebiyle gazete hemen dikkatimi çeken bir haber oldu bu, o yüzden de bir parçasını değil tamamını alıp burada yayımladım. Tespitler oldukça yerinde, hoş, çağdaş çocuk kitaplarında biraz daha kırılmaya başladığını düşünüyorum sözü edilen durumun ama elbette ki daha çok başında olan bir değişim bu. Yeni nesil genç çocuk kitabı yazarlarının artmasıyla bu endişe verici durumun da ortadan kalkacağını umuyorum.

Bir Kaç Diyalog

Ortam: Evin mutfağı, anne ve baba sofrayı hazırlıyor, Z., ortalıkta dolanıyor. Baba, herkese ayrı turşı çıkartıyor… Kendisine acı, anneye normal, Z’ye de çocuk turşusu (evet böyle bir şey var; tuzsuz minik kornişon turşu) Baba, bir ara arkasını döndüğünde Z’nin turşularından birinin eksildiğini görüyor; annenin ağzı oynuyor… Anne ingilizce olarak babaya Z’nin çok fazla turşu yememesi gerektiğini söylüyor. Ardından masaya oturuluyor… Bir iki dakika sonra Z. konuşmaya başlıyor:
Z.: Siz bazen aranızda İngilizce mi konuşuyorsunuz?
(Bir anlık bir sessizlik…)
Baba: Evet birtanem
Z.: Nedeeeen?
(Bir anlık daha sessizlik… Baba dürüstlüğü elden bırakmıyor…)
Baba: Sen anlama diye birtanem.
Z.: Nedeeen? (Gözlerinden hınzırca bir gülümseme geçiyor bu sırada)
Baba: Çünkü senin hakkında konuşuyoruz bir tanem…
(Kısa bir sessizlik daha…)
Z.: Tamam (Ve herkes yemeğe devam eder…)
Bu arada elbette kendisi İngilizce anlamıyor. (Ya da biz öyle sanıyoruz) Anlamadığı her dil, (buna çok hızlı veya aksanlı konuşulan Türkçe de dahil, Z. için İngilizce demek…) onun için “ingilizce”. Hoş, biz öyle sanıyor da olabiliriz, geçenlerde bir gün arkadaşı Ada ile birlikte salonda bağrışırlarken haydi odana gidin dediğimizde büyük bir çoşkuyla, inanılmaz doğru bir tonlamayla “C’mon let’s goooo” diyerek Ada’yı alıp odasına koştu. (Yaşadığım şaşkınlığı anlatamam) (Bazen korkuyorum gerçekten de…) Sonra eşim, bir CD’lerindeki şarkılardan birinin başında geçtiğini söyledi “C’mon let’s goooo”nun ama daha ne o ne ben bu şekilde kullandığını duymamıştık…
* * *
Baba ve kız elele marketten çıkarlar; baba eve gidince yemek hazırlayacağını ve Z’nin de ona yardım edebileceğini söyler:
Z.:Teşekkür ederim
(Baba neden durup dururken teşekkr edildiğini anlamaz)
Baba: Efendim?
Z.:Teşekkür ederim dedim.
Baba: Neden?
Z.: Yemek yaptıracağın için.
(Baba anlamamakta ısrar eder)
Baba: Anlamadım babacım, sana yemek yapacağım için mi teşekkür ettin?
Z.: Hayır, bana da yemek yaptırtacağın için teşekkür ettim.
(Sessizlik)
* * *
Yine bir yatma saati; sultan kendi yatağında, baba karşısındaki ufacık koltukta sekiz kat, Z’nin yatmadan getirip verdiği oyuncak kuzuyu başının altına alır…
Z.: Ben sana o kuzuyu başının altına koy diye mi verdim? Sarıl diye verdim!
Baba: Pardon…
* * *

once-sonra

Ortam: Evin mutfağı, anne ve baba sofrayı hazırlıyor, Z., ortalıkta dolanıyor. Baba, herkese ayrı turşuçıkartıyor… Kendisine acı, anneye normal, Z’ye de çocuk turşusu (evet böyle bir şey var; tuzsuz minik kornişon turşu) Baba, bir ara arkasını döndüğünde Z’nin turşularından birinin eksildiğini görüyor; annenin ağzı oynuyor… Anne ingilizce olarak babaya Z’nin çok fazla turşu yememesi gerektiğini söylüyor. Ardından masaya oturuluyor… Bir iki dakika sonra Z. konuşmaya başlıyor:

Z.: Siz bazen aranızda İngilizce mi konuşuyorsunuz?

