Page 2 of 131

Çocuk Bakıcısı Bulmak

Çocuğunuz ya da çocuklarınız için çocuk bakıcısı bulmak sanırım ebeveynliğin en büyük baş ağrılarından biri. Hele de aynı şehide yaşayan bir anneanne babaanne ya da benzeri destek ekibiniz yoksa. Bu arada şahsi görüşüm hiçbir çocuğa tam zamanlı olarak anneanne ya da babaanne bakmamalı bunu da not düşmekte fayda var.

Çocuğunuza tam zamanlı (tam zamanlıdan kastım yatılı değil; sabahtan akşama) bakıcı bulmaktan daha da zoru ise yarım günlük ya da ihtiyaç duyduğunda emanet etmek üzere düzenli ya da düzensiz çocuk bakıcısı bulmak olsa gerek. İşte benim yaşadığım zorluk da böylesi bir zorluk sayılır.

Sayılır çünkü ben iddiayı biraz daha zorlaştırıp ev temizliği de yapan bir çocuk bakıcısı bulmak istedim. (Zoru seviyorsam demek)

Ev Temizliği Yapan Çocuk Bakıcısı Bulmak

Yazarken çok kolay oluyor ama sadece beli zamanlarda gelecek hem temizlik yapıp hatta tercihan yemek de yapıp aynı zamanda bi nevi çocuk bakıcılığı yapacak birini bulmak gerçekten iddialı bir arayışmış. Bunu öğrendim.

İhtiyacı daha net tanımlamakta fayda var. Benim ev ile ilgili ihtiyacım; ilkokula giden kızımı okul dönüşü karşılayacak birisiydi. En önemli ihtiyaç bu. 16.30 civarında gelen servisi karşılayıp yaklaşık 18.30 – 19.00 civarlarına kadar kızımla vakit geçirecek bir çocuk bakıcısı.

Ama her gün değil. Sadece haftada bir gün. Hatta gün de belli; Perşembe! Çünkü diğer günler ya yüzme antremanı sebebiyle zaten eve geç geliyor ve birlikte geliyoruz ya da zaten annesinin evine gidiyor. Bu noktada iş zorlaşmaya başlıyor işte.

İhtiyaçlar Bitmiyor Tabi

İlk şart tamam; ikinci ihtiyaç ise haftada bir ev temizliği; içinde ütü ve yemek yapımı da var. Yemeğin içinde olmasa da evin içinde iki de kedi var. (Öyle demeyin; her temizliğe gelen kedili eve gelmiyor. Temizlemeyi zor bulan da var kediye alerjisi olan da.

Sadece perşembeleri boş olan; referansları olan, kedi dostu ve çocuk dostu ve ütü artı yemek yapabilen ve Çekmeköy gibi pek de merkezi olmayan bir yere gelebilecek olan birini aradığınızda emin olun hayat o kadar da kolay olmuyor. (Abartmayayım; yaşadığınız apartman, site içinde belli bir sosyal ilişkiniz olduğunda; komşularınız ve çevrenizle yoğun bir iletişimde olduğunuzda muhtemelen daha kolay oluyordur her şey.)

Online Hizmet Almak

Benim gibi sadece kitabını, filmini, biletini, yemeğini değil; peynirini, ekmeğini, çorabını internet üzerinden satın alan biri için kaçınılmaz tek yer yine online hizmet verenler olacaktı.

Ne mutlu ki çok kısa sürede, muhtemelen biraz da şans eseri daha çok yeni hizmet vermeye başlamış olan bir site sayesinde sorunumu çözdüm. İşte bu noktada neden yazının başından beri di’li geçmiş zaan kullandığım da ortaya çıkıyor.

Bu bahsettiğim arayışımın üzerinden tam iki sene geçti. Düşündüğümde herhangi bir ürün ya da servisi iki yıldır kullanıyor olmak sanırım iyi bir referanstır. Bu yazıyı bir advertorial olarak yazmadığım düşünülürse ki babaolmak.com’da tanıttığım istisnasız her şeyi ya kullandığım ya da en azından denemiş olduğum düşünülürse “reklam” yapmıyor olmaktan yana içim çok rahat.

