O Gün Hızla Yaklaşırken

Bugün iş güç yarım gündü malum. Öğlen itibariyle ofisteki herkes gitti ve tek başımayım artık. “İş” ve “Çalışan” psikolojjsinden sıyrılıp uzun zamandır yazmak için fırsat beklediklerimi yazabilirim belki diye düşündüm. Baksanıza deniyorum bile.

Kafam karışık. Nerdeyse 9 yıl olacak, baba olmakla ilgili ilk yazmaya başladığımda düşünüp de hep ötelediğim konuyla artık yüzleşmem lazım.: Kızım artık okuyor. Üçüncü sınıfa geçti anca mı okudu diyeceksiniz… Tabii ki öyle değil. Ama artık normal insan gibi, gözüyle; hızlı, akıcı, su gibi… Bildiğim okuyor.

Öyle ki; annesiyle onun hakkında mesajlaşırken atık şifreli yazışmamız; hatta önce parola yazarak karşımızdakinin kızımız değil de diğerimiz olduğundan emin olmamız gerekiyor çünkü genelde izin alarak da olsa telefonumuzu alıp mesajlaşabiliyor artık.

Ne mutlu ki şimdilik bilgisayar ve internet ile pek işi yok. Daha doğrusu işi şimdilik YouTube’da sevdiği şeyleri bulup izlemekten ya da dinlemekten ibaret. Yıllardır kendisiyle ilgili bir şeyler yazdığımı bilmiyor. Öğrenmesine çeyrek kaldı biliyorum. Zaman zaman “baba olmakla ilgili” yazdığımı kendisine çıtlamış olsam da henüz çok detaylı bir bilgisi yok.

Olduğunda neler olacağını bilmiyorum. Daha doğrusu bilmek bilmemek değil. Aslına bakarsanız kor-ku-yo-rum. Her zaman savunduğum ve arkasında durduğum gibi o gün ona bir blog açıp da benle ilgili ne isterse yazabileceğini söyleyeceğim. Ama bugün düşündüğümde; pek çok yazım sadece babalık ya da baba olmakla ilgili değil, aynı zamanda onunla ilgili. Belki sadece ona yazdığım ama herkesin okuduğu doğum günü mektupları gibi

Aslında yazıya oturmamın sebebi de yeni bir doğum günü mektubuydu. Kafamda yazıp durduğum mektubu oturup da burada yazayım mı bakınız hala emin olamıyorum.

Sanırım yeni bir sayfa açıp o mektubu şimdi yazacağım.

Kitap Önerisi: Kırmızı Bisiklet

Geçenlerde kitapçıda gezerken Can Dündar’ın yeni kitabına – Kırmızı Bisiklet –  rastlayıp üstelik de “baba olmak” ile ilgili yazılarını derlediğini görünce hemen atladım. Üstelik sadece kendime değil; ilk babalar gününü yaşayacak olan ortağıma da aldım bi’ kopya babalar günü hediyesi olarak.

Can Dündar’ı hep ve çok sevmişimdir. Oğlu Ada doğduğundan beri de yazılarından takip etmişimdir. Tüm kitaplarını (neredeyse) okumuşumdur. Hatta öyle ki medya ile ilgili yazılarını derlediği “Yağmurdan Sonra” tüm iletişim fakültelerinde daha birinci seneden zorunlu ders kitabı olmalıdır. Hatta son dönemde daha da sık aklıma gelmeye başlamıştır Can Dündar’ın medya ile ilgili – bana kalırsa ders niteliğindeki yazıları.

Uzatmayayım alın okuyun demek için yazmaya başladım ya bu yazıyı… Kitabın arka kapağından da bir şeyler paylaşayım. Sonra bir şey anlatacağım:

 

Önce ürkerek bastı pedallara… Kırmızı bisikletin dengesi bozuldu. Fark ettirmeden seleden tutup düzelttim.

Acemi sürücüyü iltifatlar ve ıslıklarla yüreklendirdim.

