« Older Home
Loading Newer »

Bu aralar listemde birikmiş bir sürü blog ve site var tanıtılmayı bekleyen… Hepis de birbirinden güzel siteler, o yüzden aceleye getirmek de istemiyorum… Öte yandan yeni keşfettiğim bir blog’da tam da “baba olmak” konusunu ilgilendiren bir yazıya denk geldim bugün… Sallamayayım, hemen bahsedeyim istedim…

Kim Lan Bu Hayatımın Erkeği?” isimli blogun alt metni aynen şu: “Erkeklere harcadığım vakti ilime yatırsaydım, mutfak aletleriyle atomu parçalamıştım.” Dili ve içeriği oldukça hoşuma giden blogun sahibesinin babasıyla ilgili yazı -Bir Erkek Olarak Baba- şöyle başlıyor:

Açık diyeyim, ben babasına aşık kızlar ekolünden değilim. Babasından allah gibi korkanların yanından geçmediğim gibi, babasıyla kanlı bıçaklılardan olmadığım için may-be the force with me.

Ben babasıyla şarap içip felsefe, siyaset ve tercihan tarih konuşan kızlardanım; senede takribi 2 ila 3 kere. Benim kafamdaki baba figürü; Xhanos antik kentindeki Athena tapınağının sütun çapını bilen, lakin benim yaşımı bilmeyen adamdır. Ve ben o adamı severim.

Ve tamamını okumak için de tıklayıp kendi yerine gitmeniz gerekiyor… ;)

(Umay Aktaş Salman, Radikal, 27 Şubat 2010)

Okulöncesine yönelik çocuk kitaplarında boşanmış ailelere, çalışan annelere, engelli kahramanlara yer yok. Erkek kahramanlar yaratıcı ve girişken, kızlar ise evde kek yapıyor

Bilgi ve Bahçeşehir Üniversitesi’nden iki akademisyen okulöncesi çocuk kitaplarını masaya yatırdı. Sonuçlar çarpıcı; kitaplarda engelli, farklı etnik gruplardan çocuklara yer yok, çocukların hepsi çekirdek ailelerde yaşıyor. Sünnet erkekliğe geçiş töreni, sünettsiz olan pis. ‘Meraklı’, ‘yaratıcı’ erkek çocuklar dışarıda oynayıp, babalarıyla bir şeyler inşa ediyor, ‘sevgi dolu’ kızlar evde kek yapıyor!

Çocuklarına okudukları kitaplarda tek tip çocuk profili yaratıldığını fark eden  Bahçeşehir Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Hande Eslen Ziya ve İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç Dr. Itır Erhat, kolları sıvadı. Çeşitli yayınevlerinden son beş yılda yayımlanmış 56 okulöncesi kitabını hijyen, sevgi, çevre, sosyal roller, karakter ve tutum başlıkları altında taradılar.  ‘Dengeli, Ölçülü, Yetinen ve Tek Tip Türk Çocuğu: Okul Öncesi Çocuk Kitaplarında Kimlik Oluşumu’ başlıklı çalışmada sonuçlar çarpıcı:

* Hikâyelerde aşırıya kaçan her şey; fazla terlemek, fazla yemek, oynamak, fazla dinlenmek bir şekilde cezalandırılıp önemli bir ders ile sonuçlandırılıyor.

* Çocuklara temiz olmaları aşılanırken, bir yandan da temizlikte de aşırı olmamaları ve haftada iki kez duş almanın yeterli olacağı vurgulanıyor.

* Kültürel açıdan duyarlı, çok kültürlü, farklı etnik gruplardan çocukların yer aldığı kitaplara rastlanmıyor.

* Kitaplardaki çocukların hiçbiri engelli değil. Hepsi çekirdek tipi ailelerde yaşıyor; yalnızca bir kitapta annesi ve babası boşanmış bir çocuk var. Eşcinsel ya da yalnız ebeveynler ise yer almıyor.

* ‘Meraklı’ , ‘ yaratıcı’ erkek çocukları dışarıda oynayıp, babalarıyla bir şeyler inşa ederlerken ‘sevgi dolu’  kız çocuklarının evde anneleri ile kek yapıyor.

* Erkek çocuklara ‘cesur’, ‘kahraman’, ‘aslan’, ‘usta’  sıfatları yakıştırılırken kız çocukları ‘canikom’ , ‘ mercan balığım’, ‘kınalı kuzum’, ‘ prensesim’  diye seviliyor.

* Kitaplarda  annelerin büyük çoğunluğu ev kadını; eve ekmek getiren baba.

* Sünnet bir erkekliğe geçiş töreni olarak sunulurken, sünnetsiz erkeklerin pis ve sağlıksız olduğu, hatta ‘ gerçek erkek’  olmadıkları ima ediliyor. Kız çocukları için ise böyle bir ‘geçiş töreni’ne rastlanmıyor.

* Çevre koruma kavramı ağaç dikmekten, çöpleri toplamaktan, çiçekleri sulamaktan öteye gitmiyor.
Yrd. Doç. Dr. Ziya’ya göre kitaplarda farklılıklara yer yok: “Gözlüklü çocuk bile yok. Farklı isimlere, etnik gruplara rastlamıyorsunuz. Boşanan aile ilgili bir kitap var. Orada da ana karaterin değil onun arkadaşının ailesi boşanıyor. Genelde kitapların sonunda ders veriliyor. Çocuk utanıyor, hatasını anlıyor.”
Yrd. Doç. Dr. Erhat ise “Hoşgörünün ve farklılıklara saygının küçük yaşlarda öğretilmesinin önemi düşünüldüğünde kitaplarda yaygın olan tek tip çocuk yetiştirme politikası endişe verici” diyor.

Babadan son söz: Çocuk Kitapçısı: Kipitap.com ve çocuk kitaplarına olan ilgim sebebiyle gazete hemen dikkatimi çeken bir haber oldu bu, o yüzden de bir parçasını değil tamamını alıp burada yayımladım. Tespitler oldukça yerinde, hoş, çağdaş çocuk kitaplarında biraz daha kırılmaya başladığını düşünüyorum sözü edilen durumun ama elbette ki daha çok başında olan bir değişim bu. Yeni nesil genç çocuk kitabı yazarlarının artmasıyla bu endişe verici durumun da ortadan kalkacağını umuyorum.

Ortam: Evin mutfağı, anne ve baba sofrayı hazırlıyor, Z., ortalıkta dolanıyor. Baba, herkese ayrı turşı çıkartıyor… Kendisine acı, anneye normal, Z’ye de çocuk turşusu (evet böyle bir şey var; tuzsuz minik kornişon turşu) Baba, bir ara arkasını döndüğünde Z’nin turşularından birinin eksildiğini görüyor; annenin ağzı oynuyor… Anne ingilizce olarak babaya Z’nin çok fazla turşu yememesi gerektiğini söylüyor. Ardından masaya oturuluyor… Bir iki dakika sonra Z. konuşmaya başlıyor:
Z.: Siz bazen aranızda İngilizce mi konuşuyorsunuz?
(Bir anlık bir sessizlik…)
Baba: Evet birtanem
Z.: Nedeeeen?
(Bir anlık daha sessizlik… Baba dürüstlüğü elden bırakmıyor…)
Baba: Sen anlama diye birtanem.
Z.: Nedeeen? (Gözlerinden hınzırca bir gülümseme geçiyor bu sırada)
Baba: Çünkü senin hakkında konuşuyoruz bir tanem…
(Kısa bir sessizlik daha…)
Z.: Tamam (Ve herkes yemeğe devam eder…)
Bu arada elbette kendisi İngilizce anlamıyor. (Ya da biz öyle sanıyoruz) Anlamadığı her dil, (buna çok hızlı veya aksanlı konuşulan Türkçe de dahil, Z. için İngilizce demek…) onun için “ingilizce”. Hoş, biz öyle sanıyor da olabiliriz, geçenlerde bir gün arkadaşı Ada ile birlikte salonda bağrışırlarken haydi odana gidin dediğimizde büyük bir çoşkuyla, inanılmaz doğru bir tonlamayla “C’mon let’s goooo” diyerek Ada’yı alıp odasına koştu. (Yaşadığım şaşkınlığı anlatamam) (Bazen korkuyorum gerçekten de…) Sonra eşim, bir CD’lerindeki şarkılardan birinin başında geçtiğini söyledi “C’mon let’s goooo”nun ama daha ne o ne ben bu şekilde kullandığını duymamıştık…
* * *
Baba ve kız elele marketten çıkarlar; baba eve gidince yemek hazırlayacağını ve Z’nin de ona yardım edebileceğini söyler:
Z.:Teşekkür ederim
(Baba neden durup dururken teşekkr edildiğini anlamaz)
Baba: Efendim?
Z.:Teşekkür ederim dedim.
Baba: Neden?
Z.: Yemek yaptıracağın için.
(Baba anlamamakta ısrar eder)
Baba: Anlamadım babacım, sana yemek yapacağım için mi teşekkür ettin?
Z.: Hayır, bana da yemek yaptırtacağın için teşekkür ettim.
(Sessizlik)
* * *
Yine bir yatma saati; sultan kendi yatağında, baba karşısındaki ufacık koltukta sekiz kat, Z’nin yatmadan getirip verdiği oyuncak kuzuyu başının altına alır…
Z.: Ben sana o kuzuyu başının altına koy diye mi verdim? Sarıl diye verdim!
Baba: Pardon…
* * *

