Dadılık eğitimi aldı Bay Anne oldu kızına bakıyor

( 29 Temmuz 2007, Hürriyet Pazar)

Eşleri çalışırken evde çocuklarına bakan erkeklerin sayısı yurtdışında hayli fazla. Son zamanlarda Türkiye’de kucaklarında bebekleriyle dolaşan erkekleri daha çok görmeye başladık. 17 yıldır reklamcılık ve fotoğrafçılık yapan Sadık İncesu da bu babalardan biri. Eşinin hamile kalmasıyla iş hayatına ara verdi. Dadılık eğitimi aldı.

Evinde oturup çocuğuna bakmaya başladı. Bunun yanı sıra evin temizliği ve mutfağından da sorumluydu. Gün geldi beş çeşit yemek hazırlayıp sofra kurdu. Çevresinden destek aldığı kadar garip tepkiler de geldi. Zamanla arkadaşları ondan uzaklaştı. Ama o her şeye rağmen çocuğunu istediği gibi yetiştirme hayalini gerçekleştirdi.

Sadık İncesu (49) az sayıdaki “Bay Anne” Türk’ten biri. Üç buçuk yıldır evde kızına bakıyor. İşten gelmesini beklediği eşi için yemekler hazırlıyor. Üstelik o birçok kişinin düşündüğünün aksine işsiz olduğu için değil, uzun yıllardır hayalinde olanı gerçekleştirmek için bu yolu seçmiş.

GELECEK ÜÇ YILIMI GÖZDEN GEÇİRDİM, BU KARARI VERDİM

Sadık İncesu’nun en büyük hayali baba olup, çocuğunu yetiştirmekti. Eşiyle çocuk sahibi olmak için artık doğru zamandayız dedikleri sırada, kızları Cansu yola çıkmıştı bile. O güne kadar arkadaşlarına çocuklarını nasıl yetiştirecekleri konusunda bilgiçlik taslayan Sadık Bey için de kolları sıvama zamanıydı. 17 yıldır çalıştığı fotoğrafçılık ve reklamcılık sektöründe işlerin durgunlaşmaya başlaması da karar vermesini hızlandırdı:

“Para daha sonra da kazanılabilir ama bu dönemde onun yanında olmazsanız eksikleri geri getirmeniz çok zor. Gelecek üç yılımı gözden geçirdim ve çocuğumun yanında olup onunla ilgilenmeye karar verdim.”

Tabii kendi çocuğunun getirdiği sorumluluk arkadaşlarına öğüt vermek kadar kolay olmadı. Cansu’nun doğumunu beklerken kendini bebek bakımına hazırlamaya başladı. Kitaplar okudu. İnternet üzerinden araştırmalar yaptı.

Tamamını okumak için lütfen tıklayın! 

Peki babaların hiç hakkı yok mu?

Derya Mercanı‘nı, Babaolmak.com’a link vermesi sayesinde keşfettim. (Ve Mercan’ın aslında ne kadar güzel bir isim olduğunu fark ettim) Derya Mercanı, her ne kadar Mercan’ın annesi tarafından tutulan bir günlük olsa da çok yakın zamanda Mercan’ın babası tarafından da birşeyler yazılmış olması dikkatimi çekti. Eh; konumuz “Baba Olmak” olunca yazıdan ufak bir alıntı yapmak ve yazının tamamına link vermek de boynumuzun borcu:

Cennetin annelerin ayaklarının altında olduğu kesin de yahu babalara Allah rızası için çölde bir damla su da mı yok bilmiyorum o yüzden atalarımıza sitemkarım bu böyle bilinsin. Hani bazen aklımdan geçmiyor da değil yani belki ilk atalar söyledi bu durum için de bir iki laf ama ondan sonrakiler hele hele bu coğrafyadaki babalar “olur mu ulen baba dediğin otoriter olur,  her şeyi yapar ve karşılık beklemez leyyynnn” dedi ve unuttular bu sözleri biz ise hiç bilemedik.

