Uzun bir gece ve daha da uzun bir günün hikayesi bu. Hatta bir haftalık öncesi de girecek işin içine ki tüm hikae daha net değerlendirilebilsin… Başlayalım bakalım…
Tam bir hafta önce kızımızın bakıcısı tatile çıktı bir haftalığına, tüm ayarlarımızı da güzelce yaptık. Çarşambe Perşembe anneanne gelecek, cuma - cumartesi - pazar ufak bir kaçamak için Adana - Mersin sıcaklarına vuracağız kendimizi, sonraki pazartesi salı da babaanne bakacak Z’ye… İlk iki gün biz evde yokken bir takım gerilimler yaşanmış anneanne ile: “Sevmiyorum seni… Sen git… İzmit’e git… Ben evde yalnız kalayım” türü… Uzun süreli ağlamalar (Salondaki yemek masasının altındaki sandalyelerin altına oturarak falan..)
Hafta sonu neredeyse sorunsuz geçti. Neredeyse diyorum çünkü “seferi” iken ister istemez uyku saatleri değişiyor, yemek saatleri kayıyor, geceleri yalnız değil bizimle yatıyor; kısacası düzeni karman çorman oluyor. Gezmenin, dnize girmenin filan heyecanıyla öğlen uyumadığı, bunu herhangi bir aralıkta telafi de edemediğinden akşamüstü saatlerinde konuşmasından yürüyüşüne her şeyinin değiştiği oluyor. (Sonuçlardan biri, anne-babanın tek yaptığı şey peşinden koşmak olmaya başlıyor) Uzatmayayım, “veletle seyahat” konusunu ayrı bir konu olarak ele almam daha iyi olabilir…
Bütün bu düzen değişikliğinin ve hareketli haftanın ardından pazartesi günü de evde değil babanne ile birlikte gezmekle geçti, üstelik de gayet uyumlu ve sakin şekilde. Zaten ne olduysa pazartesiyi salıya bağlayan gece oldu…
Saat 00.00′ı biraz geçmişti ki Z’nin ağlamasıyla uyandım (kırk yılın başı erkenden yatmıştım) Normalde o saatlerde uyanıp düşürdüğü emziğini filan arıyor Z. bulamazsa da alarm veriyor. Emziği bulunca ve tekrar eli tutulunca 1-2 dakika içinde sakinleşiyor ve uykusuna devam ediyor. Olaya o sırada uyanık olan Deniz müdehale etmiş olsa da bu ağlama olayı yaklaşık 30-35 dakika sürdü. Ağlamak demek de yanlış olur; “kriz” diyelim… Eşim, bu krizi “içine cin kaçmış gibiydi” diyerek anıyor bu aralar. (İçine cin kaçmış kimseyi ikimiz de görmedik şimdiye kadar… Yani, sanırım ) Z. dakikalarca sesinin çıktığı kadar, kriz halinde ağladı. Verdiğimiz emziği de genelde var gücüyle sağa sola atmaktaydı. “Ne istiyorsun?”, “Bir yerin mi acıyor?” “Ağrın mı var?” “Emziğin bak burada” “Süt içer misin?” “Bizimle yata mısın?” “Kendi yatağında mı yatarsın?” “Elini tutalım…” gibi soru ve önerilerimize olumsuz yanıtlar verdi genelde…. Bu sırada genel olarak annesinin kucağından da inmek istemedi… Bir ara artık yatağın kenarında çaresiz bir şekilde oturuyorduk ki böğürmekten yorulan böceğimiz bizim yatağın tam ortasında pili bitmek suretiyle uykuya daldı, biz de iki yanına “sıkıştık”
Sabah, eşim işe gitmeyip bugün evde kalayım, eski düzenini sağlayayım diyerek evde kaldı. Hafta sonu gideceğimiz 24.ay kontrolünü arayıp öne çektik. Sabahtan hem Alev Hanım’ı görürüz, hem bu ağlama krizini sorarız hem de kontrolü ve aşısını (Hepatit A) aradan çıkarmış oluruz dedik.
İşte upuzun bir gün böyle başladı. Doktor kontrolünden sonra karşıya geçeceğim için motorla yola koyulup doktora vardığımda eşimin otoparkta ufak bir kaza yaptığını, o yüzden gelemediğini öğrenip doktor randevumuzu değiştirip eve geri döndüm, tutanaktı, sigortaydı, fotoğraftı filan işlerinden sonra tek arabayla doktora gittik…
Doktor kontrolümüzde herşeyin sorunsuz ve normal olduğunu öğrendik; kiloda değişiklik yok: 13 kg, boy 1,5 santim uzamayla 89,5 cm. İnanılmaz uslu bir muayene geçti. Z yatmış halde Alev Hanım stetoskopla göğsünü dinlerken pırıl pırıl gözler ve kocaman bir gülümsemeyle doktorunun yüzüne bakıyordu… Ağlama olayının çok düşük bir ihtimalle yeni çıkmakta olan azı dişler olabileceğini öğrendik, yine çok az bir ihtimalle idrar yollarında bir enfeksiyon olabileceğini (bunun için idrar tahlili) ya da 2 yaş civarında çocukların kabus görebildikleri ve öyle bir şey olacağını anlattı. Kabuslar sonrasında uyanıp dakikalarca sbit bir noktaya bakrak ağladıklarını tepki ve dış dünyya yanıt vermeyebildiklerini anlattğında bu alternatifi de eledik çünkü Z. bizim tüm sorularımıza olumsuz da olsa yanıtlar veriyor, yardımcı olmaya çalıştıkça daha da sinirleniyordu.
Aşımızı da olduktan sonra eve dönüş yolunda yine arabada yarım yamalak uyudu ve düzen müzen yine düzelememiş oldu. Benim evde olmadığım öğleden sonra neler olduğunu şöyle özetleyebilirim: Eve geldiğimde evin tüm odalarına ayrı bombalar atılmış gibiydi. Eşim bir koltuğun ucunda “pısmış” şekilde oturuyor, evin içinde bir canavar ordan oraya koşuyordu… Bir süre sonra ben de şaşkınlıkla eşimin yanına oturdum ve bir süre izledik Z’yi… Akşam 21.30 civarında Z. sonunda uyuduğunda ikimiz de bitmiş haldeydik. (Bu arada şu anda yazamadığım o kadar çok şey oldu ki, “cenım ne yapmış ki, bir şey de yapmamış” demeyin…
Şimdi, umuyoruz ki tüm bunların sebebi düzeninin bozulmuş olması, bakıcısını özlemiş olması, uykusunu iyi alamamış olması filan olsun. Bir süredir kendisindeki bir takım değişiklikleri ilişkilendirdiğimiz “terrible two” “korkunç iki” “iki yaş sendromu” gerçekte böyle bir şeyse… Gerçekten hepimiz yandık…
(30 Haziran 2009 - Radikal)
Giderek daha sık başvurulan bir doğum yöntemi olan sezaryenin, bebeklerde DNA değişimine neden olduğu görüldü. Bu da olası sağlık sorunları anlamına geliyor
STOCKHOLM - İsveç’te yapılan bir araştırma, sezaryenle doğan çocukların DNA’larında değişim yaşandığı sonucunu verdi. İsveçli doktorların, kadınların gittikçe daha çok tercih ettiği sezaryenle doğum konusunda yaptıkları araştırmaya göre, bu yöntemle doğan çocuklar ileride sağlık açısından sorunlar yaşıyor. Karolinska Enstitüsü’ndeki araştırma, sezaryen yönteminin neden olduğu genetik yapıdaki değişimin şeker, kanser ve astım hastalıklarının görülme riskini artırdığını ortaya koydu.
Normal doğumla dünyaya gelen çocuklarla sezaryenle dünyaya gelen çocukların kordon bağından alınan kan örnekleri laboratuvar ortamında tahlil edildi. İki gruptaki çocukların kanlarındaki alyuvarlarda farklılıklar olduğu, farklılığın DNA’larda değişime neden olduğu belirlendi. Doktorlar, değişimi, doğum sırasında bebeklerin yaşadığı strese bağladı. Normal doğumda bebeğin yaşadığı stres, doktorların olumlu olarak niteledikleri ağırdan başlayıp artan bir stres olurken, sezaryenle yapılan doğumlarda bebeklerin yaşadığı ani stres olumsuz olarak değerlendirildi.
Kanser, astım riski artar
Araştırmaya katılan doktorlardan Prof. Dr. Michael Norman, doğum ve stresin bebeğin DNA yapısı ve bağışıklık sistemi açısından önemine vurgu yaparken, “Doğumda bazı genler aktif, bazı genler pasif hale geliyor. Stres de bunu etkilediği için sezaryenle doğan bebeğin DNA’sı değişiyor. Araştırmalarda, sezaryenle doğan bebeklerin kanser, şeker, astıma yakalanma olasılıklarının daha yüksek olduğu ortaya çıkıyor” dedi.