once-sonra

Ortam: Evin mutfağı, anne ve baba sofrayı hazırlıyor, Z., ortalıkta dolanıyor. Baba, herkese ayrı turşuçıkartıyor… Kendisine acı, anneye normal, Z’ye de çocuk turşusu (evet böyle bir şey var; tuzsuz minik kornişon turşu) Baba, bir ara arkasını döndüğünde Z’nin turşularından birinin eksildiğini görüyor; annenin ağzı oynuyor… Anne ingilizce olarak babaya Z’nin çok fazla turşu yememesi gerektiğini söylüyor. Ardından masaya oturuluyor… Bir iki dakika sonra Z. konuşmaya başlıyor:

Z.: Siz bazen aranızda İngilizce mi konuşuyorsunuz?

(Bir anlık bir sessizlik…)

Baba: Evet birtanem

Z.: Nedeeeen?

(Bir anlık daha sessizlik… Baba dürüstlüğü elden bırakmıyor…)

Baba: Sen anlama diye birtanem.

Z.: Nedeeen? (Gözlerinden hınzırca bir gülümseme geçiyor bu sırada)

Baba: Çünkü senin hakkında konuşuyoruz bir tanem…

(Kısa bir sessizlik daha…)

Z.: Tamam (Ve herkes yemeğe devam eder…)

Bu arada elbette kendisi İngilizce anlamıyor. (Ya da biz öyle sanıyoruz) Anlamadığı her dil, (buna çok hızlı veya aksanlı konuşulan Türkçe de dahil) Z. için İngilizce demek… Hoş, biz öyle sanıyor da olabiliriz, geçenlerde bir gün arkadaşı Ada ile birlikte salonda bağrışırlarken haydi odana gidin dediğimizde büyük bir çoşkuyla, inanılmaz doğru bir tonlamayla “C’mon let’s goooo” diyerek Ada’yı alıp odasına koştu. (Yaşadığım şaşkınlığı anlatamam) (Bazen korkuyorum gerçekten de…) Sonra eşim, CD’lerindeki şarkılardan birinin başında geçtiğini söyledi “C’mon let’s goooo”nun ama o ana kadar ne o ne ben bu şekilde kullandığını duymamıştık…

* * *

Baba ve kız elele marketten çıkarlar; baba eve gidince yemek hazırlayacağını ve Z’nin de ona yardım edebileceğini söyler:

Z.:Teşekkür ederim

(Baba neden durup dururken teşekkür edildiğini anlamaz)

Baba: Efendim?

Z.:Teşekkür ederim dedim.

Baba: Neden?

Z.: Yemek yaptıracağın için.

(Baba anlamamakta ısrar eder)

Baba: Anlamadım babacım, sana yemek yapacağım için mi teşekkür ettin?

Z.: Hayır, bana da yemek yaptırtacağın için teşekkür ettim.

(Sessizlik)

* * *

Yine bir yatma saati; sultan kendi yatağında, baba karşısındaki ufacık koltukta sekiz kat, Z’nin yatmadan getirip verdiği oyuncak kuzuyu başının altına alır…

Z.: Ben sana o kuzuyu başının altına koy diye mi verdim? Sarıl diye verdim!

Baba: Pardon…

Hani bazı işler, fikirler vardır… Görünce “ben de düşünmüştüm” dersiniz. İşte öyle bir site Nurturia. (İnternet yayıncılığı ve proje/iş geliştirme alanında çalıştığım için “ben de düşünmüştüm” demek daha da kolay tabii bir internet sitesi için.) Öte yandan yapım aşamasının muhtemelen çok başlarından beri de haberimin olduğu, fikrin sahibi “anne” ile arada sırada denk geldiğimizde konuştuğumuz için ne süredir geliştirildiğini üç aşağı beş yukarı bildiğim ve çok hoşuma giden bir fikir: Nurturia.
Internetten nispeten uzak olduğum dönemde yayına başlayan ve içerisi gittikçe kalabalıklaştığı için bu aralar yeniden girip kullanmaya, gezmeye başladığımda içini dolu dolu bulduğum dolayısıyla daha da kullanışlı ve işe yarar halde olan bir sosyal ağ sitesi; Ebeveynleri buluşturan ve birbirlerine yardımı kolaylaştıran bir platform: Nurturia.
Detaylı yazabilirim ama sitenin yaratıcılarından Damla’nın kendi sitesinden kendi sözlerini aktarsam muhtemelen çok daha iyi olur:
Nurturia da nereden çıktı?
Nurturia, bizim Ilgaz doğduktan sonraki temel ihtiyaçlarımızdan ortaya çıktı. Hiçbir uzmanlığımız olmayan bu nadide konuda okuyorduk, doktorumuza soruyorduk ama yetmiyordu. Bu iş tecrübe işiydi. Diğer yandan, internetin dibini kazıyıp, kimi zaman acı tecrübelerle edindiğimiz bilgiler başkalarına yarasın istiyorduk. Kitubi’ye de zaten öyle başladım. Diğer yandan, İstanbul’da yaşamayan ailelerimiz Ilgaz’ın hayatında olmak, onunla ilgili güzel anları paylaşmak istiyorlardı. Fotoğrafları iyi kötü mail’le gönderiyorduk, ama her şeyi, herkese ayrı ayrı anlatmak mümkün değildi. Onlar da benim emzirme ve bez değiştirme aralarında anlattıklarımdan pek tatmin olmuş görünmüyorlardı. Anne, baba, çocuk ve sevdiklerinin dertlerini birarada çözebilecek bir platforma ihtiyaç vardı.
Nurturia ne demek?
Biliyorsunuz Kitubi’nin bir anlamı yok. Başlangıçta, çıldırmış olmalıyım ki iki dilde birden yazabileceğimi sanmıştım. O yüzden iki dilde de aynı şekilde okunabilecek bir isim seçmiştim. Nurturia global bir proje. nurturia.com.tr’yi türkçe açtıktan kısa süre sonra İngilizce olarak nurturia.com’u açacağız. Yine uzunca bir süre iki dilde de güzel ve anlamlı alan adı aradıktan sonra, türkçe karakterlerimizin de azizliği ile İngilizce’ye yöneldik. Sonra Nurturia’yı bulduk ve çok beğendik. Nurturia, Nurture’dan geliyor. “Nurture” yetiştirmek, bakmak, büyütmek anlamına geliyor. Nurturia’yı da bakılan, yetiştirilen yer anlamında kullanmak istedik.
Tecrübe paylaşımı için çok faydalı olacağına inandığım bir platform olan Nurturia’ya tıklayıp hemen gidebileceğiniz gibi, Kitubi’ye gidip orada biraz daha detay alabilirsiniz.
Bu arada Nurturia’nın en beğendiğim özelliği (ki bir dönem Sodamedya olarak bizim de başladığımız, tasarım ve altyapısını bitirmemize rağmen rafa kaldırdığımız bir minik projeye benzerliği bu özelliği benim için daha da özel ve sevilir kılıyor) çocuğunuzun gelişimini, anılarını not alacağınız bir anı defterinin de olması…
Kısacası, tıklayın ve gidip üye olun… Bu arada Nurturia içinde “fikirbaz” diye ararsanız bana da ulaşabilirsiniz. ;)