Şimdi bazen arkasından tuttuğumu bilmeden bisikleti kendisinin sürdüğünü sanıyor, bazen ise tuttuğumu sanıp gerçekten kendisi sürüyordu.

Zamanla bisikleti kimin yönettiğini ayırt edemez oldu.

Oysa ben farkındaydım:
Kırmızı bisiklet uçmaya hazırlanıyordu.

Kitaptan bir alıntı bu; kitabın tanıtım yazısı da şöyle:

Kırmızı Bisiklet’te Can Dündar “baba olma” serüvenini, kendi yaşadıkları üzerinden okurlarla paylaşıyor. Kendi babasıyla ilişkisini, “babba” kelimesini ilk duyduğunda yaşadığı coşkuyu, başlardaki uykusuz gecelerde hissettiklerini ve onu takip eden, “Hangi masalı okumalı, hangi oyuncağı almalı?” gibi endişeleri, bütün içtenliğiyle dile getiriyor.

Ve kırmızı bisikletin iki tekerlek üzerinde seyretmesiyle uyanan, “Hangi okula göndermeli, tarihi nasıl anlatmalı, doğumu nasıl öğretmeli, beladan nasıl esirgemeli?” gibi kaygılarla, giderek bir yol arkadaşına dönüşen oğluyla ilişkisini anlatıyor.

Can Dündar, Kırmızı Bisiklet’in 20. baskısını hazırlarken kitabı elden geçirerek yeniledi. Kendi yaşadıklarının yanı sıra başkalarının deneyimlerine; günümüz çocuklarının, gençlerinin ve anne babalarının sorunlarına da yer veren yazar, kitabın yeni halini, yakın zamanda kaybettiği babasına vedasını anlattığı yazılarla sonlandırdı.

Anlatacağım şu ki; yazıya başlarken dedim ya; Can Dündar’ın yeni kitabı çıkmış… Az önceki paragrafta da okumuşsunuzdur 20.baskı diyor arkadaş ya… Ki ben hemen öncesinde yazıya koymak için kitap kapağını ararken kitabın ilk kapağı da çıktı ya karşıma… E bu kitap bende var… Hatta bu yazıyı yazdığım yerden kitaplığıma dönüp baktığımda da Can Dündar kitaplarının arasından bana bakıyor sırıtarak. Üşenmedim aldım baktım, Şubat 2005’de basılan ilk 3 baskıdan bendeki.

Can Yayınları’ndan çıkan bu baskıya Can Dündar hem babasına elveda niteliğinde yeni bir bölüm hem de yeni yazılar eklemiş. Yeni bir de önsöz yazmış. (O kadar da kötü durumda değilim yani) Dolayısıyla kitabın son yazısından bir iki satırla bitireyim:

İnsan, babası sağken bilemiyor, tahmin etse de konduramıyor:
“Bu, onu son görüşüm mü?”
“Elini son öpüşüm mü?”
“Yoksa son Babalar Günüm mü?”
O yüzden son kezmiş gibi doyasıya görmek, öpmek, sevmek gerekiyor…

 

 

En Popüler Babalar Günü Hediyesi: Giysi

O değil de; az önceki yazıda Z’nin bana gizlice babalar günü hediyesi alması hakkında yazınca aklıma geçenlerde elime geçen bir anket sonucu ve infografik geldi. (Aslında artık infografik değil de dataviz yada infoviz diyelim demiştik ama bu yazıya ekleyeceğim de aslında infografik olarak adlandırılabilir. Siz ilgili makaleyi okuyup kendiniz karar verin en iyisi)

Neyse; gelen bülten ve görsel der ki babalar gününde babalara en çok alınan hediye giysi. İlgili bülteni ve görseli ilk gördüğümde 639 kişilik bir gruba telefonla anket yapılmış olduğunu okumuş olsam da “hadi len” demiştim ama bugün allah için kendi 8 yaşındaki kızımla kaşla göz arasında hem benim babama hem de bana bildiğin giysi aldık hediye olarak. (Bir güç var yani)

Neyse, uzatmayayım. İlgili görseli aşağıya bir yere bırakayım; anket sonuçların kendiniz bakın.