Norman, ileride çocukların karşılaşabileceği hastalıkların dikkate alınmasını istedi ve “Sezaryenle doğum tamamen tehlikesiz görünmesin” dedi. (aa)
Çocuk bezi değiştirme aralığı kriz yüzünden 6.2 saate çıktı
Comments 24 Haziran 2009 Kategori: Basından.Bundan sonra yoluna Ontex olarak devam edecek olan çocuk bezi firması Canbebe’nin Tüketim Ürünleri Genel Müdürü Özgür Akyıldız, verdiği rakamlarla krizin çocuklara nasıl yansıdığını gösterdi. Akyıldız, geçen yıl ortalama 5 saatte bir değiştirilen bezlerin, bugünlerde 6.2 saatte bir değiştirildiğini açıkladı.
Haberin tamamını Hürriyet’in web sitesinde okuyabilirsiniz. Sabah dikkatimi çeken bir haberdi, link vereyim istedim. 24 Haziran 2009 tarihli Hürriyet Gazetesi‘nin ekonomi sayfasındaydı haber…
Tüm Çevre Kirliliği ve Kimyasallara Rağmen Anne Sütü Hala En Sağlıklı Seçim mi?
Comments 23 Haziran 2009 Kategori: Bilgi & Kaynak, Fotograf, Linkler.
Flickr albümümdeki bir fotoğrafa yazılan bir teşekkür yorumu ile yine yabancı bir sitede bir fotoğrafımın kullanıldığını öğrendim. (Fotoğraflarımın -aslında Z’Nin fotoğrafları- kibarca izin alınarak kullanılmasından çok hoşlanıyorum) Üstelik daha önceki makalede kullanılan seriden bir fotoğraf. Konu yine anne sütü, bu sefer biraz daha popüler ve bilinen bir blog: Poptech
Sürekli takipçiler hatırlarlar daha önceki makale: The Many Benefits of Extended Breastfeeding idi. Bu seferki yazı ise kirlenen çevre koşullarına rağmen hala anne sütünün en iyi seçim olup olmadığını sorgulayan bir yazı: Bottle rockets: Is a polluted breast still best? Yazıda kullanılan fotoğrafın orijinaline şu linkten ulaşabilirsiniz.
Bugünün araştırma konusu velet milletinin ortalık yerlerde, parkta, bahçede veya markette avazları çıktığı kadar bağırmaları.
Kızımız bu aralar oldukça gürültücü ve zaman zaman bağırarak bir şeyler yaptırmayı denediği oluyor. Sadece bir silah olarak kullanmıyor elbette sesini… Yüksek tonda da konuşulabildiğini fark ediyor, sesini keşfediyor. Bizler de bir şeyleri bağırarak istediğinde en sakin halimizle istediği şeyi elde etmesinin bu şekilde mümkün olmayacağını anlatıyoruz. (Anında sesi de isteyiş şekli de değişiyor elbette…)
Dün akşamüstü kalabalıkta bağırma ile de tanıştık. Aslında yanlış ifade etmeyeyim, ben olay mahalinde yoktum Z ve annesi büyük bir marketteyken olay yaşanmış… Bunun üzeirine de konunun araştırılması şart oldu…
Bu gibi durumlar için ana başvuru kaynağımız Babycenter‘da konuyla ilgili yazılmış bir yazı bulduk. Birebir olarak halka açık yerlerde (hatta markette) bağıran çocuklar, sebepleri ve neler yapılabileceği ile ilgili yazı.
Yazıyı ingilizce okumak istemeyenler ve armut pişse ağzıma düşse diyenler için ufak bir özet yapayım:
Bu velet meilletinin kalabalık içinde bağırması veya çığlık atmasının ana sebebi genellikle ebeveyne karşı inat etmek, sinirlendirmek, utandırmak, delirtmek olmadığını söylüyor uzmanlar. Ana sebeplerden biri “keşif” hem seslerini hem de kalabalık bir yerde ses kullanımını keşfediyorlar. Yanı sıra talepte bulunuyorlar aslında. “İlgi” talep ediyorlar ve bunu kalablık bir yerde bağırdıklarında daha çabuk elde edebileceklerini biliyorlar… “Benimle ilgilen!” “Ve bunu şimdi yap” demenin bir şekli kalabalıkta bağırmak.
Kişisel tecrübemize dönecek olursak, Z., tek tük kelimeler söylemeye, anlaşılmaz cümnleler kurmaya başladığı ilk günlerden beri sesini bir ilgi isteme aracı olarak kullanıyor. Bunu en net yaşadığımız ortam otomobil yolculukları, ne zaman otomobilde eşimle sohbet etrmeye kalksak ve bir süreliğine kızımızı kendi haline bıraksak hemen o da konuşmaya ve bizlere bir şeyler söylemeye başlıyor ve sesi gittikçe yükselerek bizi kendi aramızda konuşamaz hale getiriyor. (Hala devam ediyor bu)
Konumuza dönelim. Yüksek tavanlı çok geniş mekanlarda bağrıldığında veya çığlık atıldığında oluşan yankının da çozukları cezbettiği söylenenler arasında.
Peki ne yapmak lazım, neler yapılabilir, neler denenebilir?
Uzun zamandır yazmak istediğim bir derleme aslında bu… Üstelik yazmayı erteledikçe Z’nin incilerden maalesef unutulanlar oluyor… Annemiz ufacık bir defter tutuyor incileri not etmek için, ben de aklıma ilk gelenler, son zamanlarda bizzat duyduklarımdan bazı favorilerimi yazıp sonra da annemizin defterinden kopya çekeceğim. (Hem onun defterinde gündüz biz yokken dökülen incilerden seçmeler de var)
- İki gün önce Meydan Alışveriş Merkezi’ndeki minikler için dönmedolabı gördü ve binmek istedi. Kapanış saatine çok yakın, hava karanlık, kimse yok, görevli çocuğun ısrarıyla baba-kız bindik. (Hiçbir sorun olmadığına, kesinlikle taşıyacağına ikna etmesi gerekti çocuğun beni) Minik dönmedolaptan etrafa bakınıp anneye el salladık… Sonra aşağıdan elinde beyaz renkli bir pamuk helvayla geçen bir abla gördü Z., kız pamuk helvadan büyük parçalar koparıp yiyordu… Bana dönüp, çok normal bir şeyden bahseder gibi, son derece sakin, “Abla tavşandan yiyor” deyip geçti…
- Banyoları artık duşakabinde, ayakta yapıyor. Duşun ahizesini yukarda yüksekte babasının boyuna göre ayarlanmış görünce “banyonun ucu çok yüksekte, yetişemiyorum ben, baba onu buraya taksın” dedi
- Annesinin kurabiye yaparken içine yumurta da koyacağını öğrendiğinde “içinden omletler çıkacak kurabiyenin” diye tepki verdi…
- Kendi kitabının sayfalarını karıştırırken ”Burası anne-babalar için, burası da ben’ler için” diye yazılı ve resimli sayfaları gösterdi…
- Kurşun kaleme inatla “turşun kalem” diyor, tükenmez kaleme de “mesela bu da iş kalemi” demişliği var… (Galiba, belki, mesela gibi kelimeleri inanılmaz kullanıyor)
- Bir akşam annesine (ben de yanındaydım, bizzat şahidim) “Ben uyurken el kullanıyorum” dedi. (Evet, birinin elini tutmadan uyumamaya devam ediyor)
- Üç tekerlekli bisikletinin bazı lüzumsuz parçalarını sökmeye çalışan bakıcı teyzesine “Mine’ye bir formil (formül) buldum, torna (tornavida) gerekiyor sana” demişliği var… (Bazen hepimizi korkuttuğu bir gerçek)
- Makarna yerken “enteresan bir şey” demişliği var…
- Bir restoranda garsonun uzattığı lolipop çok mahçup şekilde “Ama ben şeker yemiyorum…” diyerek reddetti (birkaç kere farklı yerlerde yaşandı bu durum) Şaşırıyor adamlar ne yapsınlar…
Bu anların, sözlerin ucu yok aslında… Sonra devam edeyim en iyisi
(Ayça Şen, 11 Haziran 2009, Radikal)
Güneydoğu’da taş atan çocuklara çocuk muamelesi yapılmıyor, hatta halkımız ‘iyi oluyor terörist döllerine’ diyor diye o kadar şaşırıyordum ve bunun için aklı selim sahipleri nasıl harekete geçmez diye küçük dilimi yutuyordum ki, geçenlerde hiç de öyle olmadığıyla ilgili nefis bir telefon aldım.
Önce işkillendim. Malum; iyilik yapıyoruz diyen grup, kurum, kuruluşlardan, yardım gecelerinden, hayır için bu gecelere bilet kesmelerden tiksinti oluştu pek çoğumuzda.
Telefondaki sese “Şimdi size nasıl güvenebilirim, nereden bileceğim ki bu bir rant işi değil” deyince “mesele rant peşinde koşmak olsaydı daha kârlı bir konu seçerdik. Zaten kuruluş değiliz, tamamen bireylerin bir araya gelmesiyle bu yasayı değiştirmeye çalışıyoruz” dedi.
Hemen konuya girdik: Konu, Terörle Mücadele Yasası’nın değiştirilip, taş atan çocukların 34.5 yıl ile yargılanmaması, eğitim ve çocuk haklarının korunması.