Hani bazı işler, fikirler vardır… Görünce “ben de düşünmüştüm” dersiniz. İşte öyle bir site Nurturia. (İnternet yayıncılığı ve proje/iş geliştirme alanında çalıştığım için “ben de düşünmüştüm” demek daha da kolay tabii bir internet sitesi için.) Öte yandan yapım aşamasının muhtemelen çok başlarından beri de haberimin olduğu, fikrin sahibi “anne” ile arada sırada denk geldiğimizde konuştuğumuz için ne süredir geliştirildiğini üç aşağı beş yukarı bildiğim ve çok hoşuma giden bir fikir: Nurturia.

Internetten nispeten uzak olduğum dönemde yayına başlayan ve içerisi gittikçe kalabalıklaştığı için bu aralar yeniden girip kullanmaya, gezmeye başladığımda içini dolu dolu bulduğum dolayısıyla daha da kullanışlı ve işe yarar halde olan bir sosyal ağ sitesi; Ebeveynleri buluşturan ve birbirlerine yardımı kolaylaştıran bir platform: Nurturia.

Detaylı yazabilirim ama sitenin yaratıcılarından Damla’nın kendi sitesinden kendi sözlerini aktarsam muhtemelen çok daha iyi olur:

Nurturia da nereden çıktı?

Nurturia, bizim Ilgaz doğduktan sonraki temel ihtiyaçlarımızdan ortaya çıktı. Hiçbir uzmanlığımız olmayan bu nadide konuda okuyorduk, doktorumuza soruyorduk ama yetmiyordu. Bu iş tecrübe işiydi. Diğer yandan, internetin dibini kazıyıp, kimi zaman acı tecrübelerle edindiğimiz bilgiler başkalarına yarasın istiyorduk. Kitubi’ye de zaten öyle başladım. Diğer yandan, İstanbul’da yaşamayan ailelerimiz Ilgaz’ın hayatında olmak, onunla ilgili güzel anları paylaşmak istiyorlardı. Fotoğrafları iyi kötü mail’le gönderiyorduk, ama her şeyi, herkese ayrı ayrı anlatmak mümkün değildi. Onlar da benim emzirme ve bez değiştirme aralarında anlattıklarımdan pek tatmin olmuş görünmüyorlardı. Anne, baba, çocuk ve sevdiklerinin dertlerini birarada çözebilecek bir platforma ihtiyaç vardı.

Nurturia ne demek?

Biliyorsunuz Kitubi‘nin bir anlamı yok. Başlangıçta, çıldırmış olmalıyım ki iki dilde birden yazabileceğimi sanmıştım. O yüzden iki dilde de aynı şekilde okunabilecek bir isim seçmiştim. Nurturia global bir proje. nurturia.com.tr’yi türkçe açtıktan kısa süre sonra İngilizce olarak nurturia.com’u açacağız. Yine uzunca bir süre iki dilde de güzel ve anlamlı alan adı aradıktan sonra, türkçe karakterlerimizin de azizliği ile İngilizce’ye yöneldik. Sonra Nurturia’yı bulduk ve çok beğendik. Nurturia, Nurture’dan geliyor. “Nurture” yetiştirmek, bakmak, büyütmek anlamına geliyor. Nurturia’yı da bakılan, yetiştirilen yer anlamında kullanmak istedik.

Tecrübe paylaşımı için çok faydalı olacağına inandığım bir platform olan Nurturia’ya tıklayıp hemen gidebileceğiniz gibi, Kitubi’ye gidip orada biraz daha detay alabilirsiniz.

Bu arada Nurturia’nın en beğendiğim özelliği (ki bir dönem Sodamedya olarak bizim de başladığımız, tasarım ve altyapısını bitirmemize rağmen rafa kaldırdığımız bir minik projeye benzerliği bu özelliği benim için daha da özel ve sevilir kılıyor) çocuğunuzun gelişimini, anılarını not alacağınız bir anı defterinin de olması…

Kısacası, tıklayın ve gidip üye olun… Bu arada Nurturia içinde “fikirbaz” diye ararsanız bana da ulaşabilirsiniz. ;)

Aslında bu konuyla ilgili tecrübelerimizi günü gününe (mesela bir günlük gibi) paylaşmak oldukça faydalı olabilirmiş. Ama benim bunu fark etmem ancak tuvalet eğitimine başlayışımızın dördüncü haftasında oldu. :)   Ve bu tuvalet eğitimi mevzu aslında hiç o kadar da dört hafta boyunca beklenilecek bir konu değil(miş). Tabii, kişiden kişiye değişebilir bir sorun bu. (Uzun zamandır yazmayınca, bu önemli konunun girişi de biraz garip oldu…) Geri sarayım ve konunun en başına geleyim…

Değişik kaynaklar der ki, tuvalet eğitimi konusu 2 yaş civarlarında başlayabilir, küçük insanın durumuna, mevzuya hazır oluşuna, anne babanın kendilerini hazır hissetmelerine göre 2-3 yaş arası bir yerde bu eğitimin yapılması uygundur. Biz de doktorumuzdan aynı şeyi duymuştuk. Öte yandan doktorumuz kıızımızı kastederek “hazır olduğunda o size belli edecektir” anlamına gelebilecek şekilde, kendisinin özgüveni gelişmiş, ne istediğini ve ne yaptığını bilen bir çocuk olduğunu ima etmişti. (Burada anahtar sanıyorum “zorlamama” “olayları kışına bırakma” olarak tanımlanabilir.

Biz de iki yaş civarı bir iki sözel denemenin dışında kendisinin çok üzerine gitmedik. Bakıcısı, Mine Teyze’si ufak tefek denemeler yapsa da -sadece tuvalete oturtmayı denemek şeklinde-  “yoğun” bir “bezi bırakma” denemesine girişmedik. Üç önemli maddemiz vardı: emziği bırakma, bezi bırakma, odada yalnız başına uyuma (uyumaya ilk başlarken odada birinin onunla olmasını tercih ediyor kendisi) Bu üçlüden ilk tercihimiz emzik oldu ve yaklaşık 1-1,5 haftalık bir uğraşla emzikten kurtulduk (hepimiz)

Bezden kurtulmak içinse benim 5 aylık yokluğum esnasında “sözel hazırlıklar” “fikren ayrılığa alışma çalışmaları” yapılarak ısınma turları tamamlandı. Benim askerden dönüşümle birlikte ise, eşimle birlikte açıkçası çok net bir karar ve hazırlığımız olmamasına rağmen bir anda verilen ani bir kararla “bezi bıraktık”

Ani kararın sebebi, dönüşümün dördüncü gününde, bir perşembe akşamı, baba-kız banyonun ardınan sohbet ederken bir yandan da Z’nin bezini bağlarken kendisinin bana inanılmayacak “cool” bir şekilde “bunu neden bağlıyorsun?” diye sorması oldu. “E hep bağlıyoruz ya” cevabımın üzerine, “çıkart onu, ben kendim gidip tuvalete yapacağım cişimi” diyerek benim şaşkın bakışlarıma aldırmadan koşarak tuvalete gitmesi oldu. Bunun üzerine perşembe ve cumayı da bezli geçirip cumartesi sabahı aniden “bez bağlamamaya” başladık. (Hadi bakalım…)