(Bir anlık bir sessizlik…)

Baba: Evet birtanem

Z.: Nedeeeen?

(Bir anlık daha sessizlik… Baba dürüstlüğü elden bırakmıyor…)

Baba: Sen anlama diye birtanem.

Z.: Nedeeen? (Gözlerinden hınzırca bir gülümseme geçiyor bu sırada)

Baba: Çünkü senin hakkında konuşuyoruz bir tanem…

(Kısa bir sessizlik daha…)

Z.: Tamam (Ve herkes yemeğe devam eder…)

Bu arada elbette kendisi İngilizce anlamıyor. (Ya da biz öyle sanıyoruz) Anlamadığı her dil, (buna çok hızlı veya aksanlı konuşulan Türkçe de dahil) Z. için İngilizce demek… Hoş, biz öyle sanıyor da olabiliriz, geçenlerde bir gün arkadaşı Ada ile birlikte salonda bağrışırlarken haydi odana gidin dediğimizde büyük bir çoşkuyla, inanılmaz doğru bir tonlamayla “C’mon let’s goooo” diyerek Ada’yı alıp odasına koştu. (Yaşadığım şaşkınlığı anlatamam) (Bazen korkuyorum gerçekten de…) Sonra eşim, CD’lerindeki şarkılardan birinin başında geçtiğini söyledi “C’mon let’s goooo”nun ama o ana kadar ne o ne ben bu şekilde kullandığını duymamıştık…

* * *

Baba ve kız elele marketten çıkarlar; baba eve gidince yemek hazırlayacağını ve Z’nin de ona yardım edebileceğini söyler:

Z.:Teşekkür ederim

(Baba neden durup dururken teşekkür edildiğini anlamaz)

Baba: Efendim?

Z.:Teşekkür ederim dedim.

Baba: Neden?

Z.: Yemek yaptıracağın için.

(Baba anlamamakta ısrar eder)

Baba: Anlamadım babacım, sana yemek yapacağım için mi teşekkür ettin?

Z.: Hayır, bana da yemek yaptırtacağın için teşekkür ettim.

(Sessizlik)

* * *

Yine bir yatma saati; sultan kendi yatağında, baba karşısındaki ufacık koltukta sekiz kat, Z’nin yatmadan getirip verdiği oyuncak kuzuyu başının altına alır…

Z.: Ben sana o kuzuyu başının altına koy diye mi verdim? Sarıl diye verdim!