Güneydoğu’da çıkan olaylarda kışkırtılan küçük çocuklar, yüzlerini elleriyle örtüp taş atıyorsa, yüzünü kapadığı için daha fazla yılla yargılanıyormuş. Çocuk nereden bilsin yüzünü kapatmayı, çocuk nereden bilsin taş atmayı, polisi, terörü. Ayrıca bu çocuklardan pek çoğu gözaltında, eylem sırasında şiddet görüp ölüyor (bakın travma yaşıyor demiyorum, ölüyorlar) ölmeyenler, büyüklerle aynı koğuşta kalıyor, büyüklerle aynı şartlarda ceza alıyorlar.
18. yüzyılda, çocukların büyükler gibi cezalandırılamayacağına uyanmıştı insanoğlu adaleti diye biliyordum oysa.
Aradan 300 yıl geçti. Ne bir pedagog, ne okul, ne insan hakkını geçtim, çocuk oyun hakkı.
Durum fena.
Tamamını okumak için buraya tıklayıp Radikal’deki ilgili sayfaya ulaşabilirsiniz…
(Ayça Şen, Radikal, 04 Haziran 2009)
Aslında bıraksalar feci yazılar yazarım, kan gövdeyi götürür ve çok kişinin başı yanar.
Hatta bıraktılar, hemen başlayalım:
Sapıklığın, cinayetlerin, toplu katliamların aşırı arttığı günümüz Türkiyesi’nde, ben mi yeni gazete okumaya başladığım için fark ettim, yoksa bu şekil seri katillik hep var mıydı, tam emin değilim ama sanki vahşet gemi azıya aldı, her gün biri kafayı sıyırıp soy ağacını kesiyor.
Çok tehlikeli bir dönemde çocuk yaptım diyeceğim ama bunun iyi döneminin olmadığına dair de elimde ciddi deliller var.
Bir çocuğun düzgün bir insan olmasının temelleri ailede atılıyor. Bunun için ‘7 çok geç’ diye bir de kampanya başlatıldı. Doğrudur, 7 çok geç. Karakter özellikleri 6 yaşına kadar atılıyor fakat daha önce de pek çok kereler Radikal Cumartesi’de kadrolu anne yazar olarak konuya değindiğimiz gibi, adam gibi eğitim veren anaokulu bulmak da çok zor. Paran varsa, artislik yaparak Amerikan sistem isimleri sıralayan anaokullarının iyisini seçmek, yoksa, mahalledeki belediye anaokuluna belediyede çalışan tanıdık bulmak, gerekirse kıyak çekmek, birkaç sene önceden kayıt tarihi için aportta beklemek filan, bunlar hakikaten zahmeti bol ve sinir bozucu işler.
Anaokulu desen ucuz bir iş de değil, ama sanıyorum ‘7 çok geç’ derken sistemi de kurmuşlardır; pek çok mahalleye ek anaokulları, süper pedagojik eğitim görmüş bilinçli ve manitası mesaj çekti mi diye çocuklarla ilgilenmeyip hayallere dalıp zırt pırt cep telefonuna bakmayan anaokulu öğretmenleri, soonacığıma, televizyondaki okul öncesi programlarını seyrederken eve dalıp bütün aileyi taramayacak amcalara iş bulmak gibi önlemler alınmış mıdır.
Bir arkadaşım herkesin çocuk sahibi olmaması gerektiğini savunuyor. Bunun bir ehliyeti olmalıymış; sadece iyi eğitim görmüş, zengin ve güzel kimselerin çocuk yapması gerektiğini savunduğunda (çirkin olduğu için kendi de yapmıyormuş, benim de aslında yapmamam gerektiğini ısrarla belirtiyor hayvan,) ona bunun son derece faşo bir düşünce olduğunu haykırıyoruz ve bu kez “Tamam, diyor, bari en aza indirgemek için okumamış ve fakir kimselerin tek çocuk hakkı olmalı ve bu tek çocuğu da büyütürken düzenli olarak çocuk yetiştirme kurslarına gönderilmeli.”
Yazının kalanını Radikal’de, yazının orijinal yerinde okuyabilirsiniz.
Hatta hızınızı almışken Ayça Şen’in 30 Mayıs 2009 tarihli Bazı Mühim Şeyler yazısını okumanızı da öneririm.

Dün akşam iş çıkışı önemli bir randevumuz vardı. Z. için ilk kez bir anaokulunu görmeye gidecektik. Birkaç arkadaşımızdan da duyduğumuz “Düşler Şatosu“nu
İş çıkışı evdeki minik böceği de “gel gezelim biraz” diye alıp evimize zaten çok yakın olan Düşler Şatosu’na gittik. Ataşehir’in hemen kıyısındaki “anaokulları sokağı”na vardık. Birçok anaokulunun bulunduğunu bildiğimiz sokağa girince yine de şaşırdık. Tam anlamıyla “anaokulları sokağı” idi… Yanyana bir sürü anaokulu. Düşler Şatosu’nu bulmak zor olmadı (sanmıştık) Meğerse iki ayrı binaları varmış. Biri 2 ve 3 yaş grubu, diğeri daha büyükler içinmiş. Ufaklıklara “toddler”ın kısaltması “Tots” deniyor, daha büyükler “Kids” oluyor.
Anaokulun ortaklarından Nazlı Hanım’la beraber doğru binaya gittik. Üç katlı, yeni bir bina, büyükçe bir bahçesi, bodrum katında minikler için kapalı bir havuzu var. Sınıfları gezdik, yemekhaneleri, ortak kullanım alanlarını, tuvaletlerini gördük. Tuvaletlerdeki minicik klozatler ve yanyana asılmış bir sürü minicik rengarenk diş fırçası gülümsetti beni. (Fotoğraf makinesini bırak, telefonumu bile almamıştım yanıma maalesef)
Bu sırada Zep, giriş kattaki bir sınıfta öğretmenlerden biriyle oyun oynamayı tercih etti, sonra biz sohbet etmek için okulun ofisinde oturmaya başladığımızda yanımıza gelir gibi yapıp onun yerine diğer bir öğretmenle asansörle in-çık oynamayı seçti.
Çok detaya girmeyeceğim, okul tanıtımı yazmayı düşünerek başlamadım yazmaya -ki okul konusu her ailenin kendi başına tecrübe etmesi gereken bir deneyim diye düşünüyorum. Zaten görüştüğümüz bayanın “anne hangi okula girdiğinde kendini rahat hissederse çocuk da en çok orada rahat eder” sözü kulağımıza küpe oldu.
Küçükler binasında bir adet iki yaş dört adet üç yaş grubu lduğunu, sınıfların yaklaşık 15 kişi olduğunu; beş tan gün gelen iki yaş çocuklarının yaklaşık 5-6 adet olduğunu öğrendik. (Değişik gruplar var: 5 tam, 5 yarım, 3 tam, 3 yarım, 2 yarım vb…)
Bizim aklımızdaki şey, yazdan sonra, eylül gibi haftada 3 yarım gün gibi bir oyun grubunda sosyalleşmeye, başka arkadaşlarla birlike bir şeyler yapmaya başlamasıydı kızımızın. Bir anda 5 yarım günler, 5 tam günlerle karşılaşınca bu fikre hazırlıklı olmadığımızı fark ettik ve söyledik. Bu arada hem bakıcı hem ana okulu birlikte bir planlamanın da oldukça maliyetli bir alternatif olduğunu gördük. Üstelik de böylesi bir “okul hayatı” için çok erken olduğunu düşündük, düşünmekteyiz (bir süre daha düşüneceğiz bu konuları) Bir yandan da “oyun grupları” konusunu biraz daha detaylı araştıracağız bakalım…
Bu konuda tecrübesi olan anne-babaların yorumlarını da okumak çok iyi olurdu… (Bilmem anatabildim mi?
)
Baba Fotoğraf Çekerken Ne Kullanıyor?
Comments 2 Haziran 2009 Kategori: Alışveriş, Fotograf, Kişisel.
Az önce gelen bir yorumla (Berna’nın yorumu) daha doğrusu ricayla (Berna’nın ricası) neyle fotoğraf çektiğimi; ekipman listemi paylaşayım dedim. Hatta bu yorumla birlikte, utanarak, daha önce aynı konuda gelen bir mail de olduğunu ve cevap yazmayı unuttuğumu fark ettim. (Maili hemen bulup yanıtlayacağım, özür diliyorum ortadan…)
Daha önce bir doğum fotoğrafçılığı dosyası yapmaua başlamış, ikinci bölümünü bir türlü bitirememiştim… (Söz onu da yapacağım çok yakında) Ondan sonra da çocuk fotoğrafları çekmekele ilgili yazmak var planlarım içinde. Ama madem konusu açıldı, hep ekipmandan bahsedeyim; hem de bir iki macizane öneride bulunayım.