Yazının çok uzayacakmış gibi görünmesine bakmayın, bezi bırakmamızın üstünden dört hafta geçmiş olsa da asıl hikaye ilk 3 günde gerçekleşti. Zor geçen ilk 3 günün ardından işler kolaylaşmaya başladı ve birinci haftanın sonunda nerdeyse tamamdı. İkinci hafta bittiğinde konu kapanmıştı. Ön hazırlık evresine çok önemli bir ekleme yapmak lazım, hiç beklemediğimiz kadar işe yarayan yöntem bir çocuk kitabı oldu: Bay Bay Bezim. Kitaplara, özellikle de yeni kitaplara meraklı olan kızımız bir hafta boyunca yeni kitabını okutup durdu bize ardından yukarda bahsettiğim şekilde artık “hazırdı” ve demin de dediğim gibi bir cumartesi sabahı aniden “bez bağlamamaya” başladık.

Bezi bırakmakla birlikte yepyeni bir kavram girdi hepimizin hayatına… Minicik minicik, rengarenk külotlar. Pembeli mavili, mickey’li, minnie’li külotlar, yanı sıra tercihan gece kullandığımız ii havlu kaplı, biraz daha kalın “alıştırma külotları” Aslına bakarsanız biraz da “resimli külot giyme sevdasına” bezi terketti küçük hanım. Kendinden 6 ay buyuk Ada’ya ufak geldiği için bize ulaşan külotlar ortaya çıkınca onları giyebilmek adına bezinden kurtuldu Z. Çok zorlu geçen ilk hafta sonumuzda sırf bu konuda biz de bir hata yaptık aslında. Eğer ki üstünü ıslatırsa yeni bir külot giymesi gerekeceğini açıklamış bulunduk. Bizim o an fark edemediğimiz şey, yeni ve renkli külotlarının hepsini giyebilmek için minik böceğin sürekli altını ıslatacağıydı… İlk 48 saatin sonunda yepyeni bir yönteme geçtik; eğer altını ıslatmazsa istediği zaman külodunu değiştirip diğer bir külodu güyebileceğini ilettik. Sonuç mucizeviydi. :)  Bu arada büyük bir risk olsa da gece yatarken de bez bağlamadık; sadece ilk 4-5 gece gece yatarken daha kalın olan “alıştırma külotları”nı tercih ettik. İlk haftanın sonunda alıştırma külotları da tarihe karışmıştı.

Bu arada belli hususlara da özellikle dikkat ettik. Banyomuzda bir süredir demirbaş haline gelen lazımlık ve klozet adaptörü hep banyoda durdu, hala da banyo dışında lazımlık kullanılmıyor. Banyoda duran gazetelik/dergiliğe kendimizinkilerin yanı sıra kızımızın dergilerinden de koyduk. (Meraklı Minik – Tübitak Yayınları) (Kaldı ki kendisi çoğu zaman Penguen veya Uykusuz’u tercih ediyor lazımlık tepesinde) Lazımlıkta otururken ilk günlerde bizden kitap okumamızı istediğinde hiç kabul etmemezlik yapmadık. (Evet, banyoda bir de taburemiz var artık) Geceleri yatağa yattıktan sonra uyumamak için bahane ararken 25 dakika içinde dört kere çişim var dese de her seferinde onla birlikte tuvalete gittik, ilk günlerde uykusunu açmak için bir yöntem haline getirdiyse de bunu yavaş yavaş vazgeçti. (Ki inanılmaz bir şekilde azar azar da olsa her seferinde çiş yapıyordu) Çocuklar için paketlenmiş ıslak mendiller var buyuk marketlerde, plastik bir kutunun içinde bildiğin ıslak mendil ama “çocuklar için tuvalet mendili” diye pazarlanıyor; onlar da çok işe yaradı, onları kullanmak uğruna lazımlığını ve hatta klozeti kullanmaya başladı Z…

İlk 3-4 gün elimizde yer beziyle dolaşsak da (ve hatta 2.günün sonunda “konsepti anlayamadı bizim kız, vaz mı geçsek” diye umutsuzluğa kapılmış olsak da) birinci haftanın sonunda %95 çişi geldiğinde haber verir olmuştu. Ancak bir oyuna, televizyonda bir filme, mutfakta yemek yapılması yardım etmeye filan daldığında ve uğraştığı işi bırakmak istemeyip inat ettiğinde ufak kazalar oldu. İkinci hafta sonu arabamıza da yedek bir lazımlık koyarak dışarı bile çıkabilir olmuştuk. (Eve dönüşte çişi gelince kenara çektiğimiz arabada lazımlık kullanmak yerine eve kadar 15 dakika çişini tutup, dışarı çıktığımızda çok fazla sorun yaşamayacağımızın da haberini vermiş oldu bize. (Artık çantasında ıslak mendilin yanında “klozet örtüsü” de taşınıyor dışarı giderken. Bagajda da yedek kuvvet bir lazımlık her zaman var)

Artık gece yatarken ve sabah kalkar kalkmaz çiş yapılıyor. Gece uyanma alışkanlığı olmasa da herhangi bir sebeple uyanırsa bütün karşı çıkışına rağmen binbir atraksiyonla lazımlığına oturutuluyor ve depo boşaltılıyor.  Sabahları aynı şekilde tersinden kalktığı günlerde inatla çişinin olmadığını iddia etse de değişik numaralarla tuvalete itmeye ikna ediyoruz ve mutlaka işe yarıyor. Böylelikle emzikten sonra ikinci (ve en büyük) ayrılıklardan biri de beklediğimizden çok da sorunsuz şekilde hallolmuş oldu… (Darısı gidip yatağında tek başına uyumaya başlamasının başına…)

Son olarak püf noktalarının üzerinden geçelim:
1) Üç dört ay boyunca ön hazırlık. Bizde “deadline” benim askerden dönüşümdü. “Babası dönünce Z de bezi bırakacak” vb…
2) Bay Bay Bezim‘deki, bezi bırakıp lazımlığa ve küloda geçen Ali’nin hikayesi çok işe yaradı. (Ali ana okuluna başlayabilmek için bezinden kurtuluyordu)
3) Renkli külotlar tartışmasız çok yardımcı oldu. Sadece kızlar için değil, erkekler için de önünde arabalar, iş makinaları filan olan modeller mevcut
4) Alıştırma kültlarını atlamamak lazım. (İlk hafta sonu 3 alıştırma külodunu sürekliyıkayıp kaloriferin üzerinde kurutuyorduk)
5) Önerim gündüz bezi bırakıp gece bez bağlayarak değil, bir seferde tam olarak bırakmak. (Varsın yatak 2-3 kez ıslansın, gördüğüm duyduğum gece bez bağlamaya deam edilince bırakma sürecinin aylarca hatta yıllarca uzayabildiği)
6) Azim ve pes etmemek belki de en önemli tavsiyelerden biri.
7) Ceza değil elbette ama minik ödüllerin işe yaradığı tartışmasız bir gerçek.