Çocuk Bakıcısı için: Evdeki Bakıcım

Uzun lafın kısası; iki sene önce bir Google araması sonucu bulduğum iki üç sonuçtan geriye çok kısa bir süre içinde sadece EvdekiBakicim.com kaldı. Doldurduğum formun ardından kıacık bir süre içinde telefonla iletişime geçip ihtiyacımı net olarak anlayıp çok ısa süre içinde çözmekle kalmadılar sürekli arayıp sorarak verdikleri hizmetin sürekli olarak arkasında olduklarını da hissettirdiler.

Öyle ki zaman zaman fikir almak için zaman zaman hizmet kalitelerini sorgulamak ve arttırmak adına bazen sadece merhaba demek için arar oldular. Kurucularının bizzat aradığı ya da mail attığı (hatta el yazısıyla mektup yazdığı) zamanlar oldu. Benim de profesyonel olarak dijital iletişim ve pazarlama sektöründe çalıştığımı öğrendikten sonra iyi bir test kullanıcısı olarak da fikirlerime ya da geliştirme önerilerime kulak verdiklerini düşünüyorum.

Hizmetlerini detaylıca burada anlatacak değilim. Her şey sitelerinde (ve mobil uygulamalarında) var. Gerek çocuk için gerekse yaşlılar için saatlik, günlük, haftalık hatta aylık bakıcı hizmetini size özel bir şekilde çözdüklerini söyleyebilirim. Sadece bakıcı değil, yerli ya da yabancı oyun ablası konusunda artık iki yılı aşan bir deneyimleri var.

Benim gibi birkaç şeyi aynı anda aynı günde isteyen birazcık da olsa zor bir müşteriyi iki senedir “hiç” üzmeden memnun ediyorlar. Ola ki bakıcının değişmesi gerektiğinde (iki sene içinde 2-3 kere yaşadık) sadece önceden haber vermekle kalmıyorlar öyle ya da böyle mutlaka hiç boşluk olmadan istediğim profilde birinin gelmesini sağlıyorlar. (Doğru kişilerin seçimi ve eşleştirilmesi konusunda çok beğeniyorum kendilerini)

Ortada hiç nakit olmayan bir sistem var; haftalık olarak kredi kartımdan çekiliyor hizmet bedeli. Bedel de konuşmak gerekirse bugün temizliğe gelen biri için siz ne kadar ödüyorsanız ben de tam o kadar ödüyorum.

Gelen kişilerin tüm bilgileri ve geçmiş araştırması yapılmış oluyor dolayısıyla bu konuyla ilgili bir güven sıkıntısı yaşamıyorum (ki bakıcılar evinizdeyken eviniz sigortalı oluyor diye biliyorum) Anahtar verdiğim, anahtar vermekten öte çocuğumu emanet ettiğim düşünülürse güven konusunda içimi çok rahatlattıkları açık.

Kurulma hikayelerini kurucuları Miraç Bal’dan bizzat dinlediğim; kişisel bir ihtiyaç sebebiyle alandaki boşluğu fark etmeleri sonucu böylesi bir girişime soyunduklarını bildiğim Evdeki Bakıcım hizmetini gönül rahatlığıyla tavsiye ediyorum. Bir start-up olarak her geçen gün büyümelerini; yatırım almalarını ve hizmet alanlarını ve kalitelerini arttırdıklarını gözlemliyor ve ne yalan söyleyeyim çok mutlu oluyorum.

Uzattım biliyorum ama hak ettiklerin düşünüyorum; son olarak da geçtiğimiz aylarda kendisi de baba olan, her aradığımda inanılmaz nezaketi ve hoş sohbeti ile ne desem dinleyen, çözen müşteri ilişkileri direktörü Ali Bey’e de buradan özel olarak teşekkür ediyorum.

El Ayak Ağız Hastalığı

Eskiden el ayak ağız hastalığı diye bir hastalık yok muydu bilmiyorum. Ama neden olmasın değil mi? Ben hiç duymamıştım. Kızım büyürkenki benzer garipsediğim hastalık 6.hastalık idi. (Yoksa 5.hastalık mıydı?) (her ikisi de ismen eğlendiriyor beni)

Oğlumun hastalığa yakalanması ve yemekten içmekten kesilmesiyle tanışmış oldum el ayak ağız hastalığı ile. (Hala yazarken hastalıklara isim verme sektörünün yaratıcılık anlamındaki zayıflığı beni benden alıyor)

Bu kadar rahat ve eğlenerek yazıyor olmamın sebebi elbette hastalığı geride bırakmış olmamız. Özetlemek gerekirse tedavisi ya da bir ilacı olmayıp yaklaşık yedi (7) günde geçen bir hastalık kendisi. Okuduğum yazılarda 7-10 gün diyor; şimdi yalan olmasın.