Öncelikle, bana kalırsa makinenin çok çok çok fazla bir önemi yok. Önemli olan “o anı” yakalamaksa, her makineyle yapabilirsiniz. Z’doğduğunda farklı bir makine kullanıyordum, son 1,5 yıldır farkı bir makine. Nikon DSLR serisinin bir ucundan ta öbür ucuna geçtim bir anda. Fotograflarda çok da fark edilir mi… Sanmıyorum… (Bu arada objektif seçimi önemli)
Uzatmayayım. Uzun süredir Nikon kullanıcısıyım. Zep ilk doğduğunda Nikon D50 kullanırken, o yıl yılbaşında kendi kendime hediye ettiğim Nikon D300′e terfi ettim. Bu arada yeni objektiflere de yatırım yapmaya başladım. Objektif aralığım belli bir noktaya geldikten sonra da portatif aydınlatma konusunda kendimi geliştirmek adına flash edinmeye başladım. (Peşinen uyarayım, belli bir noktadan sonra çok masraflı olmaya başlıyor hobi dediğiniz mevzunun amatörlükten çıkıp biraz daha ileriye doğru gidiyor olması) (Ben ücretli çekimler de yaptığımdan hobim için para harcayabilme lüksüne sahip oldum bir ara, o yüzden çok şanslıyım)
Flickr profilimde ekipman listemin neredeyse tam bir dökümü var.
Dediğim gibi asıl makinem bir Nikon D300 (Bu linkte ayrıntılı bir değerlendirme yazısı bulabilirsiniz.)
Makeniniz D60 veya D90 da olabilir… ( D50 yerine D40 sonra onun yerine de D60 çıktı piyasaya; D70 yerine de D80 sonra da en son D90 çıktı piyasaya) Bu yeni nesil makine alırken dikkat etmeniz gereken eğer elinizde objektif varsa bu objektiflerle uyumlu olup olmadığı.
Objektif önerisine gelince portre çekmek için en ekonomik ve en başarılı objektif (özellikle de fiyat performans göz önüne alındığında) “Nikon 50mm f/1.8D AF Nikkor Lens” öneriyorum. 100-150 TL civarındadır.
Bütçeye göre, işi büyütmeye karar verdiğinizde önerim “Tamron 17-50mm f/2.8 XR Di II Lens” olacaktır. (Daha geniş açıyla da çekme şansınız olduğu gibi, her iki lensle de kapalı mekanda çekim yapabilirsiniz)
Bu arada küçük önerilerimden biri, gerekiyorsa ucuz bir tripod alın ve tripod ile hareketsiz çekim yapın ama flashla -makinenin kendi flashını kastediyorum- çekim yapmayın. Yüzün karşısından tabak gibi çarpan kuvvetli flash ışığı birçok detayı ve doğallığı yokediyor.
Uzaktan sessiz sedasız ve çaktırmadan doğal fotoğraflar yakalamk istiyorsanız da önerim “Sigma 70-300mm F/4-5.6 APO DG Macro Interchangeable Lens” olacak. Mesela çocuk parkında uzaktan çekim yapacaksanız.
Bu arada tüm bu lenslerin geniş açı ve tele objektif anlamında hepsini birden kapsayabilecek önerim “Sigma 18-200mm f/3.5-6.3 DC Lens” Hem geniş açı hem de tele objektif olarak kullanılabilir. Kapalı mekanlarda çok ieş yarayamayacağı zamanlar içinde en başta önerdiğim “Nikon 50mm f/1.8D AF Nikkor Lens” ile iki objektiflik mini bir set uzun süre işinize yarayacaktır.
Son önerim de konuyla ilgili birkaç kitap okumak veya bir iki orta halli başlangıç seviyesi eğitime katılmak. Kitap önerilerimi yakında toparlar yazarım (umuyorum) Eğitim konusunda da Fototrek‘i tavsiye ediyorum…
Bu konunun maalesef ucu bucağı yok. İhtiyaca, bütçeye, açgözlülüğe göre çoook geniş bir yelpaze var ve almanın sonu yok.
Umarım devamı da gelir bu yazının…
EK: Önemli bir not; ekipmanlarımın hiçbirini mağazadan almıyorum Ya yurtdışındaki fotograf mağazalarından alıp tatile gitmiş ve dönecek birileriyle geri getirtiyorum Ya da Gittigidiyor.com veya Sahibinden.com gibi sitelerden alışveriş yapıyorum. Komisyon karşılığı yurtdışından getirenler de mevcut. Çok ciddi fiyat avantajlarını bu şekilde sağlamak mümkün.
Bundan yaklaşık bir ay önce, bir sabah Zeynep’in bir süre ortalıktan kaybolmasının ardından bakıcısının şaşkınlık feryadıyla odasına gittiğimde, kapının arkasındaki duvarı kurşun kalemle karaladığını gördük. Şimdiye kadar bir kere bile böyle bir şey yapmamıştı. Kağıt ve kalemi genelde mama sandalyesinde otururken veriyorduk veya kalem istediğinde onu sandalyesine oturtup kalemleri öyle veriyorduk. Böylelikle sürekli kontrol altında olması da gerekmiyor, ama yine de zaman zaman yerde veya kendi çalışma masamızda da bizimle birlikteyken kağıt ve boya kalemleriyle zaman geçiriyordu. Ama kağıt dışında hiçbir yerde kullanamıştı kalemleri.
Bu yaramazlığının sonunda ufak bir konuşma ve kalemlerinin elinden alınıp 3-4 günlüğüne kaldırılmasıyla cezalandırıldı. Her kalem istediğinde annesi veya ben duvarı boyamasının yanlış olduğunu bu yüzden kalemlerinin kaldırıldığını anlattık. (Boyadığı duvara yaslı şekilde yboyama tahtasının da durduğunu belirtmekte fayda var)
Bu olaydan bir sonraki hafta büyük anneannenin evine gittiğimizde -bahçe içinde, tek katlı müstakil bir ev, büyük bir verandası var- bu kalem ve duvar mevzusu anında ortaya çıktı. Yakın zamanda taşınılacak olan eski evin balkonunda yaklaşık 2 metreye 2 metrelik bir duvar karalanmış ve resimler yapılmış bir halde rengarenkti. Karalamalar Z.ye, resimler babaanneye (ve dedeye) aitti. Dolayısıyla Z’nin birdenbire ortaya çıkan duvar ressamlığı, duvarları boyamak konusunda nerden feyz aldığı açığa çıkmış oldu.
Ne kadar konuşmuş ve bunun yanlış olduğunu anlatmış olsak da ikinci bir girişimin önü kesilemedi. Gecen hafta bu sefer kırmızı bir kuruboyayla yine kendi odasında, kapısının arkasındaki duvar çizilmişti. Yine sakin sakin anlatıldı duvarların boyanmaması gerektiği. “Duvarları boyuyor muyuz?” sorusunun cevabı “Evet boyuyoruz”, “Bir daha boyayacak mısın?” sorusunun cevabı gülümseyerek “Evet boyayacağım” oluyordu. Ancak biz ısrar ettiğimizde “bir daha boyamayacağım” gibi kaçamak cevaplar verdiği de oluyordu.
Bu sabah, yaklaşık 15 dakika önce yine bakıcısının feryadı ile soluğu Z’nin odasında, kapının arkasında aldım. (Suç mahali son derece sabit artık gördüğünüz gibi) Bu sefer daha öncekilerden farklı olarak bakıcısının ilk andaki kızgınlığı ve çıkışının da etkisiyle ağlıyordu da Z. Yaptığının yanlış bir şey olduğunu artık az çok bildiğinden ve yakalanmış olmasından mı, suçüstü yakalanmış ve kendisine çıkışılmış olmasından mı, kaleminin elinden alınmış olmasından mı yoksa cezalandırılmak üzere olduğu korkusundan mı bilemiyorum…
Bu sefer daha organize bir şekilde çalışılmıştı. Odasında duran ufak kırmızı taburesini almış, mutfağa gitmiş, böylece annesinin alışveriş listesi yazarken kullandığı kırmızı keçeli kalemi mutfak masasından alabilmiş ve odasına, kapının arkasına çekilmişti.