Bu arada, az daha atlıyordum. Banyomuzun kapısına kocaman bir resim yaptık. Bir portakal ağacı ve gökyüzünde onlarca yıldız. Başarıyla yapılan her çişten sonra yıldız, kakadan sonra da portakal boyuyorduk. Bu da çok işe yaradı… (Askerliğin son günlerindeki elma ağaçlı geri sayım takvimimizve ulaştığı başarı fikir verdi açıkçası)

Babaolmak.com’un en uzun yazılarından biri oldu. Daha fazla uzatmayayım. Bu süreci başarıyla tamamlayan ebeveynlere geçmiiş olsun, yolun başında olanlara da “kolay gelsin” diyeyim; sabredin, pes etmeyin; sonu buyuk ferahlık ve bebeğiniz bir anda çocuk oluverecek….

photo30 Ocak 2010 00.50; bilgisayar başında, gezindiğim sitelere, yazıştığım maillere dalmışken Z’nin ağlama sesiyle yerimden fırladım, salonda uyuyan Deniz uyanmadan, Z’nin uykusu açılmadan olay mahallinde soruna müdahale edilmeliydi. Uyurken fıldır fıldır dönen böcek (ki böcekliği de kalmadı) yatakta dikine dönmüş, muhtemelen rahatsız olup uyanmış ve bunu sesli hale dökmüştü. (Bu gece uyuma saatinde biz evde olmadığımızdan teyzesi uyuttu) “Kapa gözlerini babacım, ben burdayım” diyerek yere çömelip yattığı yerde başımı yanına koydum. Uyku mahmuru beni fark ettiğinde sesi birden kesildi, gözlerini kaparken yüzüne inanılmaz kocaman bir gülümseme yerleşti, yatakta kendini çevirip düzelirken üstünü örttüm tam o sırada yan döndü ve kolunu boynuma attı, yüzündeki gülümsemeyle tekrar uykuya daldı. (***İşte o an) Derken kaşları biraz çatıldı, çaktırmadan örtülen üstünü (daha doğrusu ayaklarını) açmak için battaniyesiyle boğuştu ve başarılı oldu. Durumu fırsat bilip yataktan doğruldum, eli kalktığım yerde beni aradı, bulamayınca gözlerini açtı… “Burdayım merak etme” diyerek geri yattım, yüzüne aynı kocaman gülümseme yerleşti ve kapattı gözlerini, nefesi tekrar ağırlaştıkça ağır ağır doğruldum ama eli yine yatakta gezinip bir parmağımı yakaladı… 3-4 dakika daha durdum, tekrar uykudaydı, parmağımı usulca çekip hızla odadan çıktım, son iki dakkadır içimde tuttuğum öksürüğümden kurtuldum, telefonumu alıp o anı fotoğrafladım (yukarda) ve işte o “an”ı yazmaya başladım…

***İşte o an: Daha bugün bir arkadaşımın “mutluluk” ile ilgili akademik bir anketini cevaplamıştım. Ve bu aralar eşe dosta iletiyorum anketi. İşte o an, mutluluğu düşündüm. Z.nin kolu boynumda, yüzümün 1-2 santim uzağında minik suratında kocaman bir gülümsemeyle uyurken her soluk alışında nefesinin kokusu tüm yüzümü yalayıp geçiyor. “Evet” dedim “Mutluluk işte böyle bir şey ve ben çok mutluyum…)

1891696Aslında bambaşka bir şeyler yazmaya hazırlanırken gecenin 3′ünde gezinmekte olduğum yabancı bir sinema sitesinde yandaki reklam banner’ına rastladım. Algıda seçicilik bu olsa gerek, vizyona girecek filmleri bırakıp “National Fatherhood Initiative” – Fatherhood.org‘u incelemeye başladım, algıda seçicilik de eksilmeksizin devam etti (Bknz: “Dad in the military?” bannerı)

Uzatmayayım, “hakkımızda” sayfasında detaylı bilgi bulabilirsiniz konuyla ilgili. Ama gerçek ama üvey ama iyilik namına “baba olmak” konusunda bir çok link ve fikir bulabileceğiniz bir siteymiş. Bol bir vaktinizde değerlendirmeniz için… Tıklayınız, inceleyiniz…

Saatlerdir yazmaya başlayacağım ama bir şekilde başlayamadım… Sanırım nereden başlasam, nasıl yazsam, nasıl bitirsem diye düşünmek ve “o yazma gazı”nın gelmemesi sebebiyle saati oldukça ilerlettim. Aslında öyle uzun uzadıya da bir şeyler yazmayacaktım… Zorunlu iznimin bir hafta önce bittiğinde, bir haftadır “evde bir baba” olduğumdan, bu sürenin büyük bir kısmında bilgisayar başına bile geçmediğimden, Z’nin son bir haftadaki keyfinden ve herkese “babam geldi, bir daha da gitmeyecek” deyişinden bahsedecektim.

Geceleri uyku öncesi hallerimizden, okuduğumuz kitap ve masallardan, yaptığımız ana okulu ziyaretinden, soğuk yüzünden çok vakit geçirmemiş olsak da kar yağarken dışarda geçirdiğimiz kısa süreden ve yaptığımız minik kardan adamdan da bahsetmek planlarım arasında var… Hala fotoğraf makinemi elime almayışımdan da bahsedebileceğim gibi asıl büyük olay “tuvalet eğitimi” denen konuya yaptığımız paldır küldür giriş de olabilir.

Ama sanırım bu ilk yazıcıkta hiçbirinden bahsetmeyeceğim. Her biri uzun uzun yazılmayı hak ediyor sanırım. Öte yandan daha yazabileceğim, birikmiş bir dolu şey de var. (Belki de bu yüzden nereden başlayacağımı bilememem) O yüzden şimdilik sadece teşekkür edeyim diyorum. Yokluğumun en başından itibaren mailler yazan, değişik sosyal platformlardan iyi dileklerini ve bir an önce kavuşmamızı dileyen, yorumlar yazan herkese iyi dileklerinden dolayı çok teşekkür ederim.

Yokluğumda bir süreliğine yok oluveren Babaolmak.com’u bir şekilde toparlayıp ayağa kaldıran Burak ve Simto’ya özel olarak teşekkür etmek lazım. (Buarada son 5 aydır siteye üye olan okuyuculara yeni yazı uyarıları mail ile ulaşmıyor olabilir böyle bir durumu fark ederseniz lütfen tekrar üye olun sağdaki sütundan)

Uzatmayayım dedim ama uzatmaya başladım bile şimdiden. Dolayısıyla kendimi tutayım ve en büyük teşekkürümü bir kez daha eşime ve ardından 2,5 yaşında bir kocaman kız olan Z’ye edeyim. Yazdığım ve yazacağım çok şey var ikisine de – ki çoğu da yazarak anlatlamaz şeyler korkarım ki… (Ve kusura bakmayın, bu kısım aramızda ;) )

Neyse… Baba geri döndü…

Sadece 13 gün kaldı :) ))

Babası Zeynep için kocaman bir Elma ağacı çizdi; üzerine toplam 14 tane elma çizdiler birlikte ve Zeynep her akşam bir tanesini boyayacak. Bakalım son güne kadar bekleyecek sabrı olacak mı?

Geriye_Sayim

kolajv1

Zep

Son zamanlarda aldığım en özel hediyelerden biri; geçenlerde elime geçen küçük kırmızı bir defter. Defterin sayfaları birbirine yapışık; her gün bir tanesi açılarak okunmak üzere kurgulanmış. Her günkü sayfanın sonunda da Z’nin bir sözü; bir incisi yer alıyor. (Sayfanın içeriğini kendime saklayayım izninizle)

Babaolmak.com’da kızımız hanfendinin incileri büyük ilgiyle takip edildiğinden; yanı sıra tüm bu veciz (!) sözleri bir arada kayıt altına almak için tercih ettiğim de bir alan olduğu için buyrun özenle seçilip babasının keyifsiz olduğu zamanlarda sayfalarında gezinip keyiflendiği minik kırmızı defterden alınma inciler:

-Kürek kemiklerine oturuyoruz. (Pilates kursu etkileri; 07.05.2009)

-Ben gemiyi yapacağım şahsen. (13.11.2009)

-Sen yemeğini benim gibi koyup adam gibi ye! (Tabağını elinde tutarak ayakta yemek yiyen annesine; 13.11.2009)

M: Üşürcün Z’cim, üzerini çıkarma
Z: Burası sokak değil!
( 11.11.2009)