Bu arada hastalığın İngilizcesi de tam olarak aynı: “Hand foot mouth disease” (yani yaratıcı olmadığımız gibi birebir de çevirmişiz işte)

El, ayak ve ağız hastalığı özellikle 5 yaş altı çocuklarda görülen oldukça bulaşıcı bir viral hastalık. Nadiren daha büyük çocuklarda ve yetişkinlerde de hastalık görülebilmekteymiş. Hastalığın ilk günleri bulaşma ihtimali daha yüksekmiş.

Hastalığın belirtileri şunlar…

Ateş,
Boğaz ağrısı,
İştahsızlık,
Halsizlik,
Ağız içerisinde ve ağız çevresinde, avuç içi ve ayak tabanında görülen döküntüler. (Döküntüler kırmızı, yuvarlak lezyonlar şeklinde olabildiği gibi bazen içi sıvı dolu veziküller şeklinde de görülebilmekteymiş) (Ben vezikül gördüm)

Elbette bu belirtilerin hepsi birden görülmeyebiliyor. Görünen belirtilere dayalı olarak soğuk algınlığı ve griple de çok kolay karışıyormuş. Yanı sıra el ve ayaktaki kızarıklık ve döküntüler sebebiyle su çiçeği ile de karıştırılırmış.

El, ayak ve ağız hastalığı çoğunlukla kendi kendini sınırlayan, ağır hastalık tablosuna neden olmayan bir viral hastalıktır. Hastalar 7 ile 10 gün içerisinde gelişen tüm bulguların kaybolması ile tamamen iyileşiyormuş. Bir aşı ya da özel bir tedavisi yok. Semptom giderici ilaçlar, vitaminler, kaşıntı varsa önleyecek spreyler gibi çözümler olabiliyor.

Ağızda yara olduğunda içmek de yemek de ızdırap olduğu için hastalığın özellikle ilk günlerinde beslenme büyük bir dert olabiliyor. (Bak şekil 1A) Öte yandan bizim oğluşun özelinde hastalığın işe yaradığı nokta bu vesileyle üçüncü yaş gününün hemen öncesinde emzikten kurtulmuş olduk. (Gerçekten de her şeyde bir hayır var)

Hastalıkla ilgili daha fazla okumak isterseniz:

Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü
Ekşi sözlükte el ayak ağız hastalığı
– İngilizce okuyayım deseniz de “hand foot mouth disease” şurada
– Ya da burada okuyabilirsiniz.

Diyeceğim o ki; ilk günler zorlu geçse de endişelenecek bir şey yok. Her yerde yazdığı gibi yedi gün dolaylarında kendiliğinden geçiyor hastalık. Kendinize ve başkasına bulaşmamasına çalışabilirsiniz.

Şimdiden geçmiş olsun… (Okuyan da der ki yemek tarifi verdim, bitiriyorum)

Bu arada fotoğraf oğluşun hastalığının artık iyileşmek üzere olduğu son günlerinde çekildi. Ağızdaki yaralar net şekilde görünebiliyor. Bu yaralar sebebiyle normalde bir şey yeyip içemiyor olsa da karşısında çizgi film açık olduğunda löp löp yutuyordu mantısını. (Bu da tüyo olarak dursun)

Çocuklarınız Sizin Çocuklarınız Değil

Halil Cibran’ı ve “Çocuklarınız Sizin Çocuklarınız Değil” şiirini annem sebebiyle biliyorum. Ama uzun süredir denk gelmemiştim. Ara ara göz attığım “eski nesil” bloglardan Güneşin Tam İçinde sağolsun (ya da Süleyman Sönmez sağolsun demeliyim belki de) aylar önce şiir karşıma çıktığından beri chrome’da bir sekmede sürekli açık duruyor. Hatta sadece ilgili sayfa değil, şiiri okuduktan sonra İngilizcesini hiç okumadığımı fark edip İngilizcesini de bulup açtım yan sekmeye. Her ikisi de sanırım iki buçuk üç aydır önümde açık. Birkaç günde bir göz gezdirip bir daha okuyorum ve bir kere daha büyük keyif alıyorum. Hatta öyle ki İngilizcesinden ayrı bir keyif de aldığımı fark ettim.