Baba: Pardon…

Nurturia ile Çocuğunu Daha Kolay Büyüt

Hani bazı işler, fikirler vardır… Görünce “ben de düşünmüştüm” dersiniz. İşte öyle bir site Nurturia. (İnternet yayıncılığı ve proje/iş geliştirme alanında çalıştığım için “ben de düşünmüştüm” demek daha da kolay tabii bir internet sitesi için.) Öte yandan yapım aşamasının muhtemelen çok başlarından beri de haberimin olduğu, fikrin sahibi “anne” ile arada sırada denk geldiğimizde konuştuğumuz için ne süredir geliştirildiğini üç aşağı beş yukarı bildiğim ve çok hoşuma giden bir fikir: Nurturia.
Internetten nispeten uzak olduğum dönemde yayına başlayan ve içerisi gittikçe kalabalıklaştığı için bu aralar yeniden girip kullanmaya, gezmeye başladığımda içini dolu dolu bulduğum dolayısıyla daha da kullanışlı ve işe yarar halde olan bir sosyal ağ sitesi; Ebeveynleri buluşturan ve birbirlerine yardımı kolaylaştıran bir platform: Nurturia.
Detaylı yazabilirim ama sitenin yaratıcılarından Damla’nın kendi sitesinden kendi sözlerini aktarsam muhtemelen çok daha iyi olur:
Nurturia da nereden çıktı?
Nurturia, bizim Ilgaz doğduktan sonraki temel ihtiyaçlarımızdan ortaya çıktı. Hiçbir uzmanlığımız olmayan bu nadide konuda okuyorduk, doktorumuza soruyorduk ama yetmiyordu. Bu iş tecrübe işiydi. Diğer yandan, internetin dibini kazıyıp, kimi zaman acı tecrübelerle edindiğimiz bilgiler başkalarına yarasın istiyorduk. Kitubi’ye de zaten öyle başladım. Diğer yandan, İstanbul’da yaşamayan ailelerimiz Ilgaz’ın hayatında olmak, onunla ilgili güzel anları paylaşmak istiyorlardı. Fotoğrafları iyi kötü mail’le gönderiyorduk, ama her şeyi, herkese ayrı ayrı anlatmak mümkün değildi. Onlar da benim emzirme ve bez değiştirme aralarında anlattıklarımdan pek tatmin olmuş görünmüyorlardı. Anne, baba, çocuk ve sevdiklerinin dertlerini birarada çözebilecek bir platforma ihtiyaç vardı.
Nurturia ne demek?
Biliyorsunuz Kitubi’nin bir anlamı yok. Başlangıçta, çıldırmış olmalıyım ki iki dilde birden yazabileceğimi sanmıştım. O yüzden iki dilde de aynı şekilde okunabilecek bir isim seçmiştim. Nurturia global bir proje. nurturia.com.tr’yi türkçe açtıktan kısa süre sonra İngilizce olarak nurturia.com’u açacağız. Yine uzunca bir süre iki dilde de güzel ve anlamlı alan adı aradıktan sonra, türkçe karakterlerimizin de azizliği ile İngilizce’ye yöneldik. Sonra Nurturia’yı bulduk ve çok beğendik. Nurturia, Nurture’dan geliyor. “Nurture” yetiştirmek, bakmak, büyütmek anlamına geliyor. Nurturia’yı da bakılan, yetiştirilen yer anlamında kullanmak istedik.
Tecrübe paylaşımı için çok faydalı olacağına inandığım bir platform olan Nurturia’ya tıklayıp hemen gidebileceğiniz gibi, Kitubi’ye gidip orada biraz daha detay alabilirsiniz.
Bu arada Nurturia’nın en beğendiğim özelliği (ki bir dönem Sodamedya olarak bizim de başladığımız, tasarım ve altyapısını bitirmemize rağmen rafa kaldırdığımız bir minik projeye benzerliği bu özelliği benim için daha da özel ve sevilir kılıyor) çocuğunuzun gelişimini, anılarını not alacağınız bir anı defterinin de olması…
Kısacası, tıklayın ve gidip üye olun… Bu arada Nurturia içinde “fikirbaz” diye ararsanız bana da ulaşabilirsiniz. ;)

Hani bazı işler, fikirler vardır… Görünce “ben de düşünmüştüm” dersiniz. İşte öyle bir site Nurturia. (İnternet yayıncılığı ve proje/iş geliştirme alanında çalıştığım için “ben de düşünmüştüm” demek daha da kolay tabii bir internet sitesi için.) Öte yandan yapım aşamasının muhtemelen çok başlarından beri de haberimin olduğu, fikrin sahibi “anne” ile arada sırada denk geldiğimizde konuştuğumuz için ne süredir geliştirildiğini üç aşağı beş yukarı bildiğim ve çok hoşuma giden bir fikir: Nurturia.

Internetten nispeten uzak olduğum dönemde yayına başlayan ve içerisi gittikçe kalabalıklaştığı için bu aralar yeniden girip kullanmaya, gezmeye başladığımda içini dolu dolu bulduğum dolayısıyla daha da kullanışlı ve işe yarar halde olan bir sosyal ağ sitesi; Ebeveynleri buluşturan ve birbirlerine yardımı kolaylaştıran bir platform: Nurturia.

Detaylı yazabilirim ama sitenin yaratıcılarından Damla’nın kendi sitesinden kendi sözlerini aktarsam muhtemelen çok daha iyi olur:

Nurturia da nereden çıktı?

Nurturia, bizim Ilgaz doğduktan sonraki temel ihtiyaçlarımızdan ortaya çıktı. Hiçbir uzmanlığımız olmayan bu nadide konuda okuyorduk, doktorumuza soruyorduk ama yetmiyordu. Bu iş tecrübe işiydi. Diğer yandan, internetin dibini kazıyıp, kimi zaman acı tecrübelerle edindiğimiz bilgiler başkalarına yarasın istiyorduk. Kitubi’ye de zaten öyle başladım. Diğer yandan, İstanbul’da yaşamayan ailelerimiz Ilgaz’ın hayatında olmak, onunla ilgili güzel anları paylaşmak istiyorlardı. Fotoğrafları iyi kötü mail’le gönderiyorduk, ama her şeyi, herkese ayrı ayrı anlatmak mümkün değildi. Onlar da benim emzirme ve bez değiştirme aralarında anlattıklarımdan pek tatmin olmuş görünmüyorlardı. Anne, baba, çocuk ve sevdiklerinin dertlerini birarada çözebilecek bir platforma ihtiyaç vardı.