Öpüşmek yok, grip oluruz! (Domuz gribi etkileri; 08.11.2009)

Anne: Dur bir lafını yazayım
Z: Lafa karıştım, ver kalemi!
(10.11.2009)

Kabuklarını soyarak yiyeceğim nokta kom (Durupdururken cümlelerinin sonuna “.com” koymaya başladı; 09.11.2009)

M: Su ister misin Z’ciğim?
Z: İsterim tabii canım…
(03.11.2009)

Narı görüyorum, çok neşelendim! (26.10.2009)

-İnek gibi büyük şehire gidiyoruz. (Arabayla Kırklareli’ne giderken sevdiği kitaplardan “Müzisyen İnek Sırma“nın büyükşehre gidiş macerasına atıfta bulunuyor… Ekim 2009)

M: Z, oynamadan yemek yemen lazım.
Z: Bas git Mine, ben de yemeğimi kendim yerim.
(23.10.2009)

-Kasklı füze adam… (Z, astronutu anlatıyor; 19.10.2009)

Sütü görünce:
Z: Pınar Süt bu!
M: Sütünü yavaş iç istersen…
Z: Bayatlamasın diye hızlı içiyorum…
(19.10.2009)

Annesini elinde dondurma ile görünce:
– İnanamıyorum, bulmuş annem! (09.10.2009)

-Askerliğin bitti mi baba? Bizim evimize gelecek misin?
Bak televizyonda havai çiçekler patlıyor…
(Babayla telefonda konuşurken, tv karşısında; 29.10.2009)

Cocuk Kitapçısı Kipitap.com

Kipi ile olan kişisel ilişkim sebebiyle, Kipi’nin bu mektubu ve mektupta bahsettiklerinin benim için önemi büyük. Bir çok Babaolmak.com takipçisinin de Kipi’yi yakından tanıdığını düşünerek mektubuna ekstradan sadece fotograflar linkleyerek yayınlıyorum.

Doğumgünün kutlu olsun Kipi ve Çocuk Kitapçısı: Kipitap.com

Çok heyecanlıyım. Aslında tüm Kipitap.com ekibi olarak çok heyecanlıyız. Geçen sene bugünlerde de yine ekip olarak çok heyecanlıydık. Çocuk Kitapçısı: Kipitap.com’un açılış öncesi çalışmaları artık iyice hızlanmış; Tüyap Kitap Fuarı esnasında “Test Yayınına Açıldık” diyerek gezebilmek için geceli gündüzlü çalışıyorduk.

Sadece ofisteki ekibimiz değil; kendilerine iletilen kitapları okuyup değerlendiren danışmanlarımız; anne-babalar, öğretmenler, psikolog ve sosyolog arkadaşlarımız büyük bir hızla kitapları okuyup değerlendirmelerini iletiyorlardı.

Kitaplarının siteye eklenmesi için bize örnekler yollayan yayınevlerinden hergün yeni koliler geliyor; koliler açıldıkça ofisteki kitaplıklar doluyordu. Her kitap önce editör arkadaşların elinden geçiyor ve Kipitap.com’un veritabanına ekleniyor ardından fotoğrafçı arkadaşımızın setinden geçip fotoğraflanıyordu. Fotoğrafçı arkadaşımız Ozan, kitap çekmediği anlarda ofis kediciği İrmik’in fotoğraflarını çekmeyi ihmal etmiyordu

Zeynep şu anda sadece çok büyük kitap kolilerinin içine girip kitap okusa da o sırada en ufak boy kitap kutularına bile sığıyordu. Tüm ekip depoda kitap sayımı yaparken Zeynep’in ofisteki akvaryumdaki turuncu japon balığına musallat oluşunu da atlamamak lazım.

Derken, eksiğiyle gediğiyle Çocuk Kitapçısı: Kipitap.com yayına açıldı. Çok yakın çevremiz dışında kimseye haber verilmedi, hatta herkes yakın arkadaşlarına “ilk alışverişi sen yapsana” telkininde bulunurken birdenbire ilk alışveriş gerçekleşti… Üstelik de Kipitap.com ekibindeki hiçkimsenin tanımadığı bir anne yaptı alışverişi. (O günkü şenlik hali hala gözlerimin önünde) (Sonra tanıştık da o anneyle) Öyle ki kargo firmamızla anlaşmanın son aşamasında olsak da daha anlaşmalar tamamlanmamıştı bile. (Kipitap.com ekibindeki nerdeyse herkes, kargocu kılığında kitap dağıtımı da yapmıştır, bu sırrı da açıklamış olayım)

Neyse, uzatmayayım, yokluğum her an fark edilebilir. Aslında şu anda yeni gelen kitapları okuyup depoya kaldırmam gerekiyor. Çocuk Kitapçısı: Kipitap.com’un maskotu olarak ben de otomatikman Kipitap.com’la birlikte “yaş alıyorum” Kipitap.com’daki kitapa, yazar, çizer sayısı, ulaştığımız anne baba ve çocuk sayısı arttıkça ben de daha çok şey öğreniyor, yepyeni dostlar ediniyorum.

Çok heyecanlıyım. Aslında tüm Kipitap.com ekibi olarak çok heyecanlıyız. Geçen sene bugünlerde yayına başladık ve bugüne kadar binlerce kitap paketini binlerce çocuğa ulaştırdık, kitap sevmelerine, okur yazar olmalarına ve “doğru kitapları” okumalarına küçük de olsa katkıda bulunduk.

İçimiz çok rahat, okumadığımız kitapları tavsiye etmedik, sizlerle büyüdük, daha da büyüyeceğiz.

Nice güzel kitaplara; nice yıllara!

Sevgiler

Kipi!

1371351882_99f3316d6a

Bugün gazetedeki bir haber dikkatimi çekti, biraz araştırınca bir çok yerli yabancı kaynakta da habereulşatım. Ardından da habere konu olan makaleye…

Konu, bebeklerin annelerinin dili (veya aksanında) ağladıkları:

Almanya’da yapılan bir araştırma bebeklerin, annelerinin anadiline uygun şekilde ağladığını ortaya koydu. Die Welt gazetesindeki habere göre, Würzburg Üniversitesi Kliniği Konuşma Öncesi Dil Gelişimi ve Gelişim Bozukluğu Merkezi Başkanı Kathleen Wermke ve ekibi, embriyonların ana rahminde, annenin konuştuğu dilin farklı vurgularını hafızasına kaydettiğini ve doğduktan sonra da ağlama sırasında o dilin “melodi örneğini” kullandığını tespit etti.

Konuyla ilgili linkleri toparlayayım dedim:

- İlk okuduğum haber
- Diğer bir gazete
- Yabancı bir kaynaktan
- Veya bir diğer kaynak

Sonuçların yayınlandığı Current Biology adlı dergideki ilgili makaleye de buradan ulaşabilirsiniz. (Evet, fotoğraf da Z’nin ilk dakikalarında çekildi)

Uzun zamandır gazetelerden beğendiğim yazıları Babaolmak.com’da yayımlamıyordum. (Hem paylaşmak hem de Babaolmak.com veritabanında saklamak adına sevdiğim yazıları burada da yayımladığımı veya yazılara link verdiğimi biliyorsunuz)

Geçtiğimiz pazar Radikal İki’deki bir yazı özel olarak hoşuma gitti, üstelik de bir baba olarak da (olay her ne kadar bir annenin başından geçip, annenin kaleminden aktarılmış olsa da) algıma takıldı. Yazıya link vermek yerine kaynak göstererek aynen aktarmayı tercih ediyorum çünkü dediğim gibi, Babaolmak.com’un arşivinde saklamak istiyorum.