Babalar Gunu_infografigi_2015 (1)

 

 

Uçak Uçurduk Biz Bugün

Geçen haftadan duymuştum bu hafta sonu Maltepe’de bir AVM’de, Maltepe Park’ta bir uçak simulatörü olacağını. Sağımız solumuz pek belli olmuyor, hele de hafta sonları. Ne gün neredeyiz, Z. hangi saatte nerede biraz karışık ve alengirli olabiliyor bazen. Ama bu hafta sonu yüzme antremanı olmadığından sabah gazlar Maltepe’ye gideriz; oradan da Maltepe’deki büyük anneanneye uğrarız dedik.

Gittik; yerinde gördük. Eğlendik mi eğlendik. Açıkçası sadece simulatörde değil; AVM’nin geniş koridorlarında da eğlendik – Z. scooter ile gelmişti.

Hatta benim için daha da eğlencelisi kızımın benle birlikte girdiği bir mağazada ben tişört denerken bana çaktırmadan tezgahtar kadını kenara çekip hediye almaya girişmesi oldu. Hiçbir şey anlamıyormuş gibi yapıp kredi kartımı ve şifresini vermem; tercih ettiğim rengi ve bedeni kaş gözle ilgili çalışanlara anlatmam kasada Z. bir takım numaralar çevirirken sorun çıkmaması için benim de uzaktan başka bir takım numaralar çevirmem gerekti.

Eğlenceli bir gün oldu yani. Sadece bugün değil; yarın da babalar günü sebebiyetiyle simulatör orada. Babanızla ya da çocuğunuzla bir kokpit neye benziyormuş görmek isterseniz Maltepe Park Alışveriş Merkezi, adı üstünde, Maltepe’de E5’in hemen yan yolunda…

 

Blog Yazmak ya da Yaz(a)mamak

“Neden Blog Yaz(a)mıyorum?” diye atmıştım yazının başlığını en başta. Aslında sanırım “Neden blog yazıyor(d)um?” sorusunun cevabını kendime hatırlatmakla başlamam lazım.

1999-2000; bir internet şirketinde; tüm günümü (hatta geçeklerimi) internet başında geçirdiğim bir çalışma hayatında weblog kavramıyla tanışmış ve kendime blog(lar) açmıştım. [ fikirkutusu.com ile başlamış sonra fikirbaz.com ile devam etmiştim] Yaptığım şey internetteki gezintimin kaydını tutmak; gezdiklerimi gördüklerimi hem kendim için hem de eş dost arkadaş için bir kenara kaydetmekti. İki elin parmaklarını geçmeyecek kadar Türkçe blog varken bir yandan da Türkçe içerikli bir mini yayın organı olmuştu işte.

Sonra sonra sinema eğitimim ve elbette ki merakımdan bir sinema blog’um oldu. [klaket.com]Her gün tek bir yazı yazdığım bazen film eleştirisi bazen sinema haberi yazdığım blog sayesinde pek çok yeni arkadaşım, takipçim oldu. Hatta blog’a benden başka yazanlar olmaya başladı. 15 sene geçti üzerinden hala görüştüğüm iyi arkadaşlar edindim.

Kızım doğduğunda da bu kayıt tutma alışkanlığıyla ilk iş yeni bir blog açtım. Kendi duygularımı, tecrübelerimi önce kendim sonra yakın çevrem için ve elbette ki kızım için kayıt altın almaya başladım. Bu işi genelde annelerin yapıyor olmasından kaynaklı bir babanın bunu yapması ilginç gelmiş olacak ki oldukça ilgi uyandırdı ve pek çok kişi takip eder oldu.