Nurturia ne demek?

Biliyorsunuz Kitubi‘nin bir anlamı yok. Başlangıçta, çıldırmış olmalıyım ki iki dilde birden yazabileceğimi sanmıştım. O yüzden iki dilde de aynı şekilde okunabilecek bir isim seçmiştim. Nurturia global bir proje. nurturia.com.tr’yi türkçe açtıktan kısa süre sonra İngilizce olarak nurturia.com’u açacağız. Yine uzunca bir süre iki dilde de güzel ve anlamlı alan adı aradıktan sonra, türkçe karakterlerimizin de azizliği ile İngilizce’ye yöneldik. Sonra Nurturia’yı bulduk ve çok beğendik. Nurturia, Nurture’dan geliyor. “Nurture” yetiştirmek, bakmak, büyütmek anlamına geliyor. Nurturia’yı da bakılan, yetiştirilen yer anlamında kullanmak istedik.

Tecrübe paylaşımı için çok faydalı olacağına inandığım bir platform olan Nurturia’ya tıklayıp hemen gidebileceğiniz gibi, Kitubi’ye gidip orada biraz daha detay alabilirsiniz.

Bu arada Nurturia’nın en beğendiğim özelliği (ki bir dönem Sodamedya olarak bizim de başladığımız, tasarım ve altyapısını bitirmemize rağmen rafa kaldırdığımız bir minik projeye benzerliği bu özelliği benim için daha da özel ve sevilir kılıyor) çocuğunuzun gelişimini, anılarını not alacağınız bir anı defterinin de olması…

Kısacası, tıklayın ve gidip üye olun… Bu arada Nurturia içinde “fikirbaz” diye ararsanız bana da ulaşabilirsiniz. ;)

Tuvalet Eğitimi

Aslında bu konuyla ilgili tecrübelerimizi günü gününe (mesela bir günlük gibi) paylaşmak oldukça faydalı olabilirmiş. Ama benim bunu fark etmem ancak tuvalet eğitimine başlayışımızın dördüncü haftasında oldu. :)  Ve bu tuvalet eğitimi mevzu aslında hiç o kadar da dört hafta boyunca beklenilecek bir konu değil(miş). Tabii, kişiden kişiye değişebilir bir sorun bu. (Uzun zamandır yazmayınca, bu önemli konunun girişi de biraz garip oldu…) Geri sarayım ve konunun en başına geleyim…

Değişik kaynaklar der ki, tuvalet eğitimi konusu 2 yaş civarlarında başlayabilir, küçük insanın durumuna, mevzuya hazır oluşuna, anne babanın kendilerini hazır hissetmelerine göre 2-3 yaş arası bir yerde bu eğitimin yapılması uygundur. Biz de doktorumuzdan aynı şeyi duymuştuk. Öte yandan doktorumuz kıızımızı kastederek “hazır olduğunda o size belli edecektir” anlamına gelebilecek şekilde, kendisinin özgüveni gelişmiş, ne istediğini ve ne yaptığını bilen bir çocuk olduğunu ima etmişti. (Burada anahtar sanıyorum “zorlamama” “olayları kışına bırakma” olarak tanımlanabilir.

Biz de iki yaş civarı bir iki sözel denemenin dışında kendisinin çok üzerine gitmedik. Bakıcısı, Mine Teyze’si ufak tefek denemeler yapsa da -sadece tuvalete oturtmayı denemek şeklinde-  “yoğun” bir “bezi bırakma” denemesine girişmedik. Üç önemli maddemiz vardı: emziği bırakma, bezi bırakma, odada yalnız başına uyuma (uyumaya ilk başlarken odada birinin onunla olmasını tercih ediyor kendisi) Bu üçlüden ilk tercihimiz emzik oldu ve yaklaşık 1-1,5 haftalık bir uğraşla emzikten kurtulduk (hepimiz)

Bezden kurtulmak içinse benim 5 aylık yokluğum esnasında “sözel hazırlıklar” “fikren ayrılığa alışma çalışmaları” yapılarak ısınma turları tamamlandı. Benim askerden dönüşümle birlikte ise, eşimle birlikte açıkçası çok net bir karar ve hazırlığımız olmamasına rağmen bir anda verilen ani bir kararla “bezi bıraktık”