Odada yalnız kaldığımızda ağlamasının geçmesini bekleyip, biraz sakinleşmesini sağlayıp, biraz konuşmamız lazım diyerek kapısını kapatıp onu kucağıma oturttum. Duvar boyamak konusunda en baştan bunun ne kadar yanlış olduğunu ve kağıtlara resim yapmak gerektiğini anlatıp “bir daha boyayacak mısın duvarını” diye sorduğumda pırıl pırıl parlayan bir gülümsemeyle “evet boyayacağım” cevabını aldım. Bir iki tekrardan sonra durum hiç değişmemişti bunun üzerine sen odanda yalnız kalıp biraz bu konuyu düşün” diyerek odasının kapısını kapatıp çıktım. Elbette o an ağlama da başladı. Kendime bir 4-5 dakika verip beklemeye başladım. Arada sessizlik de oldu, arkasından gelen yeni ağlamalar da… Beş dakikanın sonunda odaya girdiğimde oyuncaklarını dağıtmakla meşguldü. Gözyaşı, salya ve sümük karışımından yüzü görünmüyordu. Koltuğuna oturup, gel yüzünü silelim dediğimde gelmek istememesi üzerine o zaman ben gideyim içeri dediğimde gelip oturdu kucağıma, yüzü temizlendikten sonra duvar boyamak konusundaki tavrı ve isteği hiç değişmemişti. Bir daha boyayacak mısın sorularına en sonunda sırf benim gönlüm olsun diye “boyamayacağım” dese de odadan çıkmak üzereyken “bundan sonra duvarları çizmeyeceksin değil mi?” soruma “çizeceğim” diye kocaman bir gülümsemeyle yanıt verdi. (Anasından almış olabiir bu inatçılığı) Ben de bunun üzerine, “ben de senle konuşmuyorum o zaman” diyerek odasından çıkıp bilgisayarımın başına oturup bu yazıyı yazmaya başladım. Ağlayarak odasından çıktı, bakıcısı tarafından sakinleştirildi, meyvesini yedi ve şu anda banyoda, tuvalatte oturduğu yerde şarkılar filan söylüyor… (Tuvalet eğitimi ile ilgili yazacak şeyler çıkmaya başladı ama başka bir yazının konusu…)
Uzun lafın kısası babaanneye müteşekkür olduğumuz bu duvar oyama konusunda ne yapacağız bilmiyorum. Sanırım ilk önlem hiçbir yerde kalem bırakmamak. Artık her zamankinden de mobilize kendisi. Yetişemediği yerlere tabure ve sandaye çekerek yetişebildiğinin farkında. Dolayısıyla evdeki tüm güvenlik önlemlerinin de bu gözle tekrar elden geçirilmesi de gerekli aslında…
Kendimize notlar:
- Kalemler kaldırılacak
- Bu gibi durumlarla ilgili daha çok yazı okunacak, ceza konusunda kafam çok karışık, bu konuları araştırmak lazım. (Aynı şekilde küslük filan konularında da)
- Ev baştan aşağı kontrol edilip tabureli bir kız çocuğu için güvenli hale getirilecek
- İki gün önce boşaltılan büyün anneannenin evinin balkonundaki resimlerin fotoğraflarını çektim, onlardan bir iki tane seçip o konuyla ilgili bir yazı da yazılacak
- Tuvalet konusundaki son gelişmeler de var sırada… Var da var…
Bu arada, “Hanım, bizim kız yine kapısının arkasındaki duvarı hem de bu sefer keçeli kalemle boyadı, haberin olsun…”
Okuyan anne babalara da bir ricam olsun: Benzer durumlardaki hikayelerinizi, başarı ve başarısızlıklarınızı, önerilerinizi yorumlarda yazar mısınız?
Miniğim… Baban yine işe güce daldı… Babaolmak.com’u boşladı. Her sene olduğu gibi Mayıs yine koşturmakla, gece gündüz çalışmakla geçti. Bir de hep beraber yaptığımız bir 4 günlük Bozcaada kaçamağı olunca 19 Mayıs sebebiyle yazılacak onlarca yazı sırada bekler oldu.Bozcaada’da bir gece, kafasında yazmaya başladı baban bu mektubu sana, sonra yine günler girdi araya…
Artık bebekliği bırakıp çocukluğa terfi ettin. Dolayısıyla bu da çocuk aklınla, çocuk halinle belki de ilk tatilin. 17 kişilik kalabalık bir gruptaki tek çocuksun ve herkes ne kadar uyumluysa sen de o kadar uyumlusun. Yavaş yavaş herkesin adını öğrendin, kime nasıl naz yapılır kim seninle daha çok ilgilenebilir hemen çözdün… Anne ve babaya nerdeyse hiç problem çıkarmadın. Geceleri geç saate kadar onlarla birlikte oturdun, pilin bittiğinde pusetinde uyudun. (Sandalye birleştirdiğimiz de oldu sana) Ne kadar uykusuz olsan da neredeyse hiç mızırdanmadın. Bu arada konuşkanlığın, sakinliğin ve elbette kurduğun cümlelerle herkesi şaşırttın. Arabalı Vaaaaaa-pur’a bindin. Arabalı kısmı ile yolcuların olduğu üst salonu birbirinden ayrı vapurlar sandın…
Geçen yazdan beri heyecanla beklediğin denize girdin. Tüm soğukluğuna rağmen suyun, üşümene rağmen, gıkın bile çıkmadı. Gözünü bile kırpmadan, büyük bir cesaret ve heyecanla girdin suya. Sadece suya girince “soğukmuş” dedin… Yiğitliği bozmadın, biraz takılıp, “hadi çık artık” dendiğinde belki de ilk kez, arkana bile bakmadan kıyıya çıktın, kurulandın, kumlarla oynamaya devam ettin. (Gördük ki bıraksak saatlerce kumda oynayabilirsin, iyi ki kova kürek filan almışız sana)
Artık her türlü çocuk parkına son derece hakimsin, kaydırakmış, tahteravalliymiş, salıncakmış kesinlikle kurtulamıyor senden. Şimdilik tek sorunumuz salıncakların önünden koşarak geçmenin tehlikeli bir şey olduğunu anlamamış olman. Ve görüyoruz ki çok yakında kaydıraktan yüzükoyun kaymayı ve aşağıdan yukarı geri tırmanmayı deneyeceksin. (Tüm bunları yaşça büyük çocuklar yaparken gözlemledin, farkındayız)
Son zamanların en keyifsiz haberi ilk arkadaşın (üstelik de internetten tanıştığın) Toprak‘ların biraz uzaklara, Amerika’ya yerleşmesi oldu. Bu büyümüş halinizle pek arkadaşlık edemediniz. Daha çok babalarınız arkadaşlık etti açıkçası… Öte yandan da yeni bir arkadaşın oldu. Üstelik aynı zamanda adaşın… (Uzun zamandır yazışıyorduk aslında, sonunda tanıştık. ) Senden 2 ay kadar küçük olduğundan, senden küçük herkese yaptığın gibi “ignore” ettin kendisini, yoksaydın. (İlk buluşmanızın çocuk parkında olması da önemli bir etken oldu tabi) Ama çok yakın zamanda birlikte oynamaya başlayacaksınız. Ada da senden 6 ay büyük olmasına rağmen artık başbaşayken pek güzel oynuyorsunuz.
Bu arada Neris Duru doğdu. Kubilay ve Suhal’in bebekleri oldu. Kubi’nin artık sadece senle ilgilenmiyor oluşunu yadırgadın biraz. Ama Duru bebeğin ellerini pek güzel seviyorsun yine de.
En önemli gelişmelerden biri, geceyarıları içtiğin sütü aşamalı olarak kestik ve sen de bunla oldukça iyi başa çıktın. Artık yatarken içiyorsun sütünü. Ancak hala elimizi tutarak uyuyorsun. (Uyurken ağzından çıkan emziği el-kol mesafende bulamazsan da yaygarayı koparıyorsun) Bu arada son zamanlarda biraz uykucu oldun, üstelik sabah keyfinin de hastasısın. Uyandıktan sonra 30-35 dakika yatakta keyif yapıyorsun. Geçenlerde bir sabah annen “uykucu musun sen” diye sorduğunda “hayır uykucu değilim ben, zeytinciyim” diye cevap verdin. (Konumuzla alakasız ama dün akşam da büyükbabanın “o ekşi erikleri nasıl yiyorsun yahu?” sorusuna “ısırarak” diye cevap verdin.)
Bir iki hafta önce bir arkadaşımızım evinde ayağına dolap kapağı düştü. İlk ciddi ev kazamızı çok ucuz atlattık. Biraz morluk, az şişmiş bir ayak baş parmağı ile gezdin birkaç gün, “ayağım acıyor, bepanten sürelim” o ara en sık kurduğun cümlelerden biriydi. (Bir de olaydan bir sonraki gün sabahleyin Mine Teyzene kurduğun cümle tam olarak şuydu: “Mineciğim, geçen akşam Onur’ların evinde benim ayağıma dolap kapağı düştü, canım çok acıdı” kurduğun cümle ve cümlenin eksiksizliği babanın gözlerinin dolmasına sebep oldu)
Üç tane yepyeni azı dişin çıkıyor, dün gittiğimiz diş doktoru abla dişlerini çok beğendi. (Sen de onun doktor olduğuna ikna olmadın bir türlü) Kitap okumayı çok seviyor “Ayşegül - Biziklet Kazası” kitabını neredeyse kelime kelime okuyormuş gibi yaparak anlatabiliyorsun. Bu aralar “ve” bağlacına takılmış durumdasın, her cümlende mutlaka kullanıyorsun. “Kahvaltımızı edeceğiz ve parka gideceğiz” “Koltuğa oturalım ve baba Zeynep’e kitap okusun”
Hala zıplayamıyorsun. O kadar tedbirlisin ki ayaklarının ikisinin birden yeryüzünden kesilmesi mümkün olmuyor. Zıplamak senin için şu anda sadece ayak parmaklarının ucunda yükselmekten ibaret. Yaz iyice geldiği için artık şortlar giymeye başladın, kirli ve morluklar olan bacaklarınla tam bir çocuk oldun.
Şaşkınlıkla izliyoruz seni. Sadece şaşkınlıkla değil elbette gururla da… İstisnasız her gün şaşırtıyorsun bizi. İnanılmaz cümlelerle, mantık yürütmelerle, her şeyinle.