Oysa kızımın annesiyle ayrıldığımız dönemden başlayarak gittikçe daha az yazar, daha az yazabilir oldum. Bunun bir sebebi kızımla haftanın yarısında başbaşa olmak başta olmak iş dışındaki bilgisayarsız hayatımın daha baskın hale gelmesi, bilgisayar başında işle ilgili geçirilen vaktin her geçen yıl daha da konsantre şekilde işle ilgili geçmek zorunda olması (ülkenin ekonomik düzeni ve bu düzende ayakta kalmanın gerektirdikleri – hele de kendi işinin sahipleri için) malumunuz. Yanı sıra açıkçası ayrılık sonrası dönemde yazmaya oturduğumda belki de duygularımı ayrıştırmayı becerememekle ilgili kaygılarımı da hesaba katmak lazım. Oysa en başından bugüne (4 yılı geçti) çok isterdim ayrı ebeveynlikle ilgili yaşadıklarımızı bloğumun ilk döneminde olduğu gibi paylaşabileyim. (Biliyorum çok acayip bir kaynak da olurdu) Zaman zaman yazdım. Ama çoğunu kendime sakladığımı da itiraf etmem gerek.

Yıllar yılları kovalarken weblog kavramı blog’a blog dünyası kısa ve hızlı mesajlaşmayla birlikte “mikro blogging”e evrildi; twitter ve benzeri mecralar ortaya çıktı. Anlık durum paylaşabildiğimiz pek çok yerimiz oldu. Uzun yazılar okunmaz; yorumlar blog yazılarının altına değil de Facebook gibi sosyalleşme alanların yazılır oldu. İyi oldu kötü oldu… Ana akış belli platformlara taşındı.

Hatta fotoğraf paylaştığımız Flickr gibi paylaşım ortamları sadece yedekleme alanlarına dönüşürken instagram gibi paylaşım yoğun hızlı tüketim ve akış mecraları doğru her şeyin kısa ve öz hızla aktığı üstelik görsel öncelikli bir alan oldu. Öyle ya artık kocaman fotoğraf makineleriyle değil cebimizdeki telefonlarla fotoğraf çekiyorduk. Yedekleme bir kenara atık bastırmaya bile ihtiyaç duymadan 2-3 kanal üzerinden hayatımızdaki nerdeyse istisnasız herkese ulaştırıyorduk.

Zaten biz interneti gezmez, internet ve tüm içeriği ayağımıza gelir olmuştu bile.

Artık paylaşım da içerik akışı da bloglarda değil, Facebook, Instagram, Twitter, Swarm gibi yerlerde. Bu mecraların hepsinde akış gayet kronolojik ve kayıt altında. Oturup da kaliteli bir içeriği kendi mecranda paylaşmak mı? Niye ki?

Geçen yıla geldiğimizde ise hayatımın sanırım ikinci en büyük olayı gerçekleşti ve bir de oğlum oldu. Kızım internete doğan bir kuşağın mensubuyken oğlum sosyal medyaya doğmuş oldu dönem itibariyle. Sadece dönem değil anne babası itibariyle de. Öyle ya; oğlumun annesiyle birbirimizi ilk tanıdığımız yer bloglarımız ve friendfeed gibi sosyal medya ortamlarıydı.

Ablasının ilk yıllarında olduğu gibi oğlumun da ilk döneminde aynı yoğunlukta blog tutabilmeyi isterdim. Bir yandan baktığımda blog’umda değilse de sosyal medyada elbette ki ciddi bir kayıt var. Özellikle de Facebook ve Instagram’da ama açıkçası ayrı bir blogda düzenli yazmaya benim ne enerjim ne de vaktim yetti.

Biri artık ilkokula giden; oldukça birebir ilgi gerektiren bir yaşta olan; iki ayrı evde; İstanbul’un iki ayrı yakasında iki çocuğum; üstüne (yine iki ayrı yakada) kendi evim ve işim olduğunda oturup da kaliteli bir kayıt üretmeyi maalesef beceremeyeceğimi gördüm. Elbette ki kayıt tutmak konusunda oğlumun annesine de sessiz sedasız güvenmemin de ilgisi vardır. Ve yine samimi bir şekilde itiraf etmek gerekirse ilk ayrılığımda olduğu gibi ikinci seferde de yazarken pek çok duygunun iç içe geçip de ayrıştırılamaz olacağına dair kaygımı da hesaba katmak lazım.