Ani kararın sebebi, dönüşümün dördüncü gününde, bir perşembe akşamı, baba-kız banyonun ardınan sohbet ederken bir yandan da Z’nin bezini bağlarken kendisinin bana inanılmayacak “cool” bir şekilde “bunu neden bağlıyorsun?” diye sorması oldu. “E hep bağlıyoruz ya” cevabımın üzerine, “çıkart onu, ben kendim gidip tuvalete yapacağım cişimi” diyerek benim şaşkın bakışlarıma aldırmadan koşarak tuvalete gitmesi oldu. Bunun üzerine perşembe ve cumayı da bezli geçirip cumartesi sabahı aniden “bez bağlamamaya” başladık. (Hadi bakalım…)

Yazının çok uzayacakmış gibi görünmesine bakmayın, bezi bırakmamızın üstünden dört hafta geçmiş olsa da asıl hikaye ilk 3 günde gerçekleşti. Zor geçen ilk 3 günün ardından işler kolaylaşmaya başladı ve birinci haftanın sonunda nerdeyse tamamdı. İkinci hafta bittiğinde konu kapanmıştı. Ön hazırlık evresine çok önemli bir ekleme yapmak lazım, hiç beklemediğimiz kadar işe yarayan yöntem bir çocuk kitabı oldu: Bay Bay Bezim. Kitaplara, özellikle de yeni kitaplara meraklı olan kızımız bir hafta boyunca yeni kitabını okutup durdu bize ardından yukarda bahsettiğim şekilde artık “hazırdı” ve demin de dediğim gibi bir cumartesi sabahı aniden “bez bağlamamaya” başladık.

Bezi bırakmakla birlikte yepyeni bir kavram girdi hepimizin hayatına… Minicik minicik, rengarenk külotlar. Pembeli mavili, mickey’li, minnie’li külotlar, yanı sıra tercihan gece kullandığımız ii havlu kaplı, biraz daha kalın “alıştırma külotları” Aslına bakarsanız biraz da “resimli külot giyme sevdasına” bezi terketti küçük hanım. Kendinden 6 ay buyuk Ada’ya ufak geldiği için bize ulaşan külotlar ortaya çıkınca onları giyebilmek adına bezinden kurtuldu Z. Çok zorlu geçen ilk hafta sonumuzda sırf bu konuda biz de bir hata yaptık aslında. Eğer ki üstünü ıslatırsa yeni bir külot giymesi gerekeceğini açıklamış bulunduk. Bizim o an fark edemediğimiz şey, yeni ve renkli külotlarının hepsini giyebilmek için minik böceğin sürekli altını ıslatacağıydı… İlk 48 saatin sonunda yepyeni bir yönteme geçtik; eğer altını ıslatmazsa istediği zaman külodunu değiştirip diğer bir külodu güyebileceğini ilettik. Sonuç mucizeviydi. :)  Bu arada büyük bir risk olsa da gece yatarken de bez bağlamadık; sadece ilk 4-5 gece gece yatarken daha kalın olan “alıştırma külotları”nı tercih ettik. İlk haftanın sonunda alıştırma külotları da tarihe karışmıştı.

Bu arada belli hususlara da özellikle dikkat ettik. Banyomuzda bir süredir demirbaş haline gelen lazımlık ve klozet adaptörü hep banyoda durdu, hala da banyo dışında lazımlık kullanılmıyor. Banyoda duran gazetelik/dergiliğe kendimizinkilerin yanı sıra kızımızın dergilerinden de koyduk. (Meraklı Minik – Tübitak Yayınları) (Kaldı ki kendisi çoğu zaman Penguen veya Uykusuz’u tercih ediyor lazımlık tepesinde) Lazımlıkta otururken ilk günlerde bizden kitap okumamızı istediğinde hiç kabul etmemezlik yapmadık. (Evet, banyoda bir de taburemiz var artık) Geceleri yatağa yattıktan sonra uyumamak için bahane ararken 25 dakika içinde dört kere çişim var dese de her seferinde onla birlikte tuvalete gittik, ilk günlerde uykusunu açmak için bir yöntem haline getirdiyse de bunu yavaş yavaş vazgeçti. (Ki inanılmaz bir şekilde azar azar da olsa her seferinde çiş yapıyordu) Çocuklar için paketlenmiş ıslak mendiller var buyuk marketlerde, plastik bir kutunun içinde bildiğin ıslak mendil ama “çocuklar için tuvalet mendili” diye pazarlanıyor; onlar da çok işe yaradı, onları kullanmak uğruna lazımlığını ve hatta klozeti kullanmaya başladı Z…