Cömert Ağaç (Bir Shel Silverstein Başyapıtı)
Comments 13 Mayıs 2009 Kategori: Alışveriş, Genel, Linkler.“Bir zamanlar bir ağaç vardı ve küçük çocuğu çok sevdi…”
Bir baba olarak favori çocuk kitaplarımı niye Babaolmak.com’da tanıtmayayım ki diye düşünmeye başladım. Bunun en büyük sebebi de tüm arkadaşlarıma, çevreme Cömert Ağaç‘ı okutma isteği aslında.
Hani bazı çocuk kitapları vardır, okurken kitabın aslında çocuklar için mi yazıldığını yoksa asıl mesajın büyüklere mi olduğunu anlayamazsınız… Shel Silverstein‘in Cömert Ağacı da tam olarak öyle bir kitap. (Aslında tanıdığım bir çok -yetişkin- kişinin kitabı okurken gözlerinin dolduğunu, hatta eni konu ağlayanlar olduğunu düşünürsek -hiçbiri çocuk değil- asıl mesajın büyükler için olduğunu da kabul edebiliriz sanıyorum)
Klişe bir tanıtım cümlesi kullanacak olursak: Shel Silverstein’in her yaştan okuru için hazırladığı bu kitap “Almadan vermeyi, karşılıksız olsa da sevmeyi, vermenin bir mutluluk sebebi” olabileceğini anlatmakta.
Shel Silverstein‘in 1964 yılında yazdığı (Hepimizden yaşlı aslında kitap n’aber?) ve o zamandan bugüne 30′dan fazla dile çevrilen kitap zamanında uzmanlarca tartışılmış da… (Şimdi o tartışmaların detayına girmeyeceim ve en aşağıda linkler vermekle yetineceğim.)
Orijinal ingilizce baskısını bana ilk okutan kişinin girişimiyle sonunda ülkemizde de basıldı “Giving Tree“. (Bulut yayınları ve Özel Sezin Okulları işbirliğiyle) Hoş ben kitabı okuduğum günün akşamı hem Giving Tree’yi hem de Shel Silverstein’in tüm kitaplarını (sadece çocuk kitapları yok süper eğlenceli şiir kitapları da var) Amazon’dan alıvermiştim bile. Şimdi artık orijinali benim başucumda, Türkçe’si kızımızın başucunda duruyor. (Bu arada her ikisinde de CD var ve isterseniz hikayeyi dinlemeniz de mümkün)
Uzatmayayım, aşağıda bir sürü link vereyim. Shel Silverstein’le mutlaka tanışın diyeyim, Cömert Ağaç‘ı çocuğunuz olsun olmasın mutlaka edinin diyeyim, buradan gideyim…
- Cömert Ağaç’ı satın almak için…
- Shel Silverstein’in sitesi
- Shel Silverstein hakkında Wikipedia’da neler denmiş?
- Cömert Ağaç - Giving Tree hakkında Wikipedia’a neler denmekte?
- Silverstein @ Poets.org
- Radikal Kitap’ta da Irmak Zileli tarafından tanıtılmıştı Cömert Ağaç…
- Orijinalini istiyorum, Amazon’dan alayım derseniz…
- YouTube’a ulaşabilmekteyseniz buyrun size bir link daha…
Bir baba blogu daha… Evet! Benim bildiklerimin sayısı iki elin parmaklarını geçmiyor maalesef. Hele de düzenli güncellenme parametresi de girince devreye sayı iyice azalıyor. Blog Ödülleri sayesinde tanıştığım bir blog “Ali, Babası ve Kırk Haramiler”
Üstelik Blog Ödülleri töreninde de (ki töreni daha sonra ağız tadıyla yazmak istiyorum ama bu kadar çok yazacek şey varken komple yalan da olabilir bu isteğim) Ali ile ve babası ile (ve elbette annesiyle de) tanıştık. Salon ufak olduğu için ve davetiye sayısı limitli olduğundan 40 haramiler gelememişlerdi.
Uzun zamandır blog ve site tanıtmadığımı da fark ettim, güzel bir geri dönüş oldu. Gidip Ali ile tanışınca neden böyle düşündüğümü anlayacaksınız. Ali için sevimli demek yetmediğinden şu anda kelime arayışındayım. (Gerçeğini gördüğümden çok da rahat içim, fotograflardaki kadar neşeli, sevimli, rahat, pozitif, sakin ve mutlu bir çocuk Ali) Z. de ilk gördüğü an hiç vakit kaybetmeden öpücüklere boğdu zaten kendisini. (O kadar da tembihlemiştim kendini biraz ağırdan sat kızım diye… Nerde???) Önce yanak ve dudak arasında bir yerden (işini biliyor) sonra burnundan, hemen arkasından da elinden öptü. (Sanırım benim onun elini öpüşlerimden biliyor bunu) Gecenin geri kalanında da birlikte salonda koşturup durdular…
Uzatmayayım, amacım sadece bir baba blogu tanıtmaktı, tıklayınız, gidip bakınız… Şeker bir velet, süper bir baba, süper şeker bir aileyle karşılaşacaksınız…
- Geceden ve enerjisi tükenmeyen ikilinin koşturmacasından bir kesit için şu videoyu izleyebilirsiniz. (Sağol Devletşah)
Son zamanlarda bir çok vizyoner markanın gerek kendi kendilerine gerekse PR şirketlerinin öneri ve desteğiyle blog dünyasıyla ilgilendikleri gözlemleniyor. Blog yazarlarını toplayıp onları dinleyen, düşüncelerini değerlendiren markaların sayısı her geçen gün artıyor. Bu, bloglar için çok sevindirici. Blog Ödülleri gibi bloglar üzerine düzenlenen etkinliklerin payı da çok elbette bu gelişmelerde.
Benzer bir daveti ben de geçen hafta aldım ve bu davet bir kaç sebepten dolayı çok hoşuma gitti. Her şeyden önce isme düzenlenmiş bir sanal davetiye geldi, davetiyeden Babaolmak.com’u takip ettikleri anlaşılıyordu. Tüm bu kozmetik şıklıkların yanında bebek/çocuk ve beslenme konulu bir toplantıya bir baba davet ediyorlardı. Genelde annelerin sorumluluk alanına girdiği düşünülen beslenme gibi bir konuyla ilgili paylaşım toplantısına bir baba çağırmak… Bence değer verilmesi gereken bir yaklaşım. Dolayısıyla ben de bu daveti burada paylaşmaktan ve markadan ismiyle bahsetmekten kaçınmıyorum.
Ki, Babaolmak.com’u sürekli takip edenler bilirler kızımız ilk doğduğundan beri kullandığımız mamalar genelde Milupa idi. Artık bizimle aynı mönüyü paylaşıyor, biz Milupa yemediğimizden o da pek yiyemiyor.
(Hatırlar mısınız Milupa isminin nerden geldiğinden de bahsetmiştim aylar aylar önce) Uzatmayayım, bu hafta Milupa’nın beslenmeyle ilgili bir blog yzarları toplantısına katılacağım. Bakalım beklediğim gibi çıkacak mı? (Neler beklediğimi söylemeyeceğim ama bir takım beklentilerim var toplantı ve katılımcılarla ilgili)
Bu arada Babaolmak.com’un takipçisi anne-babalardan başka katılan var mı merak ediyorum…
Sinemasever biri olarak (Hoş, sinema ile ilgim sinamaseverlikle sınırlı değil) Fellini’yi de çok severim ve Babaolmak.com’a bir şeyler yazmayı uzun süre ertelediğimde ve sonra vakit bulup da yazmaya kalktığımda hep aynı sözleri gelir aklıma. “Ben filmi kafamda çekiyorum, herşeyi hayalimde canlandırıp baştan sona çektikten sonra asıl çekim aşaması tam bir ızdırap oluyor çünkü bu sefer her şeyi tekrar ediyorum” der büyük usta. Ben de Babaolmak.com’a gün içinde birçok şey yazıyorum. Bazen gerçekleşmesinin hemen ardından yazdığım anılar oluyor, “Bunu Babaolmak.com’a yazayım” diye başlayan düşünceler, yazıyı satır satır yazıp kafamda bitirmemle son buluyor. Hele de yoğun bir dönemdeysem günlerce “blog başına” geçemeyip yazamadığımda o anı, o yazı yavaş yaval silikleşip yazmaya oturduğumda eski tadı vermez oluyor. Sanırım bunun en iyi çözümü günü gününe, vaktinde oturup bir şeyler yazmak. (”Kafada yazma, klavye başında yaz sadece” fikri ise çok ütopik. Bir şeyleri kafada yazmamak muhtemelen doğa kanunlarına çok aykırı)
Geçtiğimiz hafta çok yakın bir arkadaşımızın doğumu, gönüllü doğum fotoğrafçılığı, yoğun bir iş haftası, geceleri ofiste fazla mesai derken, aynı evin içinde olmamıza rağmen Z. ile yaklaşık 48 saat kadar görüşemedik. Böyle zamanlar haliyle özellikle babaya çok koyuyor ki anlatmaya başladım, velet tarafında da hissediliyor.