Yazının tamamını buraya tıklayarak okuyabilirsiniz… 

Kolay Değil, 90gr…

şimdi diyeceksiniz ki 90gr da neymiş… Elinizizn hemen altındaki cep telefonlarının bir çoğu 100gr civarında… Ancak 90gr, yenidoğan bir velet için 3 günde bünyeye kazandırıldığı düşünülürse oldukça iyi bir ağırlık…

Bugün Zeynep tekrar Dr.Alev Hanım’a, kontrol amacıyla gitti. Diğer bir deyişle tartılmaya… Cumartesiden beri 90gr alarak 2900gr’a çıkmış. Bu da herkesi memnun etti. (90 kilo bir insan evladı için, 3 günde 3 kilo almak gibi bir şey bu; üstelik de sadece süt içerek) Dolayısıyla iki saatte bir uyandırmak suretiyle emzirmek işe yaramış bulunuyor. (Ki emzirdikten sonra pompayla süt sağıp kaşıka verme olayı da gerçekleşmedi. Gerçekleşti de Zeynep pek tercih etmeyip, sütü direkt kaynağından tedarik etmeyi seçti)

Bir sonraki “tartı” cuma günü… (şimdi gidip anneyi ve Zeynep’i uyandırmam lazım)

Global Warner

gw1.jpgGlobal Warner‘dan hafta sonu haberim oldu, sitesini incelediğimde proje çok hoşuma gitti. (Sitenin ismi ilk anda dikkatimi çeken şey olmuştu…) Nedir bu Global Warner diye siteyi kurcaladığımda şunları öğrendim:

GLOBAL WARNER (KÜRESEL UYARICI); Önce çalışmalarına Türkiye’de karadan başlayıp, daha sonra tüm dünyayı küresel ısınmaya karşı uyarmak, bu konuda bilinç oluşturmak amacıyla yola çıkacak bir yelkenlidir. 3 kişilik tayfası ile 2007 yılı içerisinde İstanbul’dan hareket ederek tam bir dünya turu atacak ve 3 yıl sonra 2010 yılında, İstanbul, Avrupa Kültür Başkentiyken geri dönecektir. 

Bu kısa açıklamadan sonra amaçlarını da sıralamış “Küresel Uyarıcı”lar:

Çevre duyarlılığı, ahlÇ¢ki bir duruştur ve küresel ısınmanın etkileriyle birlikte artık, bir insanlık geleneği haline gelmelidir. Biz, Global Warner ekibi olarak bireysel çevre duyarlılığını bir insanlık geleneği haline getirmek istiyoruz.

– Bireysel önlemler için dünya çapında mümkün olduğunca fazla insana söz verdirmek, mümkün olduğunca insana küresel ısınma ile ilgili bilgi vermek, herkesin kendi çevresini de uyarmasını sağlamak istiyoruz…

Diye başlayıp devam ediyor amaçlar listesi. Amaçların tümünü ve yöntemlerini okumak için buraya tıklayabilirsiniz. Global Warner’ın ana sayfası içinse şuraya tıklamanız yeterli..

Düşününce “Baba Olmak”ın getirdiği, sırtımıza yüklediği en önemli sorumluluklardan biri de çocuğumuza işi bitmemiş bir yeryüzü bırakmak. Bu konuda zaten hepimizin veledi bizden çok çok daha geride, çok ciddi şekilde yenik başlıyor oyuna. Dolayısıyla bu yenilgiyi hafifletmek konusunda biz babalara (ve annelere) çok büyük iş düşüyor.

Ne mi yapabiliriz. Pek çok şey. Ben, ilk olarak Babaolmak.com’a bir çevre bölüm ekleyip, konuyla ilgili linkleri derlemeye, zaman zaman çevre konusunda yazılar post etmeye ve hepimize öneriler sunmaya bugün itibariyle başlıyorum. (Biraz düşününce herkes için -kendini nerdeyse hiç yormadan- günlük rutininden fedakarlık yapmadan, çok basit ve kolay şekillerde mevzuya katkıda blunacak bir yol çıkıveriyor… Düşünün ;) )

Çocuk Doktoruyla İlk Randevu

Cumartesi günümüzün en önemli işi Zeynep’in hayatının ilk çocuk doktoru ziyaretiydi. Dr.Alev Fırat’tan yaklaşık 10 gün önce randevu almıştık. Metabolik tarama testlerinin sonuçları filan da o zamama kadar çıkmış olacaktı. 17.gününde kızımızın ilk doktor ziyareti gerçekleşecekti.