İlk 3-4 gün elimizde yer beziyle dolaşsak da (ve hatta 2.günün sonunda “konsepti anlayamadı bizim kız, vaz mı geçsek” diye umutsuzluğa kapılmış olsak da) birinci haftanın sonunda %95 çişi geldiğinde haber verir olmuştu. Ancak bir oyuna, televizyonda bir filme, mutfakta yemek yapılması yardım etmeye filan daldığında ve uğraştığı işi bırakmak istemeyip inat ettiğinde ufak kazalar oldu. İkinci hafta sonu arabamıza da yedek bir lazımlık koyarak dışarı bile çıkabilir olmuştuk. (Eve dönüşte çişi gelince kenara çektiğimiz arabada lazımlık kullanmak yerine eve kadar 15 dakika çişini tutup, dışarı çıktığımızda çok fazla sorun yaşamayacağımızın da haberini vermiş oldu bize. (Artık çantasında ıslak mendilin yanında “klozet örtüsü” de taşınıyor dışarı giderken. Bagajda da yedek kuvvet bir lazımlık her zaman var)

Artık gece yatarken ve sabah kalkar kalkmaz çiş yapılıyor. Gece uyanma alışkanlığı olmasa da herhangi bir sebeple uyanırsa bütün karşı çıkışına rağmen binbir atraksiyonla lazımlığına oturutuluyor ve depo boşaltılıyor.  Sabahları aynı şekilde tersinden kalktığı günlerde inatla çişinin olmadığını iddia etse de değişik numaralarla tuvalete itmeye ikna ediyoruz ve mutlaka işe yarıyor. Böylelikle emzikten sonra ikinci (ve en büyük) ayrılıklardan biri de beklediğimizden çok da sorunsuz şekilde hallolmuş oldu… (Darısı gidip yatağında tek başına uyumaya başlamasının başına…)

Son olarak püf noktalarının üzerinden geçelim:
1) Üç dört ay boyunca ön hazırlık. Bizde “deadline” benim askerden dönüşümdü. “Babası dönünce Z de bezi bırakacak” vb…
2) Bay Bay Bezim‘deki, bezi bırakıp lazımlığa ve küloda geçen Ali’nin hikayesi çok işe yaradı. (Ali ana okuluna başlayabilmek için bezinden kurtuluyordu)
3) Renkli külotlar tartışmasız çok yardımcı oldu. Sadece kızlar için değil, erkekler için de önünde arabalar, iş makinaları filan olan modeller mevcut
4) Alıştırma kültlarını atlamamak lazım. (İlk hafta sonu 3 alıştırma külodunu sürekliyıkayıp kaloriferin üzerinde kurutuyorduk)
5) Önerim gündüz bezi bırakıp gece bez bağlayarak değil, bir seferde tam olarak bırakmak. (Varsın yatak 2-3 kez ıslansın, gördüğüm duyduğum gece bez bağlamaya deam edilince bırakma sürecinin aylarca hatta yıllarca uzayabildiği)
6) Azim ve pes etmemek belki de en önemli tavsiyelerden biri.
7) Ceza değil elbette ama minik ödüllerin işe yaradığı tartışmasız bir gerçek.

Bu arada, az daha atlıyordum. Banyomuzun kapısına kocaman bir resim yaptık. Bir portakal ağacı ve gökyüzünde onlarca yıldız. Başarıyla yapılan her çişten sonra yıldız, kakadan sonra da portakal boyuyorduk. Bu da çok işe yaradı… (Askerliğin son günlerindeki elma ağaçlı geri sayım takvimimizve ulaştığı başarı fikir verdi açıkçası)

Babaolmak.com’un en uzun yazılarından biri oldu. Daha fazla uzatmayayım. Bu süreci başarıyla tamamlayan ebeveynlere geçmiiş olsun, yolun başında olanlara da “kolay gelsin” diyeyim; sabredin, pes etmeyin; sonu buyuk ferahlık ve bebeğiniz bir anda çocuk oluverecek….

© 2018 Baba Olmak

Theme by Anders NorenUp ↑