Bahsettiğim sürenin sonunda artık son gece kızımızın sabaha karşı mızıldanmasıyla kendisini kendi yatağımıza üçüncü olarak terfi ettirmek iyi bir çözüm oldu. Halen geceleri eli tutularak uyuduğundan baba - kız elele uyumak fırsatını yakaladığımız gibi sabah yatak keyfimizi de birlikte yapabildik. (Sabahları da ilk uyanışından sonra uykusu açılmadan eli tutulursa 45-50 dakika gibi keyif uykusu uyuyor küçük hanım) Üstüne uyanıp da beni yanında görünce gülümseyip biraz daha sokuldu. Sonra bir şekilde çıkıp üstüme yattı ki normalde yapmadığı bir şeydir. Zaman zaman yatarken göğsümün üstüne alsam bile 15 - 20 saniyeden fazla durmaz; bu sefer 3-4 dakika üzerimde yattı. (Bu, mutlaka başınıza gelmiştir, başınıza geldiyse de -anne veya baba- ne demek istediğimi ne hissettiğimi sanırım anlatmama gerek yok. Henüz bu duyguyu yaşmadıysanız da darısı başınıza diyeyim) Bu esnada, yatarken, bir eliyle de göğsüme hafif hafif vuruyordu. Kucağımıza aldığımızda da, eğer keyfi yerindeyse, omzumuza veya sırtımıza aynı hareketi yapıyor… Bebeklikten kalma gaz çıkarma hareketinin bri karşılığı gibi sanki, bir şekilde sevgisini bu şekilde gösterdiğini düşünüyoruz.
Sonra üzerimden kalkınca bir süre daha kocaman yatakta vakit geçirdik, boğuştuk, yuvarlandık, nefes nefese kaldık. En sonunda önüne düşmüş saçları gözünün önünden yukarı çekerken “ikimizin de saçları gözümüzün önüne geldi babayla” dedi ve yataktan indi. Her sabah olduğu gibi salona koşmasını beklerken yatağın cevresinde dolanıp benim tarafıma geldi ve “baba da kalksın” diyerek elimi tutup çekti… “Kitap okusun baba Zeynepe” diyerek çıktık yataktan. (O kısım da pek sarmaş dolaş ve sevişerek geçti tahmin edileceği gibi)
Sonrasında işe gitmek için evden çıkmış olsam da yoğun bir kaç günün arkasından eve vakitli gelip birlikte sahile gitme planı yaptığımdan akşamüstü de erken geldim eve. Bu sefer de annemizin iş yemeği olduğundan yine baba-kız kaldık ve atlayıp Caddebostan sahile yola çıktık. Yol uzun sürse de bir şekilde sohbet ederek (bu arada çevreyolunda arkasına bisiklet bağlanmış bir otomobil görüp “arabanın arkasına bisiklet yapıştırmışlar” diye göstermesini atlamamak lazım) Caddebostan’a vardık, kolayca park yeri bulduk ve kendimizi sahile attık. Ama o da ne… Sahildeki koskoca çocuk parkı yok olmuştu. Sadece salıncakların demir iskeletleri duruyordu. (Herhalde yaz için yenileyecekler diye safça içimizden geçirdik. - Aslında ben tek başıma geçirdim bunu içimden) Şansımıza küselim, sahilde yürüyüp köpek sevelim bari dedik, sahilde yürüyüşümüz boyunca bir çok liseli genç kızın “saldırısına” uğradık, köpekler sevdik, “haydi çimenlerde yuvarlanalım” diyerek çimenlerde yuvarlandık (bunu da Z. tek başına yaptı) yaklaşık bir buçuk saati büyük keyifle geçirdik. Sonrasında bir banka oturup Mine Teyze’mizin yanımıza koyduğu akşam yemeğini (taze fasulye) silip süpürdük. Her ne kadar mama sandalyesi olmadan yemek yemek zor olsa da bankın önünde duran koca kaldırım taşının üstüne oturup yemek yeme fikri çok hoşuna gittiği için sorun yaşamadık. Sorun çıkmamasının bir sebebi de eve gitmek istememesi oldu. Ve buyuk bir hızla biten yemeğin üzerine hava iyice kararana kadar Burger King’in (maalesef leş gibi ve kirden yapış yapış) çocuk parkında takıldık. Sonra da istemeye istemeye arabaya bindik ve mızıldanarak eve vardık.
Z. tüm beklentimin aksine 30-35 dakikalık yol boyunca uykuya kah ayak sallayarak, kah konuşarak, emziğini sağa sola atarak ve el şaklatarak direndi. (Böylelikle uyku saati geçtiğinden kolaylıkla “arıza modu”na geçebiliyor.) Eve girip temizlendiğimizde çok uykulu ama yatakta yatay pozisyona geçirilmez haldeydi. Bu durum babasının da işine gelmiş olacak ki yine babasının yatağında birlikte yattılar. “Yatmayalım, daha gece olmadı” direnişi yaklaşık 1,5 dakika içinde yerini uykuya bıraktı ve birlikte uyuduk.
Her seferinde dediğim(iz) gibi bunu daha sık yapmalı diye içimden geçirsem de kimbilir böylesi bir kaçamak için fırsatımız bir daha ne zaman olacak. Biliyorum, biraz fazla kişisel bir yazı oldu ama yine de oldu.
Uzun zaman boyunca (nerdeyse üç hafta) bu konuyla ilgili yazıp veya yazmamayı düşünüp sonunda bir iki satır karalayayım dedim. Türkçe internet yayıncılığına inanan ve ekmeğini bu alanda kazanan biri olarak Türkçe içeriği desteklemek, özellikle içinde bulunduğum sektör göz önüne alındığında, önemli bir görev.
Ay başında “Blog Ödülleri Kayıtlarında Geri Sayım” başlığıyla Blog Ödülleri‘ni duyurmuştum. Sonrasında özellikle herhangi bir duyuru, tanıtım yapmadım. Ne finalistlerin belli olduğunu, ne finalistler arasında Babaolmak.com‘un da olduğunu ne de “Bana oy veriniz sevgili dostlar” türü bir yazıyı kaleme almadım.
Bir çok blog (daha doğrusu blog sahibi) “önemli olan yarışmak değil birinci olmak” tavrında olsa da beni tanıyanlarınız biliyordur; o tavırda değilim. “Önemli olan yarışmak” tavrında da değilim…
Blog Ödülleri özelinde; yaklaşımım, böylesi genç bir organizasyonun mutlaka desteklenmsi gerektiği yönünde. Bu sektörün içinde olmama, yıllardır değişik konularda blog yazmama rağmen Blog Ödülleri sayesinde onlarca tadından yenmez blog tanıdım. Yanı sıra, zaten tanıdığım, tanıştığım birçok blogun finalistler arasında olduğunu gördüm; hem hoşlandım hem de kendi kendime gurur duydum. (Özellikle de Babaolmak.com’un da finalist olduğu aile kategorisindeki blogların en az yarısını tanıyor olmak, o bloglarla birlikte, birarada olmak çok hoşuma gitti… Bunun adının “yarışmak” olduğunu düşünmüyorum açıkçası)
Yarışmayı kazanmak adına türlü yollara başvuran blogları (özellikle hile hurda içeren yolları kastediyorum, yoksa eşe dosta mailing yapmak, ödül vaad etmek, yarışmaya katılımı arttıracak duyurular yapmak, bannerlar döndürmek filan, yarışma kurallarını ihlal etmiyorlarsa tamamen mübah mücadele yöntemleri) anlamıyor ve gülüp geçiyorum.
Kendi adıma, Blog Ödülleri sayesinde birçok kaliteli blog tanımış olmaktan dolayı çok mutluyum. (Belli alanlarda son derece kalitesiz bulduğum finalistlerin de zaten zaman içinde blog dünyasından silineceğinden eminim) Babaolmak.com’un tüm okuyucularına da nacizane önerim, Blog Ödülleri’nin sitesine gidip kayıt olun ve tüm kategorilerdeki finalistleri gezin. Oy verin veya vermeyin önemli değil ama eminim ki adını sanını duymadığınız ama size çok hitap edecek bloglarla tanışacaksınız.
Bu tanışmayı organize eden Blog Ödülleri‘ne teşekkür eder, bu organizasyonun her sene daha da iyileşeceğinden emin olarak sadece Türk blog dünyası için değil; Türkçe internet yayıncılığı adına büyük bir işe imza atıldığının altını çizmek isterim.
(Yıldırım Türker, Radikal, 20.04.2009)
Türkan Saylan’ın evindeki arama Ergenekon davasının orta yerine tahrip gücü benzersiz bir bomba olarak düştü.
Türkan Saylan, bu memleketin kıymetlilerindendir.
İlhan Selçuk gibi yanlış yatırımlarla geçen hayatının sağlamasını üzerimizde yapmaya kalkan sözde duayenlere benzemez.
Kimileriyle fikirdaşlığı vardır. Saylan da hayatı açıklarken laiklik konusundaki kaygılarını odak alır. Ama Ergenekon taifesinden çok ama çok önemli bir farkı vardır.
Türkan Saylan, inandıkları konusunda içtendir.
Her şeyden önce, şunca yıldır tanık olduğumuz serüveniyle bir insan, bir vatandaş olarak, aklının-ruhunun tartısı iyice sapıtmışlar dışında herkesin hayranlığını kazanmıştır.