Bu elbette ki hiç yazmadığım anlamına da gelmesin. Paylaşım anlamında bu denli kalabalık ve yoğun bir akış dünyası varken sadece kendime ve çocuklarıma tuttuğum bir takım defter sayfaları elbette var. Okuyacak kişiler günü geldiğinde nasıl olsa okurlar.

Peki şimdi niye oturdum da yazıyorum? Neden yazmadığımı, yazamadığımı açıkladığım yazı aslında yeni bir başlangıç; aylar süren bir arayı bitirme yazı olsun diye yazıyorum. Yine uzun bir aradan sonra hayatımın yavaş yavaş düzene girdiği ritminin birazcık olsun yavaşladığını hissettiğim bir dönemde belki de artık ihtiyaçtan ya da yedekleyebildiğim enerji beni blog başına çektiğinden… Yazıyorum.

Yazmayı seviyorum. Rahatladığım, deşarj olduğum şey yazmak. Rahatlattığı kadar beni motive eden şey. Arkamda yazılı bir şey bırakmayı seviyorum. Bir gün gelip de kocaman bir kadın babasının o çocukken yazdıklarını nasıl okuyup gülümseyecekse kocaman bir adam için de bu böyle olsun istiyorum.

Baba olmayı; babalık yapmayı ve açıkçası bunu paylaşmayı da seviyorum. Belki de bu babalar günü, yeniden düzenli yazmayı becermek için iyi bir başlangıçtır.

Bence denemeye değer.

Bir (Normal) Doğum Hikayesi – 4

Ben bu sırada ne mi yapıyorum? Hala oldukça sakinim galiba. Daha doğrusu genel olarak seyretmekten başka da bir şey gelmiyor ki elimden. İki ebe Deniz’in iki yanında, birbirlerinin kollarını tutmuş karnından aşağı bastırıyorlar. Ben de her kasılmada Deniz’i omzundan, sırtından öne doğru kaldırıyorum arkadan destek olarak, bir gözüm de öndeki doktorumuzda.

dogum4

Bu aralarda bir yerde çocuk doktoru ve yenidoğan hemşiresi de gelip bir köşede yerlerini alıyorlar doğumhanede, onlar da kendi hazırlıklarını yapıyorlar. Oğlan doğunca ilk muayeneyi yapacaklar. Ki Serpil Ebe’nin ve Burcu Ebe’nin de desteğiyle ricamızı iletiyoruz onlara doğum sonrası “anne ile ten tene temas” talebimiz var. Hatta mümkünse ilk muyaenenin annenin üzerinde yapılmasını istiyoruz ama bunun mümkün olmayacağını iletiyor çocuk doktoru. Çünkü 36,5 hafta aslında normal doğum için erken bir zaman ve öncelikle kontrollerin yapılması gerekli.

Doktorumuz Deniz’in bacaklarının arasında artık oturmuyor, ayakta arada eliyle kontrol ediyor durumu. “Ikınmaya devam” diyor. Yüzünden bir şey anlamak mümkün değil, poker surat denir ya, aynen öyle. Son derece soğukkanlı ve kendinden emin. “Epizyo” diyor arkasındaki hemşireye. Hemşire yandaki masadan  bir makas uzatıyor. Makas dediğime bakmayın, makas bence kibar kalır. Ne olduğunu biliyorum, katıldığımız eğitimde tüm bu müdehaleleri detaylıca öğrendik, “epizyotomi” bebeğin başının geçebilmesi için ufak bir kesikle açıklığı genişletmek için yapılıyor. (Açıklıktan ne kastettiğimi biliyorsunuz) Doktorumuzun ne yaptığını göremesem de el ve kol hareketinden kırt kırt kestiğini anlıyorum. “Biraz daha dayan” diyor. Ebeler bir yandan bastırıyor, Deniz bir yandan ıkınıyor ama gücü nerdeyse tükenmek üzere. Biraz dinlen diyor doktorumuz. Bu sırada Serpil Ebe bana dönüp doktorun ne yaptığını ve bunun gerekli olduğunu açıklıyor. Ben de “biliyorum yahu” diyorum. Boşuna mı gittik o kadar eğitime. Ki bu tip tıbbi müdahalelerin keyfi değil, ihtiyaç üzerine yapıldığı konusunda uzun uzun konuşmuşuz zamanında.