Bir süre önce okuduğum ve çok beğendiğim diğer bir yazıyı, Gençliğe Hitabe’nin Sevan Nişanyan tarafından yorumlanıp yeniden yazılmış versiyonunu da arşive kaydettim, şu linkten ulaşabilirsiniz: Gençliğe Hitabe (Aklı ermeye başladığında kendisine okutacağım ve hep aklında tut diyeceğim yazılar listesine girdi)

Bahçede Kalmak

Ahu Öztürk, Radikal 2, 8 Kasım 2009

Oğluma baktım, sarışın yeşil gözlü bir çocuk ve böylece Kürtlere benzemekten yırtıyor, fakat işte bu isim, Roni, onu ele veriyor

Yeni taşındığımız apartmanın yeşillikler içindeki bahçesinde geziniyoruz oğlumla. Henüz bir buçuk yaşındaki oğlum, her şeye dokunmak istiyor. Çiçekleri koparmak ve kedinin kuyruğunu çekmek en büyük merakı… Biz oğlumla bahçenin tadını çıkarırken, apartman sakinlerinden üç yaşlı kadın da bahçenin kameriyesinde oturmuş kahve içiyorlardı. Bir yandan bizi seyredip bir yandan da oğluma sevimli sözcüklerle sesleniyorlardı ki, içlerinden biri “Allah bağışlasın, adı ne?” diye soruverdi. “Roni” dedim. “Roni mi? Manası nedir?” diye sordu aynı kadın. “Aydınlık” dedim. Sözün nereye varacağını sezmiş, oradan kaçmanın yollarını bulmaya çalışıyordum şimdi. Sözlüye kalkmıştım ve birazdan karnımın dipsiz kuyusuna bir soru sallayacaklardı ki, “Neyce?” dedi bir diğeri.
Evet, “dananın kuyruğu” ile “zurnanın son deliği” arasında seçim yapamadığım noktadaydık. “Kürtçe” dedim. Sessizlik, çıt yok… Oğluma “Ah talihsiz yavru” gözleriyle bakarak “hımm” dediler ve bize de bahçeden ayrılmak ile kalmak arasında nur topu gibi iki şık bırakmış oldular. Bahçede bitmiş iki diken miydik ki biz oğlumla? Kalmak ve kaçmak arasında biraz oyalandıktan sonra nereye gidebilirdik? Eve çekilmek mi? Hayır, kalmam gerekiyordu. Pazardan satın almadığım ve oğluma da bulaştırdığım Kürtlüğümle, bir “diken” olarak bu bahçede kalmalıydım. Peki ya onlar? Onlar “bahçenin köklü çınarları” olarak ne yapacaklardı?

Yazının tamamını okuyun: ‘Bahçede Kalmak’

ATT153139

Bu aralar bulunduğum izole ortam sebebiyle güncel ve anlık haberlerden kısmen uzak kaldığımdan belki de domuz gribi üzerine kafa yormakta geciktim. Detaylı bir dosya hazırlamak, yerli ve yabancı linkleri bir araya toplamak için sanıyorum oldukça geciktim. Durumun ciddiyetine rağmen eşimin yolladığu şu karikatüre de çok güldüm. Dolayısıyla Babaolmak.com’a da alıp sizlerle de paylaşıyorum.

Domuz Gribinden KorunmakBu arada blogcu arkadaşlarımdan, Esmer Zeynep‘in annesi Nurdan’dan Domuz Gribi’ne karşı alınabilecek en basit ve günlük önlemlerle ilgili bir ilan gelmişti. Ona ulaşmak isterseniz tek yapmanız gereken yandaki ufak görsele tıklayarak büyültmek.

Tabi şu linkte de Domuz Gribi’nden korunmak adına detaylı bilgi bulabilirsiniz.

playdoh-1Algıda seçicilik bu ya, gördüğüm güzel reklam kampanyaları, ilan çalışmaları zaten dikkatimi çekerken oyun hamurlarıyla ilgili olan bir kampanya da elbette özel olarak dikkatimi çekti.

Son zamanlarda Z. ile birlikte oyun hamurlarıyla oynama fırsatı bulamasak da kendisinin oyun hamurları ve akasesuarlarıyla arasının oldukça iyi olduğunu söyleyebilirim. Oyun hamurları genelde 2,5 – 3 yaş civarında etkin şekilde kullanılmaya başlanıyor ve sanırım uzun süre de devam ediyor. Hele de oyucakçılarda görmeye başladığım oyun hamurunun hamur dışındaki yan ürünleri, aksesuarları, yardımcı setleri vb. o kadar gelişmiş ve enteresan hale gelmiş durumda ki benim bile ağzımı sulandırıyor.

Sadece reklam kampanyasını yayınlamış olmayayım, konuyla ilgili makale ve linkleri de derlemiş olayım. Buyrunuz şuradan başlayalım:

- Kampanyanın diğer görsellerine şuradan ulaşabilirsiniz.
- PlayDooh markasını birçoğunuz duymuşsunuzdur, resmi web sitesi tam olarak şu adreste.
- Play-Doh’u kim icat etti merak ederseniz diye
- Play-Doh @ Wikipedia
- Play-Doh tarihçesi (bu kadar eski olduğunu bilmiyordum)
- Nasıl oluyor da oluyor?
- Tek marka vermek olmaz, buyrunuz başka bir marka daha

- Konuyla ilgili bir şeyler okumak istersiniz diye de bir takım linkler toparlıyorum ama henüz istediğim noktaya gelmedim… (Sizde bildiğiniz linkleri yollarsanız sevinirim) Yani neymiş… To be continued ;)

Sürekli online olmasam da; Babaolmak.com’u sadece hafta sonları güncelleyebilsem de (bakmayın yazıların hafta içi online olduğuna, önceden ayarlanabiliyor yazıların gün ve saatleri ;) bir şekilde neler olup bittiğinden haberim oluyor. sürekli takip ettiğim bir çok yayını düzenli olarak takip edemesem de online dostlar sayesinde ilgilemebileceğim linkler bir şekilde posta kutuma ulaşıyor.

Son günlerde (yine her zamanki gibi) yerli yabancı birçok link ve site birikiverdi. (Babaolmak.com teknik sebeplerden dolayı güncellenemez haldeyken algıda seçiciliğim biraz daha azalmıştı sanıyorum) Bu vesileyle  Babaolmak.com’un güncellenemez -hatta açılamaz- halde atıl şekilde yatışından bizi kurtaran arkadaşıma, Simto‘ya da gecikmiş bir online teşekkür de ileteyim buradan.

Gelelim ana konumuza, günün linkine. (gerçekten de hergün bir iki link tanıtsam, hızla eritebilirim belki de birikenleri)
Bir dönem arka arkaya çocuklara yönelik kap kacak, kaşık çatal ve benzeri setlere dahi linkler vermiştim… Geçenlerde Çocukla Hayat‘ın annesinden de böyle bir link geldi.

Motorlu taşıtlara ilgi duyan her çocuk hatta yetişkinin ilgisini çekebilecek bir set. Yanlış hatrlamıyorsam yakın zamanda indirime de giren bu sete tasarım firmasının web sitesinden veya şu online mağazadan ulaşabilirsiniz.

Her yeni doğan bebek, hatta doğmasından da önce, doğacağını haber aldığım her yeni bebek, inanılmaz heyecan veriyor. Belki Z’nin doğumunu, öncesini, bekleyişimizi ve o heyecanlı dönemi anımsattığı içindir. Ya da her yeni doğan veletle birlikte yepyeni hayaller ve umutlar, yepyeni bir gelecek daha doğduğu içindir.