Onun mesleğine ve insan sevgisine adanmışlığı, yoruma gelecek şey değildir. Açık ve malumdur.
Öte yandan Türk Emniyeti’nin hoyratlığı, yüce Türk Hukuku’nun siyasetle iç içeliği de bu memlekette yaşayanlar için açık ve malumdur.
Saylan’a reva görülen, milyonlarca insanı inciten muamele, söz konusu kurumların fevkalâde hassas ve kibar hallerini yansıtıyordu. Bunu da, iyimserlik gözlerimi kör etmemişse, biliyoruz inancındayım.
Bu memlekette kendisi, yakınları ya da tanıdıkları bu muamelenin kat kat be kat ağırına maruz kalmamış, işkenceden, keyfi gözaltından geçmemiş, hakarete uğramamış kimse yoktur.
Dolayısıyla hayatlarının ilk siyasileşme fırsatını Türkan Saylan’a yöneltilen kuşkuyla, onun polisle yüzleşmesiyle yakalamış olanların güvenlik kuvvetleri-hukuk uygulamalarına yönelik itirazlarının içtenliğine inanmak bana gerçekten imkânsız geliyor.
İmkânsız geliyor, çünkü yaşlı ve hasta bir insanın evinin aranmasını canavarca bulanların insanlık adına söz aldıklarına inanabilmek için onların misliyle beter uygulamalara maruz kalan başkaları için de ses yükseltmiş olmaları gerektiğine inanıyorum.
21. Ay Kontrolünün Ardından
Comments 12 Nisan 2009 Kategori: Bebek Gelişimi, Bilgi & Kaynak, Haberler, Kişisel.Yaklaşık 10 gündür -maalesef- vakit ayırıp da yazamıyor(d)um. Dolayısıyla şimdi bu ayın en önemli konusunu yazmak durumundayım ilk olarak. (Önemli dedikse kadar da değil yahu) Malum, 18. aydan itibaren üç ayda bir doktor kontrolüne gider olmuştuk. Dolayısıyla Ocak ayından sonraki ilk kontrolümüz bu ayın başındaydı ve heyecanla bekliyorduk. (Niyeyse)
Ay başında randevumuzu alıp doktorumuz Alev Fırat’a yollandık. Keyfimiz zaten yerindeydi. Z’nin herhangi bir doktor korkusu yok (aşılara rağmen) aksine enteresan bir sükunetle geçiriyor doktor kontrollerini. Ki artık eni konu laf dinler, komutlara uyar bir çocuk olduğundan çok da kolay geçiyor muayeneler. Özellikle stetoskopla vücudu dinlenirkenki hali görülmeye değer oluyor. Hafif bir şaşkınlık, hiç hareket etmeden duruşu ve doktorunu seyredişi…
Kilo artmış (hem de fazlaca), boy uzamış, kafa cevresi genişlemiş. Kilo 12,5 olmuş ve yaş - kilo eğrisinde şimdiye kadar bulunduğu kategoriden bir üst kategoriye çıkmış. Boy 86cm ile ciddi şekilde uzamış, kafa çevresi de 49cm. Bu veriler doktorumuzu pek memnun etti. (Ve evet, taşırken kilosu hissediliyor artık) İlk kez boyu yatarak değil ayakta ölçüldü, aynı şekilde ilk kez bebek baskülünde değil de ayakta durarak tartıldığı çocuk baskülüne terfi etti. Bu arada basküle “kaç kilooo” ismini takmıştı. “Kaç Kilooo”ya çıkıp güzel güzel tartıldı.
Bu arada doktorumuzun yanına ilk girdiğinde konuşmasıyla da şaşırttı kendisini. Muayene masasında otururken oradaki oyuncak kamyonlardan birini eline alıp salladıktan sonra birebir şu cümleyi söyledi: “Kamyonun içinde bir şeyler tangır tungur ediyor” Hep böyle düzgün mü konuşuyor diyen doktorumuz kontrolün sonlarına doğru Z’nin yaklaşık 4 yaşındaki bir çocuk ayarında konuştuğunu, dil gelişiminin çok ilerde olduğunu söyledi. Bunun için özel bir şey yapmamış olsak da ağzımız kulaklarımızın civarına kadar uzadı elbette; koltuklarımız kabardı.
Doktorumuza Z’nin birkaç hafta önce eşimle aynı anda eve geldiğimizde kızımızın mama sandalyesinde resim yapmaktayken başını yaptığı resimden bir an kaldırıp kurduğu cümleyi de aktardık: “Anne geldi, baba geldi, anneyle baba geldi, anneyle baba birlikte geldiler, hem anne hem de baba geldiiiii…” Yine muayene günü Z, kendi kendine “çünkü” bağlacına kafayı takmış kendi kendine değişik cümlelerde onun pratiğini yapıyordu. Bu aralar dil konusundaki en enteresan şeylerden biri, her gün yeni bağlaç ve benzeri kelimeleri öğrenip gün boyu farklı şekillerde tekrar ederek pekiştirmesi: Hem, daha, çünkü, zaten, bence, belki, galiba bunlardan bazıları.
Yemek konusunda çok ciddi gelişmeler var; artık gece sütünü içmemesi gerektiğini; bir yetişkin gibi akşam yemeğinden sabah kahvaltısına kadar bir şey yemeyecek duruma geldiğini öğrendik. 21.00 civarı yatıp sektirmeden 00.30 - 01.00 civarında süt içmeye alışmış olduğundan o günden beri sütü kesmeye çalışıyoruz. İlk günlerde çok umutluyduk ancak son birkaçgündür inada bindirdi bu konuyu ve sütünü içmeden sakinleşmiyor ve sabaha kadar sürekli olarak uyanıp süt istiyor. Aynı şekilde emzikle uyumaktan da vazgeçirilmesi gerekiyor. Yanı sıra süregiden bir diğer problemimiz de eli tutulmadan uyumuyor oluşu…
Bunun dışında artık “zıplayabilmesi” gerektiğini de öğrendik ve gördük ki zıplayamıyor. (Hiç böyle bir şey denemek gelmemişti aklımıza) Doktorun yanından çıktığımızdan beri zaman zaman denemeler yapıyoruz. Her ne kadar ayakları yerden kesilemese de bir haftanın sonunda artık yaylanıyor ve parmak uçlarına yükseliyor.
Doktorumuzla son olarak da sosyalleşmesi hakkında konuştuk. Kendi kendini çok rahatlıkla oyalayabilen bir çocuk olsa da artık daha sık arkadaşlarla bir araya gelmedinde fayda var. Önümüz yaz olduğundan bu sosyalleşme ihtiyacını çocuk parkında giderebileceğini sonrasında bir oyun grubu veya arkadaş grubunda evde sosyalleşebileceğinden konuştuk. Bu arada bu otun grupları konusunu da zaman zaman düşünüp araştırıyoruz, bir ara yazacağım.
Bir de Z’yi doktoruna şikayet ettik. (Ben ettim) Aylardır bir kere bile “doktor” ile korkutmadık veya “doktor” hatırlatmasıyla kendisine bir şey yaptırmaya, herhangi bir şeye ikna etmeye çalışmadık Z’yi. ( Doktor Teyze şöyle dedi; böyle dedi, Alev Hanım ne söylemişti… vb gibi.) Ancak doktora gitmeden bir kaç önce tam tersi gerçekleşti ve kendisi bizi ikna için doktorunu kullanmaya başladı. Pencerenin önüne çıkıp, camın önünde aakta durup dışarıya bakmak istedyip de bizden izin alamadığında “Alev çıksın dedi, Alev tırmansın dedi” gibi söylemlerle bizi ikna etme çalışıyor bu aralar. (Evet, korkutuyor bizi bazen)
Kontrolümüz özetle böyleydi. 21. ayı geride bıraktık; bir daha 24.ayda yani ikinci doğum gününde doktorunu göreceğiz (aşı da var)
(Bu arada kontrolden 3-4 gün sonra üşütme ve öksürük şikayetiyle tekrar doktorumuzu ziyaret ettik, yine çok efendi bir şekilde muayene geçirdik; antibiyotiğe gerek kalmadan şuruplarımızı aldık, durumu toparladık)
İlk kez 2008 yılında düzenlenen Blog Ödülleri‘nde heyecan bu yıl da devam ediyor! 21 Mart’ta başlayan kayıt süreci 5 Nisan’da son bulacak. Dolayısıyla çabuk olmakta fayda var
Sadece internet kullanıcılarının vereceği oylar ile, kategorisindeki en iyi bloglar seçilecek. Yarışma, 2 Mayıs Cumartesi günü gerçekleştirilecek olan Blog Konferansı’nın ardından ödül töreni ile son bulacak.
Türkiye’de sayıları 1.5 milyonu bulan bloglar, güçlü ve sürekli güncellenen içerikleri ile sadece sosyal medyanın değil aynı zamanda interaktif pazarlama iletişiminin de en önemli öğelerinden biri haline geliyor Türk sosyal medyasının gelişimine ve bloglarda sürekli, kaliteli ve özgün içeriklerin artmasına katkıda bulunma amacıyla organize edilen Blog Ödülleri ile Türkiye’de internet sektörünün de ilerlemesine yardımcı olmak hedefleniyor.