Doktor seçimi konusunda çok zorlanmadık. Babaolmak.com’da “çocuk doktoru tavsiyeleri” çok fazla olmamıştı. (Bize doktor öneren herkese teşekkürler bu arada) Sonuçta seçimimizi Kadın doğum doktorumuz Sedat Varol’un bize önerdiği doktorlar arasından yaptık. Bize üç isim verip bazı özelliklerinden bahsetti. Özellikle yeni anne baba olanların çocuk doktorlarından beklentisinin çok yüksek olduğunu, doktorun empati yeteneğinin çok önemli olabildiğinden bahsetti. (Daha bir çok şeyin yanında)

Bütün topladığımız verilerin ışığında cumartesi günü Dr. Alev Fırat’ın Koşuyolu’ndaki muayenehanesinin önündeydik tam takım. Notlar şu şekilde:

– Kızımız başlangıçta çok uslu olsa da evde ve yolda uyurken doktora varınca uyanması gerektiğinden bu işten çok hoşlanmadı.
– Bunun sonucunda da tartılırken tartıya çişini yapmayı tercih etti :) (Ben demiştim bezini çıkarıp bırakmayalım diye)
– Çiş yapmak suretiyle hafiflediğinden tartıda da kilosu biraz düşük çıktı. (İşte bu konu ciddi)
– 2960gr doğup, hastaneden 2790gr çıkan kızımız 5.günkü hastane kontrolünde 2850gr iken 17.günkü doktor randevumuzda 2810gr çıktı. (İlk hissiyat büyük can sıkıntısı tabii…)
– İlk aldığı 60gr’ın ardından geceleri deliksiz uyuyorsa uyandırılmasına gerek yok bilgisiyle fazla rahat davranıp geceleri kızımızın uykusunu bölmediğimizden kızımız yeterli beslenememişti. (Bu arada kilosu dışında hiçbir problemi yokmuş kızımızın, bunu öğrendik teselli olarak)
– Sonuçta doktorumuz, ne olursa olsun 2 saatte bir Zeynep’i uyandırıp emzirmemizi söyledi. (Sanki ben de emziriuormuşum gibi oldu değil mi?)
– 15er dakika her iki meme sömürüldükten sonra kalan süt pompayla sağılıp velede kaşıkla verilecek,
– D vitamini için bir damla alacağız Dvit3 diye bir damla, günde 2 damla damlatılacak.
– Gçrüşmenin ortaları gibi Zeynep yeri göğü inletmeye başladığından biz baba kız dışarı çıktık, görişmeye annemiz devam etti. Biz o sırada muayenehaneyi gezdik, balkondan baktık, laboratuarın sorumlusuyla tanıştık…
– 17.gün civarı Zeynep’in 3100-3200 olması gerekliymiş. Öyle olsaymış kısa kollulara geçebilirmiş ama şu anda deri altı yağ dokuları tam olarak oluşmadığından uzun kollulara devam etmesi gerekliymiş bunu öğrrendik. Yine 3200gr’lara varınca 2 değil 3 saatte bir kaldırılıp beslenmesinde de sakınca yokmuş.

Salı günü tartı kontrolü yapılmak üzere “zayıf” kızımızla or’dan ayrıldık…

(Bu arada ilk izlenim olarak, doktorumuzdan hoşlandık, sanıyorum bundan sonra uzun süre düzenli olaraj görüşeceğimiz kişiyi, Zeynep’in doktorunu bulmuş olduk.)(Deniz’in üniversiteye başlayana kadar aynı çocuk doktoruna gittiği düşünülürse, insan hayatında çok önemli bir şahıs bu çocuk doktoru kişisi)

Biyolojik baba için ‘ilk’ karar

(21 Temmuz 2007, Radikal)

Çocuk sahibi olmak isteyen lezbiyen bir çifte sperm bağışı yapan İrlandalı bir adam, ülkenin hukuk tarihine bir ilk olarak geçecek kararla, biyolojik baba olarak çocuğunu kendi yaşadığı ülkede tutma hakkı kazandı.
Eşcinsel çiftlerin aile hukukuna dahil edilmediği ülkede, Yüksek Mahkeme’nin kararına göre, Britanya’da evlenen ve sperm bağışıyla sahip oldukları 14 aylık çocuklarıyla Avustralya’ya taşınma kararı alan lezbiyen çift, çocuğu Avustralya’ya götüremeyecek. Çocuğu tatillerde, en fazla altı haftalık bir süre için yanlarına alabilecekler. Biri İrlandalı, diğeriyse Avustralyalı olan iki kadın, Ocak 2006’da Britanya’da evlenmişti. İrlandalı kadın, kendisi gibi İrlandalı bir erkekten aldığı spermlerle hamile kalmış, biyolojik babayla da çocuğunu görme ve çocuğun babasının kim olduğunu bilme hakkını saklı tutan bir sözleşme imzalamıştı. Lezbiyen çift, babanın ziyaretlerini kısıtlamaya başlayıp, Avustralya’ya taşınma kararı alınca ipler kopma noktasına gelmişti.