Halil Cibran ya da Kahlil Gibran 1883 yılında Lübnan’da doğup daha sonra Amerika’ya Boston’a göç etmiş bir ressam, şair ve filozof. Eserlerini İngilizce ve Arapça yazarmış. Türkçe’ye “Ermiş” olarak çevrilen “The Prophet” İngilizce yazılmış 26 şiir/yazı’dan oluşuyor. 1923’de yayımlanmış. Cibran ya da Kahlil Gibran ya da Khalil Gibran hatta Jubran Khalil Jubran 1931’de ölmüş.

Bu arada Cibran’ın bulabildiğim kitaplarını da alıp bir kaç farklı uçak yolculuğunda (zaten ince kitaplardı) bitirdim de. Şiiri her iki dilde de kendi bloguma bir ara koymak üzere sekmelerde açık tuttuğumu da içimde bir yerde biliyorum açıkçası. O yüzden buyrun burdan yakın…

Çocuklar Sizin Çocuklarınız Değil

Çocuklar sizin çocuklarınız değil,
Onlar kendi yolunu izleyen Hayatın oğulları ve kızları.
Sizin aracılığınızla geldiler ama sizden gelmediler
Ve sizinle birlikte olsalar da, sizin değiller.
Onlara sevginizi verebilirsiniz, düşüncelerinizi değil.
Çünkü onların da kendi düşünceleri vardır.
Bedenlerini tutabilirsiniz, ruhlarını değil.
Çünkü ruhlar yarındadır.
Siz ise yarını düşlerinizde bile göremezsiniz.
Siz onlar gibi olmaya çalışabilirsiniz ama sakın onları
Kendiniz gibi olmaya zorlamayın.
Çünkü hayat geriye dönmez,
Dünle de bir alışverişi yoktur.

Siz yaysınız, çocuklarınız ise,
Sizden çok ilerilere atılmış oklar.
Okçu, sonsuzluk yolundaki hedefi görür.
Ve o yüce gücü ile yayı eğerek,
Okun uzaklara uçmasını sağlar.
Okçunun önünde kıvançla eğilin.
Çünkü okçu, uzaklara giden oku sevdiği kadar,
Başını dimdik tutarak kalan yayı da sever.

On Children

Your children are not your children.
They are the sons and daughters of Life’s longing for itself.
They come through you but not from you,
And though they are with you yet they belong not to you.

You may give them your love but not your thoughts,
For they have their own thoughts.
You may house their bodies but not their souls,
For their souls dwell in the house of tomorrow,
which you cannot visit, not even in your dreams.
You may strive to be like them,
but seek not to make them like you.
For life goes not backward nor tarries with yesterday.

You are the bows from which your children
as living arrows are sent forth.
The archer sees the mark upon the path of the infinite,
and He bends you with His might
that His arrows may go swift and far.
Let your bending in the archer’s hand be for gladness;
For even as He loves the arrow that flies,
so He loves also the bow that is stable.

Kullandığım görsel Halil Cibran’a ait; kız kardeşi Marianna

– idefiks’deki Halil Cibran sayfasında kitaplarını bulabilirsiniz.
– Ya da Amazon’a bakabilirsiniz.

Bir ekim iki bin on yedi

Bir ekim iki bin on dört. Hayatımın; hayatımızın bir kere daha dehşet şekilde eğiştiği unutulmaz bir gün. Dünyanın en güzel oğlanlarından birinin doğum günü. Bizi birkaç kere geliyorum; gelmiyorum; belki de gelirim; çok da emin değilim; ne geleceğim ulan, yok yok geliyorum… Ve benzeri yoklamalarla haftalar hatta aylarca uğraştıran hatta son düzlükte bile; suyu boşaltalım ben de arkasından geleceğim dedikten sonra öyle pek de kolay gelmeyen oğlanın doğum günü.