Bu arada nasıl görebildiğimden emin değilim çünkü şimdi düşündüğümde ben aslında Deniz’in baş tarafındayım, önümde serpil var, sonra Deniz’in sağ bacağı var. Ama demek ki o ara Serpil biraz kenara çekildiğinden ben de kendimi öne uzattığımdan demek… Çünkü bir sonraki kasılma dalgasında ve ıkınmada oğlanın saçlarını görüyorum. (Ya da uyduruyorum; şimdi üç hafta sonra eksik yerleri hayalgücüm tamamlıyor olabilir mi bilmiyorum)  Herif orada işte baya, ama her kasılmada saçları iyice ortaya çıksa da bir türlü kurtulup, kayıp dışarı çıkamıyor. (Bu arada bebeğin kalp atışları da nst ile tüm doğum süreci boyunca dinleniyor ve bir anormallik olup olmadığı canlı yayında izleniyor) Yanlış hatırlamıyorsam kalp atışları biraz hızlanıyor da artık. (Kolay değil, oldukça dar bir kanalda sıkışık vaziyette takılıyor bir süredir.)

Doktorumuz Cem Bey bu sefer arkaya doğru “kiwi” diyor. Bunun başka bir müdahale gereksinimi olduğunu anlamak zor değil. Hemşire soyulmuş orta boy bir kiwi’yi doktor beyin ağzına doğru uzatıyor, doktorumuzun elinde eldiven var çünkü. Demek ki C vitamini gerekmiş doktorumuza; o da bizimle birlikte uğraşıyor çünkü, meyve demek, sağlık demek…

Gerçekte ise kiwi’nin ne olduğunu anlamak için bir saniye bile geçmesi gerekmiyor çünkü hemşire masadaki bir streril paketi açıp içindeki aparatı uzatıyor doktorumuza. “kiwi” bir vakum aparatının markası aslında. Demek ki oğlan da annesi gibi vakum yardımıyla doğacak. Görünüşe göre çok değil ama içerden dışarı çıkması için biraz destek gerek. Doktorumuz aparatın vantuz gibi olan vakum kısmını oğlanın kafasının tepesine takıyor parmaklarıyla biraz içeri girerek ve plastik hortumun öbür ucundan çekmeye başlıyor. Burası işte belki de tüm doğum olayının en şaşırdığım kısımlarından biri, doktorumuz gerçekten de çok ciddi bir eforla asılıyor hortumun öbür ucuna. Düşündüğümde hala şaşkınım o kadar buyuk bir güçle asılmaya o hortumun da dayanmasına, oğlanın da dayanmasına. Hoş, belki de bana öyle gelmiştir. (Ama bir kere daha itiraf etmem gerekir ki halat çekme yarışında halata asılır gibi bir sahneydi o)  Bana çok uzun bir süre gibi gelse de saniyeler içinde oğlan dışarı kaymaya başlıyor. Mucizeye ikinci defa şahit oluyorum.

Bu sırada doktorumuz ve hemşire arasında bir iş bölümü yapılıyor hızlıca. Doktorumuz bir eliyle bebeği alırken bir eliyle açıklığa destek olacak ki kesik büyümesin, hemşire de “epizyo” ile göbek bağını kesecek. (Bu gidişle eve epizyo alacak kadar samimi olacağım ben de aletle) Aslında göbek bağının da doğumdan 1-2 dakika sonra kesilmesi gibi bir ricamız vardı taa en en başta ama malum erken doğum, malum dışarı çıkış biraz uzun sürdü, oğlanın kalp atışları hızlandı filan; hiç sesimiz çıkmıyor…

dogum3Ve oğlan dışarda! Başı hafif aşağıda dışarı çıkartılıyor, doktorumuz hemşireye verirken ilk kez sesini de duyuyoruz. Her şey yolunda. Benim yine nefesim kesiliyor. Bu anı daha önce yaşamıştım. Saat tam 10:00. Günlerden 1 Ekim 2014.