Bebeklerin şehir Turu

(21 Temmuz 2007  – Radikal)

Fransa’nın küçük şehri Cap-d’Ail’de, iki buçuk yaşlarında üç kız çocuğu, kreşten firar edip şehir turu yaptı! Çocuklar güvenlik açısından korunaklı olan ve olayın yaşandığı sırada 12 yetkilinin bulunduğu bir kreşten çıktı. Okulun yüksek ve ağır kapısını nasıl açtıkları anlaşılamayan üç kafadar, birkaç saat sürdürdükleri gezintilerinin ardından kendilerini tesadüfen fark eden bir esnaf tarafından durduruldu. Polisin haberdar edilmesiyle üç küçük ailelerine iade edildi.

İki Haftanın Ardından

Bu sabah 09.20 sularında iki haftayı bitirdik… Oysa sadece bir iki gün geçmiş gibi… İlk günlere göre rengi, ısısı, şekli şemali iyice oturdu veledimizin. Hatta günlük yaşam düzeni bile yoluna girmeye başladı… (Hatta belki bakışları da değişmiş, anlam kazanmış olabilir ama üstüme alınıyor da olabilirim) Gittikçe alışıyoruz birlikte yaşamaya… Annesiyle birlikte emme ve emzirme konusunda gittikçe daha iyi anlaşıyor olsalar da kızımızda bir “Oburix” tavrı yok değil… Dakikalarca kana kana süt emdikten sonra sadece on dakika içinde tekrar emmek isteyebiliyor… (Balık hafızası da olabilir şimdilik… Zaman zaman unutup karnının doyduğunuz tüm süreci “reset”leyebiliyor)

Banyo yapmaktan keyif alıyor, üstüne karnı da doyduğunda saatlerce gıkını çıkarmadan uyuyabiliyor. Son iki gündür akşamüstleri hava almaya çıkıyoruz. Dün ana kucağıyla gezerken bugün an kucağı pusetine bağlıydı ve ilk kez ailecek sokakta da gezindik. (Farkında olmadan annesini ittirip bebek arabasının hakimiyetini elime geçirdim) Arabası itilmeye devam ettikçe (hele de yol taşlı ve sallantılıysa) keyfine diyecek yok hanfendinin.

İki hafta, tüm o çok yorulacaksınız, çok uykusuz kalcaksınız korkutmalarına oldukça rahat ve keyifli (heyecanlı) geçti. Artık sanırım yavaş yavaş kızımızla etkileşimimiz de artacak ve herşey çok daha heyecanlı hale gelecek. Hafta sonu ilk kez çocuk doktoruna gideceğiz, ardından da kısa bir şehirler arası yolculuk yapacağız. Bu yolculuğa göre bundan sonraki hafta sonlarında hep birlikte ne derece gezenti olabileceğimiz de çıkacak ortaya…

Çabucak geçti iki hafta…

Bıngıldak Mevzuu

İlk duyduğum zamandan beri hala her duyduğumda güldürür vebi “bıngıldak” kelimesi. Elin yabancısı güzel güzel, en basit haliyle “soft spot” (yumuşak nokta) demiş geçmiş işte. Bebek kafasında bulunan yumuşak yerlere denmektedir bıngıldak. 6 adet olurlarmış. (Ben de duyunca şaşırdım bu sayıyı) En dikkat çekenleri tepede ve kafanın arkasında bulunanlar olduğu için iki hatta sadece tepede var gibi geliyor değil mi. (Ben kızımın hem tepesindekini hem de kafasının arkasındakini kendisini her tuttuğumda hissediyorum)  Medikal olarak “fontanel” deniyormuş. İnanılmaz büyük bir fonksiyonu var bıngıldakların bebek (ve hatta anne) için: Koca kafalı veletlerimiz, doğum esnasında annelerin içinden rahat çıkabilsin, kafaları esneyebilsin diye düşünülmüşbir tasarım harikası bıngıldaklar.  Kafatasının belli kısımları sertleşmiyor ve beyin kalın bir zar tabakasıyla korunuyor. Böylece kafa, dar alandan geçerken esneyebiliyor. (Aksi taktirde ya bebeklerin daha küçük kafalı ve küçük beyinli ya da annelerin çok daha geniş kalçalı tasarlanmaları gerekecekti) (“Çok yaşa bıngıldak” diyoruz bu durumda)