Üç yıl önceki heyecanın; hastane lobisindeki bekleyişin hala dün gibi taze olduğu; ayların hızla aktığı 2014 yılının üzerinden hiçbir şey geçmemiş gibi olduğu bugün; Barış Minnoşu üç (3) yaşını dolduruyor. Göz açıp kapayana kadar geçmiş üç yıl. Eskisi kadar sık kayıt tutmayı beceremediğim; kayıtları artık bilgisayarlar ya da bloglarla değil akıllı telefon fotoğraflarıyla tuttuğumuz üç yıl.

Bugünlük hazıra konacağım; bu sene; Mayıs civarı, babalar günü vesilesiyle yazdığım bir yazıdan alıntı yapacağım bu gecelik… Diyeceğim ki:

“Oğlum, dünyanın en güler yüzlü en mutlu oğlanı… Düşündüğümde içimin gıcıklandığı; daha doğar doğmaz beni mucizelerin gücüyle Barış’tıran oğlum. Oğlan babası olmanın, (daha şimdiden) rol model olmanın keyfini yaşatan tatlı; idareci oğlum. Evet büyüdün ve şimdiden abi oldun. Büyünce senin de sakalların olacak bıyığın olacak, küpen olacak, motora bineceksin ve baba olacaksın. Tüm bunları nasıl bir heyecanla beklediğimi muhtemelen sen de baba olunca anlayacaksın. Öte yandan da “tam bu yaşta kalsan ya” dediğimi de artık biliyorsun ve biliyorum ki baba olduğunda bunu da anlayacaksın. Hayatıma girişinle birlikte beni çok ama çok güçlü bir adam yaptın, iki çocuklu bir baba olmakla ilgili korkularımı yerle bir ettin, teşekkür ederim.”

İyi ki doğdun oğluşum. İyi ki ikinci bir kez baba yaptın beni. İyi ki baban oldum. İyi ki varsın hayatımda.

Nice mutlu; koskoca gülümsediğin, etrafa mutluluk ve enerji saçtığın yılların olsun.

İyi ki doğdun oğluşum.

Tuvalet Egitimi 2017

Tuvalet eğitimi hakkında tam yedi yıl önce yazmışım. Yedi yıl (7)… Vay be dedim önce… Sonra Z. İle B.’nin yaş farkının 7 yıl olduğunu düşündüğümde çok da şaşırılacak bir şey olmadığını fark ettim.

Daha acayibi ise oğluşun tuvalet eğitimine başlamasının 3. Gününde aklıma geldi Babaolmak.com’a girip de “tuvalet eğitimi” araması yapmak. Kendi blogumdan önce başka yerlerde turalayıp farklı kaynaklarda (buna Türkçe bloglar da dahil) tuvalet eğitimi konusunu yeniden okudum. (Evet; kafa gidiyor bazen)

Buradaki “tuvalet eğitimi” yazısına girip dolandığımda, 7 yılda yazıda kullandığım görsellerin yer aldığı bazı sitelerin yok olduğunu, resimlerin açılmadığını filan gördüm. Yeni bazı kaynakların da eskiden olmadığını görüp şaşırmam da sonradan ilginç geldi mesela. Bir dikkatimi çeken şey de sayfa gösterimini arttırmak için pek çok içeriğin artık slideshow ya da galeri mantığıyla sayfa sayfa olmasıydı. (Biraz sinirleniyorum bu duruma) (Gören de der ki ilk kez internette geziyor adam yıllardır.)

Bir diğer konu da 7 yıl önce nerdeyse sadece “Bay Bay Bezim” kitabı varken şu anda konuyla ilgili kitap alternatiflerinin çok artmış olması…

Hepsini geçtim malum, artık sosyal medya var. Çoğu zaman can sıkıcı olsa da doğru yer(ler)de iseniz pek çok insanın deneyiminden ve desteğinden faydalanmak söz konusu. Ne mutlu.