Oğlanı hemen yandaki masaya alıp ilk kontrollerini yapıyorlar, ağzı burnu temizleniyor bir hortum yardımıyla. “Sen o tarafa gidebilirsin” diyorlar, o tarafa seğirtiyorum. Latife çoktan orada oğlanın ilk fotoğraflarını çekiyor. “Ten tene temas” konusunu tekrar hatırltıyoruz. “Hemen vereceğiz diyor” çocuk doktoru. “İşimiz bitmek üzere” derken oğlumuz ilk çişini yapıyor ortalığa ve doktorun eline. Bu, bundan sonra defalarca gelecek başımıza.  Oğlanın işi tamam oluyor; annesinin belden yukarısını açıyoruz hemen ve oğlan annesine bu sefer  dışardan kavuşuyor. Aralarında hiçbir şey yok. Ben eski yerime geçiyorum. Cep telefonuyla bu tanışma anının videosunu çekmeye çalışıyorum… (Ki birazdan Latife’den fırça yiyeceğim)

Bu sırada iş bitmiş değil. Hatta derse çalışmak anlamında pek de fazla çalışmadığımız bir yerdeyiz. “bebeğin eşi” diye de adlandırılan plasentanın da anne karnından çıkması, onun da doğurtulması gerekiyor. Oysa Deniz’in o kadar hali yok ki. İki doktor çalışmaya devam ediyor. Deniz artık kendisini salmış, bu arada acıya karşın morfin yaptığını söylüyor doktor. Diğer doktorumuz (Sertan Bey’di sanırım) Deniz’in karnına bir masaj yapıyor, “doğru pozisyona sokarak plasentanın da doğmasını sağlamamız gerekli” diyerek bilgilendiriyor bir yandan. (Bizi hep bilgilendirdi sağolsun, öncek gece de o nöbetçiydi) İşte bu kısım, biraz da hazırlıksız ve yorgun olmaktan ötürü Deniz’i çok zorluyor daha sonra “yeter artık, bırakın içimde kalsın ya da sezeryanle alın” demek üzere olduğunu söyleyecek. Derken çıkıyor plasenta. Gerçekten de kocaman bir şey. Kafası, kolu bacağı girintisi çıkıntısı yok. Su dolu sağlam bir balon gibi. Plasentayı istiyor muydunuz diye soruyorlar. (Gömmek filan için isteyenler oluyormuş, biliyoruz) Olumsuz yanıt veriyoruz, bir işimiz yok; hiç düşünmedik.

dogum5Oğlan bu sırada annesinin göğüslerinin üzerinde, uyumaya meyilli. Çocuk hemşiresi kaygılı ve sabırsız bir şekilde bekliyor. Arada da oğlanın ayaklarının altına ufak fiskeler vuruyor uyansın diye. Öğrendiğimiz şey bebeklerin içgüdüsel olarak meme ucuna yönelecekleri, bizimkinin umurunda değil. Latife fotoğraflar çekiyor. Oğlan pozcu olacak belli ki, fotoğraf çekilirken benim bir parmağımı tutuyor, güzel kare oluyor.

Sonunda herkesin onayıyla bebek sarıp sarmalanıp tekerlekli bir küvöze konup annesini beklemek üzere bebek odasına doğru götürülürken ben de ebelerin de teşvikiyle arkasından gidiyorum. Fotoğrafçımız, arkadaşımız Latife de çıkıyor. O sırada Deniz’e dikiş atılıyor artık. Bebek hemşiresi giderken soruyor “yıkanmasını istemiyordunuz değil mi?” diye, doğru, istemiyoruz yıkanmasını; bu talebimizin de sorunsuzca yerine gelmesi sevindiriyor bizi.