Bazı kişilerin dokunmaktan çekinecekleri bir hissiyat verse de o kadar da hassas yerler değil bıngıldaklar. (Tabii ki abartıp parmağınızla içeri doğru zorlamanın da gereği yok) Bımgıldakların en önemli işlevlerinden biri de bebeğin kafasını olası darbelerden korumak. Özellikle ilk aylarda veletler biraz daha koca kafalı olduklarından ağlık merkezleri kafalarında oluyor. Bunun soncunda da kafanın ağır gelip fa üstü düüşe; kafa üstü çakılma vakalarına ianılmaz sıklıkta rastlanabiliyor(muş). Bu tip durumlar için de, kafada bazı yumuşak alanlar olmasının sağladıkları oldukça fazla.

En büyük ve farkedilir bıngıldak olan tepe bıngıldak’ın yok olması ortalama 18 ay sürermiş. (Elbette ki 9 – 12 ay civarında kaybolduğu da olurmuş…) Kafanın tam olarak sertleşmesi ve yumuşak noktaların yokoluşu bebeğin artık yavaş yavaş kendi başına yürüyebildiği döneme denk gelirmiş. (Tasarımda mükemmellik, kusursuz zamanlama diye de özetlenebilir) Dolayısıyla veletleri bıraktığınızda kafa üstü yıkılmayı kestiklerinde bıngıldakların da bir işlevi kalmıyor ve başka diyarlara göç ediyorlar…

Biraz daha detaylı bilgi ve ilgili bir takım linkler şurada…   

Günde kaç defa ya da kaç günde bir…

Doğumla birlikte iş bitmiyor. Hatta asıl iş doğumdan sonra başlıyor malumunuz. Doğumdan önceki soru kalıpları çok belli bir takım soruları içerirken doğumdan sonraki sorular çok daha anlık; günlük karşılaşılan durumlarla ilgili olabiliyor.

İlk günlerdeki sorulardan bazıları:

  • Günde kaç defa emzirilmeli?
  • Uyanmasa da iki saatte bir uyandırıp emzirilmeli mi?
  • Emdiğini nasıl anlayacağım?
  • Karnının doyduğunu nasıl anlarız?
  • Anne sütü ona yetiyor mu?
  • Anne sütünü biberonla versek sonra memeyi yadırgar mı?

gibi sorular oluyor, bir takım soruların yanıtını buluyorsunuz, bir takımını çevreden duyuyorsunuz, bazılarını kontroller sırasında doktorunuz söylüyor, bazıları için önce doktor arkadaşınızı sonra onun çocuk doktoru arkadaşını arıyorsunuz filan derken öğrene öğrene veledinizle birlikte büyüyorsunuz…

Derken sorular, ortada olan şeylerden çok olmayanlara da çevriliyor: “Velet kaka yapmıyor ne olacak?” gibi. Günde 7-8 bez değiştirirken bu sayı azalıyor, azalmakla kalmıyor ortada kaka olmayabiliyor. Bu durumu anneanneler, babaanneler normal karşılayıp, 1-2 gün kak yapmaması normal dese de “taze annecik” ve “taze babacık” (biz yani) için yepyeni araştırma konuları doğuyor. :)

Gelelim, bugün öğrendiklerimize:
Herşeyden önce (biz bulmayı becerememiş de olabiliriz) yerli kaynaklar bu konuda zayıf çıktı. Normal sayıyla ilgili bilgi verseler de anormal durumun hangi noktada başladığına dair, hangi nooktada üzerinde “panik” yazan düğmeye basılacağına dair bilgi yok. (Aslında panik olunacak bir durum da yok ya…)
Yabancı kaynaklarda ise durum çok farklı. Konuyla ilgili İngilizce siteleri turaladığınızda (veya doğru anahtar kelimelerle “gugılladığınızda” sayfalarca bilgi bulabiliyor, hatta çapraz okumalarla kendinizi garanti altına alabiliyorsunuz.