Gelelim oğluşun deneyimine… (Baba oğul full time aynı evde olmadığımızdan maalesef konuyla ilgili gözlemlerim ister istemez kısıtlı…)

Daha önce bir ufak deneme yapmış olmakla birlikte henüz erken olduğuna karar verip biraz ötelemiştik konuyu. Bu yakınlarda yuvadaki arkadaşlarının nerdeyse tamamının tuvalet eğitimine başlamaları (hatta biraz yol almış olmaları) sebebiyle biz de okulun tatil olduğu bu haftayı yeni bir girişim için uygun bulduk. Sonraki hafta okula gittiğinde de arkadaşlarının ve öğretmenlerinin gazıyla tuvalet eğitiminin pekişmesi daha kolay olabilir… (Bir önceki yazıda olduğu gibi iş bittikten sonra yazmıyorum bu sefer; yazıyı yazarken 4. Günün sonundayız henüz) Dolayısıyla şimdilik ilk 4 gün ile başlayayım; sonra güncelleyebilirim yazıyı…

0.Gün – Cumartesi

Bugün hep beraber mini bir partiyle tuvalet eğitimine “start” veriyoruz. Hatta konudan oğluşun da haberi var. Ablası ile birlikte minik bir takım pastacıklar ve hatta mumlar ve hepimizden hediyeler almış olarak mini bir kutlama ile kendisine gaz vereceğiz ve “Beze Bay Bay” diyeceğiz. (Dedik de) Pasta üflemekler, hediyeler ve hatta bezin çıkarılışı ve uçaklı roketli ilk külotun giyilmesi… Külotun kuru kaldığı süre, yaklaşık 120 saniye… (Köpek Gofret Efendi partiden hemen önce evin içine öyle bir mıçmıştı ki oğluşun çeyrek çay bardağı çişi dişimizin kovuğuna gitmedi desem yeridir) Anne sakin, asayiş berkemal…

1.Gün – Pazar

Üç günlük (ya da benzeri) tuvalet eğitimi yazılarının da hep bahsettiği gibi zor gün. Belden aşağı fora, evin her yerine çişler fora. Pazar günü anne evde yalnızdı maalesef üstelik… Gün sonu; annede soru işaretleri, tırmanmaya başlayan kaygı.

2. Gün – Pazartesi

İş çıkışı eve geldiğimde uzunca bir tişörtle belden aşağısı çıplak oğluşla karşılaştım; çiş yapma sıklığı 15 dakika civarıydı. Salondaki halı dışarda asılıydı. (Neden acaba?) Annemizin kaygı seviyesi ve soru işaretleri yüzünde okeye dördüncü arar gibiydiler… Acaba erken mi daha; oğlan daha mevzuya uyanamadı galiba gibi sorularla birlikte anne spora gitmek için koşarak uzaklaştı. Evden çıkarken son sözü “Hadi 15 gün sonra görüşürüz” oldu. Ben de biraz gerilmiş olasam da çaktırmayı gözüm yemedi. Anne spordayken kazasız belasız ve hiçbir yere çiş kaka yapmadan idare ettik. Yaklaşık 10 dakikada bir lazımlığa gidip oturmaklar olsun; her çişten sonra sticker ödülleri olsun; sistem oturmaya başlamıştı zaten annemiz sayesinde.

3. Gün – Salı

İşten çıkıp eve geldiğimde oğluşun altında eşofman altı vardı. (Ciddi gelişme) Bir önceki güne kıyasla aralıklar uzamış 30 dakika civarına çıkmıştı; gün içinde pek çok kaza olmuştu, anne çok daha yorgun ama çok hafifçe daha umutluydu gördüğüm kadarıyla. Öte yandan oğluş bir tık daha umursamaz gibi görünüyor “çişin var mı?” sorularına ya “hayır” diye cevap veriyor ya da sorular kendisine çarpıp “tınnnnnnnn” diye geri geliyordu. Salı akşamlarını genelde başbaşa geçiriyoruz; annesi “10 dakikada bir filan oturunuz lazımlığa” uyarısının ardından gittiğinde asayiş berkemaldi açıkçası. Yine de, itiraf etmek gerekirse, oğluşun gelip kucağıma kurulmasına ne kadar bayılsam da bu sefer biraz gerilmekte olduğumu fark ettim. Hatta kucağımda otururken sohbet sırasında halının hala dışarda asılı olmasıyla ilgili (klasik) “niye” sorusuna ben önce dalgınlıkla “havalansın diye orda olabilir” yanıtını verdikten dakikalar sonra bizzat kendisi “çünkü ben ona çiş yaptım” diye yanıtlayınca biraz daha gerildiğimi itiraf etmem gerekir. Yanımda yedek kıyafet yoktu malum…