Doğacak bebek hele de artık üç kişi olmayı hakeden bir çiftin bebeği ise, çok daha keyif veriyor aldığım haber. Hak etmek kelimesine takılmayın. “Hazır olmak” da denebilir alternatif olarak. (Ya da çeşitleri arttıracak olursak, “birbirlerini yeterince sevdiklerinde” de diyebiliriz…)

Bir buçuk ay kadar önce tüm şartları yerine getirmiş bir çiftten aldığım bebek haberi de çok yerinde ve zamanında oldu. (Bu aralar benzer haber beklediğim iki çiftten biriydi…)

Karı koca online şahsiyetler olduğundan birinin blogunda veledin ilk fotoğrafını görünce de hiç şaşırmadım. (Fotoğrafın yanı sıra aralarındaki aşk da vardı satırlarda, kendini iyi ifaden satırlar ve sahiplerini her zaman takdir etmek gerekir diye düşünüyorum…)

Çok keyifli ve heyecanlı günleriniz başladı, devamı da bu kadar keyifli, sıkıntısız ve heyecanlı olur inşallah diyorum. (Dedim bile) Şimdilik iki buçuk olsanız da yakın zamanda başlayacak olan üçlü hayatınızda yolunuz açık olsun Dinemiz ve Vırzıl ve de fasulye… :)

(Sevan Nişanyan; Taraf Gazetesi, 29 Ekim 2009)

Seksenaltı yıl yeter bence. Kan-vatan-düşman’dan ötesine aklı ermeyen bir dil bu ülkeyi bunca yıl esir etti. Artık yeni şeyler düşünmenin vaktidir.

Kan-vatan-düşman edebiyatının şahikası Kemal Paşa’nın Gençliğe Hitabe adlı eseridir. Bugün tekrar yazılacak olsa ben şöyle düzeltirdim.

Ey Türk gençliği! Birinci vazifen, insan olmaktır.

İnsan olmanın yegâne temeli insana sevgidir. Hayatın boyunca, insanlara güzelliği, aklı ve adaleti öğretmeyi görev bileceksin. Bilgin varsa, bedel beklemeden paylaşacaksın. Buna imkân ve şeraitin müsait değilse, yanındaki üç veya beş kişiye katıksız sevgini vermeyi deneyeceksin; onların hayat yükünü bir nebze hafifletmeye çaba göstereceksin. Bunu yaparken Türk mü, yoksa Hindu mu, Yamyam mı diye sormayacaksın. Çünkü insan, galiplerin hasbelkader çizdiği sınırlara sığmayacak kadar kıymetli bir hazinedir.

Dahili ve harici bedhahlarla etrafın çevrili olabilir. Sen şerri bahane etmeyecek, hayırhahlığını ilelebet muhafaza ve müdafaa edeceksin. Zira kötülük, esarettir. Manevi istiklalini ve manevi hürriyetini ancak insan olmakla kazanabilirsin.

Düşman bütün tersanelerine girmişse, vazifeye atılmadan önce düşüneceksin. Önce, düşman mı diye soracaksın. (Çünkü bugün düşman olan yarın dost olabilir.) Sonra onu kendine düşman etmek için ne hata yaptığını düşüneceksin. (Çünkü düşmanlık, herkes için ağır bir yüktür.) Gönlünü kazanmayı deneyeceksin. Tersaneyi beraber işletmeyi teklif edeceksin. (Öylesi her ikiniz için daha kazançlı olabilir.) Sonuç alamasan, bir tersane uğruna düşman olmaya değer mi diye bir kere daha kendine soracaksın. Bunları yapabilirsen, inan, dünyanın tüm tersaneleri senin olur. Tüm ordular sana boyun eğer. Tüm kalelerini terkedecek gücü ve güveni kendinde bulursun.

Memleketin dahilinde iktidara sahip olanlar sana “düşünmeyeceksin!” diyebilirler. Kendi çorak ve bencil emellerine seni muhafız ve müdafi yapmak isteyebilirler. Kuşaklardan beri süren iktidarlarını bir gün daha korumak için senin damarlarındaki kanı talep edebilirler. Memleketin bütün tepeleri kan ve intikam bayraklarıyla donatılmış, bütün mektepleri zaptedilmiş, bütün mahkemeleri elde edilmiş, bütün gazete köşeleri bilfiil müstevlilere terkedilmiş olabilir. Millet, cehalet ve propaganda içinde serseme dönmüş olabilir.

Ey insan evladı! İşte bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen, insan olduğunu unutmamaktır. Muhtaç olduğun kudret tanrı vergisi olan vicdanında ve her gün çalışarak geliştireceğin aklında mevcuttur.

clip_DSC_6315_phixrAslında bir çok şey yazdım en son yazımdan, mektubumdan beri. Üstelik de aynen mektubumda dediğim gibi hepsi gerçek kağıtlara, gerçek kalemle yazılmış mektuplar. Özellikle de İstanbul’da geçirdiğim acemilik eğitimi boyunca her hafta sonu ziyaretime geliyor olsa da o ziyaretler esnasındaki anıları bile not aldım. O mektupların ve notların çoğu eve ulaştı ve saklandı bile. (Hoş, bir kısmını belki Babaolmak.com’a eklemek de söz konusu oldu ama henüz vakit bulunamadı…)

Ardından Kırklareli’nde geçirmeye başladığım dönemde hafta sonları çarşı izinlerinde günümün neredeyse tamamını internette geçiriyor olsam da önce Babaolmak.com’daki teknik sorunlar, uzun süren bir taşınma dönemi derken Babaolmak.com ister istemez biraz atıl kaldı…

Uzatmayayım. Sonunda yağ, un, şeker hepimiz biraradayız ve dolayısıyla şartlar elverdiğince helva yapabilir durumdayız ;)

Uzun bir aradan sonra ne aradaki doktor kontrolü, ne hastalık, düşüp kalkıp yaralanmalar ne de benzeri detaylardan bahsetmeyeyim dedim. (Onlara da sıra gelecek…)

Şimdilik Z’nin son 2-3 aydaki incilerinden birkaçını paylaşayım. Not defterimi açıp her okuduğumda neşelendiren incilerinden birkaç tanesi:

Ağustos:
Ziyaret esnasında birlikte (kucağımda) gezinirken, kapalı alanlarda kepimi çıkardığımdan Z. alıp başına takıyordu. Ama dışarı çıkacağımızda takmak mecburi olduğundan kepi elinden almak biraz zor oluyordu:

- Babacım ver o şapkayı artık ben takayım
- … (Daha da sıkı sarılır başındaki şapkaya)
- Bak, askerlerin dışarda şapka takması lazım…
- Ama ben de asker çocuğuyum!
Sessizlik, ve şapka kendisinde kalır…

Ziyaret alanınında gezinirken bir otobüs durağına girip oturduk. Sen, elindeki mendille hemen durağı temizlemeye giriştin, önce oturma yerlerini ardından da durağın iç duvarlarına giriştin…
- Z.’cim, hadi yeter artık bu kadar temizlik. Bu durak çok kirliymiş, kolay kolay temizlenmez
- (Omzunun üzerinden şöyle bir dönüp) Ben de zor zor temizliyorum zaten…

Eylül:
Acemilik dönemi bitip de iki günlüğüne izinli olarak çıkınca, daha arabada:
-Senin saçların ve bıyıkların uzasın artık!

Yemek yediğimiz bir restoranın sahibi kocaman bir oyuncak kuzu hediye etmiştir Z.’ye ama Z’nin aklı bir süre sonra -yine- kapının önündeki baloncuya kaymıştır:
- Bak amca sana kuzu hediye etti, artık balon almaya gerek yok.
- Bu kuzuyu şimdi sen tut, bana da balon alalım…

Ekim:
Son olarak da birkaç gün önce kulağıma gelen bir lafı var, öğlen yemeğinde bakıcısına kurduğu cümle şu:
- Bas git sen, ben de kendi yemeğimi kendim yerim!

Bu da bonus olsun, daha bu hafta sonu, cumartesi sabahı uyandığında annesine söylediği cümleyi de özel bir keyif alarak yazayım:
- Bugün babamı görmeye gidelim!




Fotograflar

www.flickr.com
Bu bir "Flickr Badge" şu albümden fotograflar gösteriyor: Zeynep. Kendinizinkini yapmak için tıklayın.




Subscribe to me on FriendFeed

Kategoriler