Bizim durumumuzda (“2 haftalık, sadece anne sütü ile beslenen velet” durumu yani), bir kaç gün ortalıkta kaka görünmemesi son derece normalmiş. Bunun en önemli sebebi, anne sütünün mucizevi bir besin oluşu, bebeğin anne sütünün neredeyse tamamından faydalanabilmesi ve atık olarak çok azının vücuttan atılmasıymış. Ki bir miktar atık da gaz olarak bünyeden çıkmakta zaten. Yanı sıra veletlerin çok hareket etmemesi de kabızlığa veya kaka konusunda tembelliğe yol açan bir durum.
Kaka yapamama veya kabızlık durumuna genelde besin türünü veya alışık olduğu beslenme metodunu değiştiren bebek ve çocuklarda rastlanırmış. (Anne sütünden mamaya, mamadan katı yiyeceklere geçiş esnasında filan). Ancak bir çok kaynakta, çok çabuk panik olmaya gerek olmadığını aklaşık 3-4 gün kaka yapılamamasının normal olduğu belirtilmiş. (Çok daha uzun sürelerden bahseden yazılar okudum ancak o kadar da rahat olmamak lazım)

Kakasıını yapamayan veletler için de çözümler var. Biraz dış desteğin faydalı olduğu durumlar var. Bacakları göğüse doğru iterek hafif masajlar; karnı ovalamak; “hadi kızım, aslansın sen, kaplansın sen, ıkınnn!” diye tezahürat yapmak bunlardan bazıları. Dr.Sears.com’da, veledi göğsüne kadar ılıık suda biraz oturtmanın da biraz pis ama etkili bir yöntem olduğundan bahsediliyor.

Uzatmayayım. Yukarıda bahsettiğim yöntemlerin hiçbi medikal geçmişe (en azından bana ait) dayanmadığını, sadece internette okunmuş, derlenmiş bilgiler olduğunu, bebeğinizle/çocuğununuzla ilgili sağlık konularında, içinizde en ufak bir kaygı veya şüphe varsa mutlaka bir doktora başvurmanızın önemini hatırlatmak isterim.

Konuyla ilgili daha fazla internet kurcalamak isteyenler için arama kelimelerinde önerilerim: “stool”, “constipation”, “constipation in babies”

Linkler ise şunlar:
Babies and Constipation (Bu vesileyle Dr.Greene.com‘u bulmuş oldum)
Childhood illnesses: Constipation
Constipation in Children
constipation, infant

Hafta Hafta Bebek Gelişimi

Gördüğüm kadarıyla internette gebelik takvimleri daha popüler… Sanırım gebelik esnasında olan biteni görmek mümkün olmadığından, neler olup bittiğini takip etmenin tek yolu bu tip gebelik takvimleri. Sonrasında veletler dünyaya geldikten sonra zaten göz önünde olup, gelişimi üç aşağı beş yukarı takip edilebilir olduğundan çok da fazla bir ihtiyaç kalmıyor “bebek gelişimi takvimleri”ne

Ama elbette bu konuda da çok sağlam kaynaklar var(dır) İnternette orta halli bir turalamanın sonunda ingilizce olarak hoşuma giden bir kaç gelişim takvimi buldum:

Baby Development Weeks (1-52): Pregnancy Weekly isimli hamilelik sitesinin bir hizmeti. Oldukça hoş ve detaylı şekilde hafta hafta gelişimden bahsediyorlar. Asıl odaklandıkları evre hamilelik olmasına rağmen başarılı bir çalışma.

Parenting.com: Hafta hafta olmasa da aşama aşama bebeklik ve çocukluk evrelerini özet olarak değil, detaylı bir çok makaleyle inceliyorlar, oldukça sağlam bir kaynak. Tasarım ve fonksiyonalite de çok iyi.

Ask Dr.Sears.com: Tüm aile çocuk doktoru (veya hemşire filan) olunca böyle oluyor demek ki. Anne ebe, baba ve iki oğul çocuk doktoru. Dolayısıyla oldukça sağlam bir kadroyla aklınıza takılabilecek bir çok soruya yanıt veren bir site çıkmış ortaya.

Babies Online: Bebeğinizin doğum tarihini girince hem bebeğin doğum tarihine bağlı bazı geyik bilgiler veriyor (favori taşları nelerdir, okula ne zaman başlayacak, burcu nedir vb…) hem de hangi haftadaysa gelişimine dair bilgiler veriyor.