Uzatmayayım iki üç sefer sorulara ve lazımlığa oturtma taleplerime olumlu yanıt alsam da bir süre sonra “çişim yok” konulu dirençler baş gösterdi. Tam olarak annesinin tariflediği şekilde sorunun ve olumsuz yanıtın 10 saniye kadar ardından yerde oyun oynarken “ben buradan kalkayım da çoraplarım ıslanmasın” cümlesini duydum. Kaza geliyorum demişti. Neredeyse tepkisiz biçimde durumun üstesinden geldik. Üst baş değişti. Akşamın geri kalanında başka bir kaza da yaşamadık. Geri kalan dirençlerde “ben gözümü kapayacağım bakalım sen kendi başına eşofmanını indirip lazımlığa oturabilecek misin” türü icatlarla kendisi lazımlığa gitmeye ikna oldu. Gün sonunda oğlan uyuyup anne eve döndüğünde; anne yorgun olsa da aralıkların açılmış olmasından ötürü biraz daha olumluydu garibim. Evdeyken sorunu çözmek konusunda ruh hali olumlu olsa da “ben bir daha hiç dışarı çıkamayacak mıyım?” “bir daha hiç tatile gidemeyecek miyiz?” “10 dakikada bir tuvalet mi arayacağım” “yanımızda bir sürü yedek mi olmalı” “her yere lazımlık mı taşımalıyım” “vaz mı geçsek” konulu panik ataklar sık sık kendisini yoklar olmuştu. Gözünde de tik başlamış gibiydi sanki ama söylemedim kendisine…

4. Gün – Çarşamba

Bugün anne cephede tek başınaydı ancak aralıklar yaklaşık bir saate çıktığından bana yansıyan hava oldukça olumluydu. En azından her gün biraz daha gelişme var şimdilik.

Bu arada geceleri yatarken beze devam şu anda. (O kadar da değil)

Planım şu anda dört günlük olan gelişmeleri düzenli eklemek yazıya. Şimdilik konuyla ilgili bir kaç linki de paylaşarak bitireyim yazıyı:

– İlk olarak ablamızın konuyla ilgili macerasına BURAYA tıklayarak ulaşabilirsiniz.

– Parenting.com’dan “3 Günde Tuvalet Eğitimi Yöntemi” konulu yazı için ŞURAYA tıklayabilirsiniz. (3 günmüş… Bilemiyorum)

Tuvalet eğitimiyle ilgili en büyük problemlerle baş etmenin 8 yolu

Tuvalet eğitimiyle ilgili 20 ipucu

– Tuvalet eğitimi şarkısına ihtiyacınız olursa diye BURADA bir YouTube linki var.

– “Baskıcı Olmayan Tuvalet Eğitimi” diye bir şey varmış. (Oysa baskı yapmak ebeveynliğin fıtratında var sanki) Bakınız bu link Türkçe bu arada.

– Ben erkek çocuğun sağda solda “küçük pet şişe” yöntemiyle kolaylıkla rahatlatılabildiğini gözlemiş bir kişi olarak “in pet şişe we trust” diye düşünürdüm; pet şişenin cicili bicili ve opsiyonel hayvancıklı olanını yapmışlar meğersem. (Ve üstelik erkek de kız da kullanabilir demişler, emin değilim…)

Potette’yi tek geçerim bu arada… Yıllarca işimize yaradı…

– Hürriyet’te de konuyla ilgili bir yazı var bakınız

– Blogcu (ve uykusuz) anneler ve Blogbabba’nın deneyimlerinin derli toplu durduğu şu dosyayı öneriyorum…

– Pek çok yapılmaması gerekenlerin çok çok yorumla harmanlandığı anne notları için ŞURACIĞA tıklayabilirsiniz.

– Pedogog Adem Güneş’in sitesinde de konuyla ilgili bir yazı bulabilirsiniz.

Tuvalet Eğitimi ile ilgili bir takım kitaplar bakınız şu linkte; arama sonuçlarının alt kısımlarına indikçe Liderlik Eğitimi olsun Çevre Eğitimi olsun Solfej Eğitimi’ne kadar başka eğitim çeşitleri ile ilgili kitap önerileri de var. (Kupon biriktirmeden, çekilişsiz kurasız dev hizmet… )

Şimdilik sanırım bu kadar… Daha ilk yazıdan ne ben ovırdoz olayım ne de siz… ;)

« Older posts Newer posts »

© 2018 Baba Olmak

Theme by Anders NorenUp ↑