En popüler uygulama ise elbetteki e-posta adresi toplamaya da yarayan bülten üyelikleri. Veledinizin doğum tarihini giriyorsunuz, hamilelik veya bebek gelişimi hakkında ilgili haftalara dair bilgiler posta kutunuza haftalık olarak geliyor.

Güle Güle Uçak

Amerika’da iç hatlar uçuşu için uçakta olan bir anne ve bir buçuk yaşındaki oğlu, ufaklığın kabinde rahatsızlık yaratması bahanesiyle kalkıştan önce uçaktan indirildi.

Yukardaki spotu okuyunca ne düşünürsünüz? Veledin uçakta yaygarayı kopardığını veya ortalığı birbirine kattığını değil mi? Bunun sonucunda da uçak havaalanından ayrılmak üzereyken geri dönüp anne ve çucuğun aşağıya postalandığını. Oysa olay hiç de öyle gerçekleşmemiş.

11 Saatlik bir gecikmenin ardından yolcular uçağa alınmışlar; yaklaşık 50 kişilik ufak bir uçak, sağlı sollu, ikişerli dizilmiş koltuklar var. (Bizim otobüsler gibi yani) Önlerde bir yerde de Kate Penland ve oğlu Garron oturuyorlar. Garron’da plak takılmış, camdan bakıp “Güle güle uçak” deyip duruyor. Üstelik bunu uçakta konuşmakta olan herhangi bir yetişkinden daha yüksek sesle söylemiyor, bağırmıyor, ağlamıyor… Ve fakat o sırada en önde; uçuşla ilgili güvenlik bilgilerini anlatmakta olan kabin görevlisi (nasıl bir sinir sahibiyse) annenin yanına gidip “bebeğinizi susturmanız lazım” diye çıkışıyor. Annenin, zaten bebeğin uyumak üzere olmasına aldırmayıp, bunun umurunda olmadığını, bebeği daha fazla dinlemek istemediğini söyleyip, uçakta bu tip durumlar için bulunan ilaçla (Baby Benadryl) bebeği uyutmayı öneriyor. Anne ise, kabin görevlisinin daha keyifli bir uçuş yapaması için bebeğine gereksiz yere ilaç verilemeyeceğini söylüyor ve bunun üzerine kabin memurunun anaonsuyla, havalanmak üzere olan uçak havaalanına geri dönüyor; üstelik hava alanı polisine de uçakta bir yolcunun rahatsızlık verdiği uyarısı da iletiliyor.

Sonuç itibariyle çaresiz anne ve bebeği uçaktan indirilip polise tesşim ediliyor. (Ki polis de şaşırıyor duruma; bayana ceza filan kesilmiyor) Uçaktaki diğer yolculardan gördü tanıklığı yapanlar; bebeğin diğer yolcuları rahatsız etmediğini, herhangi bir yolcu kadar sesinin çıktığını belirtmişler. ExpressJet yetkilileri uçuş mürettabatlarının böylesi durumlarda yolcuyu geri indirme yetkilerinin olduğunu söylemelerine karşın  mağdur anne ve oğlunun  böylesi bir muameleyi hak edip etmediği tartışma konusu…

Türkiye’de benzeri bir durum olsa ne olurdu?
– Anne hostese saldırırdı?
– Yolcular arasından mutlaka enneye destek verenler çıkardı…
– Yolcular arasından mutlaka anneye karşı duranlar da çıkardı…
– Ne olursa olsun anne uçaktan indirilmezdi (ki velet bas bas ağlıyo olsa da büyük ihtimalle bu sorun edilmezdi…

Uzatmayayım… Haberin ingilizce orijinali için buyrun tıklayın…

Günün Sözü

Az önce bir yerde okudum:

“…with a little one the days are long but the years are short, so savor every second.”

“Bir ufaklıkla günler uzundur ama yıllar kısacık olacaktır, dolayısıyla her saniyenin kıymetini bilin!” 

Hoşuma gitti… Özellikle de ilk günler, biraz boğuşmacayla geçse, gün bitmek bilmese de, bir süre sonra kızımızın okula başlayışında, mezun oluşunda, üniversiteye gidişinde, evden ayrılışında dönüp de geriye baktığımızda yılların ne çabuk geçiverdiğini göreceğiz…

Ollie Kottke

Kendi blogumu (ki ilk Türkçe bloglardan biri olduğunu tahmin ediyorum) kurup “web”de “log”umu tutmaya başladığımdan beri – hatta daha da öncedir- Kottke.org‘u takip ederim. Tasarımcı Jason Kottke’nin kişisel blogudur ki, bşr dönem işi gücü bırakıp, “ben hayatımı blog’umdan kazanabilir miyim acaba?” sorusuna yanıt aramıştır.

Meg Hourihan‘ı da yaklaşık aynı zamanda keşfetmiştim, internetle ilgili yazılar yazan (hatta sanırım kitabı da vardı) yazılarına Megnut.com sitesinden ulaşılan bir hatundu. şu anda bu yazıyı okuyan bir çok kişinin de blog altyapısı olarak kullandığı Blogger‘ı yaratan şirket olan Pyra Labs’ın kurucularındandır kendisi. (Sonra Pyra Labs’ı ve dolayısıyla Blogger’ı Google satın aldı ve ardından olanlar oldu… “Blog” internetin en popüler kişisel yayın girişimi haline geliverdi.

Neyse, bu iki kişiden bahsetmemim sebebi, bir kaç yıl önce evlenmiş olmaları değil. Meg’in interneti kenara itip ahçılığa merak salmış olması da değil, hatta megnut.com’u internetle ilgili bir blog olmaktan çıkarıp yemekle ilgili bir blog haline getirmesi (eski yazılarını başka bir yere taşımış elbette), şirketini Google’a sattıktan sonra yeni yemek merakı sebebiyle değişik restoranlarda ahçılık yapmaya başlamış olması filan değil. (Oysa ekmeğini internetten kazanan ve yemek konusunda de son derece meraklı olan bizler için nasıl da idol idol duruyor tüm süreç)
Yazının sebebi Ollie Kottke’nin doğumu. 3 Temmuz 2007’de Ollie’nin dünyaya gelişiyle Jason işi gücü hatta blog’Una yazı post etmeyi bir süre bırakacağını açıkladı. Anne’Nin ne yaptığını yapacağını bilmiyorum, fotografta oğluşuyla uyurken görünüyor. (Başka fotolar da sanırım şu linkte…)

Eh; hoş geldin Ollie!  :)

Anne sütü konusuna aynen devam…

Konu önemli konu malum… Ben de yeni öğrendiğimiz bir kaç önemli noktayı ve yanı sıra internette turaladığımda denk geldiğim bir kaç linki paylaşayım dedim…

Bu aralar öğrendiğimiz en kayda değer şey, veledimizin doyması için gerekli süt miktarı ve öğünlerin boyutları:
3000gr gibi gayet normal/ortalama ağırlıkta doğan bir küçük insan günlük olarak ağırlığının %15’i kadar anne sütü tüketmeliymiş. Bizim sarışın civciv de 2960gr doğup hastaneden 2790gr çıkmış, ancak daha ilk hafta sonunda 60gr geri alarak 2850’ye çıkmıştı. Bebeklerin doğumdan sonra yaklaşık %10 kilo verdiği fakat 15.gün civarı doğum kilosuna ulaştıkları biliniyor. (30.günde doğum kilosuna gelir diyen kaynaklar da var…)

Bu bilgiler ışığında yaklaşık 3000gr ağırlığında bir küçük insanın günde yaklaşık 450gr anne sütü tüketmesi gerekiyor. 3 saat aralıklarla besleyecek olsanız, günde 8 defa yaklaşık 56gr eder. (Bizimki biraz uykucu olduğundan daha çok uyuyup, bir seferde de daha fazla süt içiyor, ancak sonuç itibariyle yaklaşık bu kadar süt – en az- içiyor)

Elbette annenin sütünün bolluğu, besleyiciliği de bu verileri etkileyen unsurlar. (Deniz, emzirdiği kadar da pompayla sağıyor bu arada, ne kadar emilirse süt o kadar bollaşıyor, bunun yanı sıra bir memeden velet karnını doyururken diğerinin kendiliğinden fışkırır olması da enteresan… )

Gelelim bir kaç link vermeye:
Anne sütü ve emzirme, anne sütünün önemine dair nedenler
Anne sütünü artırmanın yolları
Anne sütüyle ilgili önemli linkler…
Daha da fazla link ve yazılar…
Anne nasıl süt üretir?