Ve dışardayız. Ben bebek odasına giremeyip camın dışında kalıyorum. Daha hala gelen kimse yok. 3250gr, 49 santim. Oğlan camın öte yanında, ben bu yanındayım.

Artık iki çocuk babasıyım. 

Kipitap Yayınları’ndan Yeni Bir Kitap: Acemi Köpek Balığı GLUG

Şimdi; ister istemez son derece reklam kokan hareketlere şahit olacaksınız. Çünkü bu yazı advertorial bile değil, bariz reklam. He; yabancının mı? Değil. Bizzat kendi girişimimiz olan Çocuk Kitapçısı: kipitap.com’un son 1,5 yıldaki iç girişiminin tanıtımı. (Film içinde film gibi bahsettim; olabilir. Matruşkaya da benzetebilirdim… :)

Farkındasınızdır belki; içinde binlerce kitap barındıran Türkiye’nin ilk online çocuk kitapçısı kipitap.com bir süredir sadece bir online mağaza değil; kendi kitaplarını yayımlayan bir yayınevi. Hatta; yaz aylarından beri sitede sadece kendi kitaplarını satıyor. (Buna başka bir zaman değiniriz)

Bu yazıda da demek istediğim o ki; geçen sene çıkan iki kitap; “Broca Sokağı Hikayeleri 1 ve Broca Sokağı Hikayeleri 2’den sonra bugün üçüncü kitap matbaadan geldi: “Acemi Köpek Balığı Glug

Glug_KapakAdı üstünde, Glug bir balık, köpek balığı olmak isteyen bir balık. Kitap, gerçek bir hikayeye dayanıyor üstelik (ancak burada anlatmayacağım ki yüzyüze denk gelirsek bir gün konuşacak konu olsun)

Kitabın yazarı Deniz Tan, çizeri Didem Kotas, kitap yazılır yazılmaz çocuklar üzerinde test edildi. Çocuklar derken bizim Z.; kitap ilk yazıldığından beri üzerinde pek çok deneme yapıldı. Düşünün daha kitap kitap değilken; resimleri daha portakal ağacında vitaminken A4 dosya kağıtlarında okunmaya başladı hikaye ona. Kitap resimlenip baskıya hazırlanıp basılana kadar Z. okumayı öğrendi, basılan ilk prova baskıları kendi okudu. Öte yandan da ne mutlu ki bir kitabın nerdeyse tüm yapım sürecine şahitlik etti.

Çok uzatmayayım; okul öncesine yönelik resimli bir çocuk kitabı Acemi Köpek Balığı Glug. Arka kapağında şunlar yazılı bakınız:

“Küçük sarı balık Glug köpek balığı olmayı kafasına koymuş! Glug bir gün evinden çıkıyor, tehlikeli Derin Sular Mahallesi’ne gidiyor be macera başlıyor! Oradann oraya yüzüyor, birbirinden renkli bir sürü deniz canlısıyla tanışıyor, yeni yeni şeyler öğreniyor. Sonunda da… Kendisi için esas önemli olan şeyi fark ediyor!

Glug’la beraber masmavi denizlerin derin sularına atlamaya hazır mısın?”

Glug_Arka_KapakAcemi Köpek Balığı Glug, dediğim gibi matbaadan daha bugün geldi; kitapçılara henüz dağıtılmadı ancak Çocuk Kitapçısı: Kipitap.com’da satışa çıktı. Kipitap.com’da sipariş vermeniz halinde mesai günlerde aynı gün hızla kargoya veriliyor. Üstelik ilk satılan kopyalar imzalı…

Böyle… 24 x 24 boyutunda; 28 sayfa; rengarenkli… Açıkçası matbaadan ilk basılan kopyaları aldığımdan beri renkli şekerlere benzetiyorum kitapları. Deniz’in ve Didem’in çok özenli ve titiz çalışmasının sonucunda Glug bu kadar sevimli; hikaye bu kadar güzel. Yayınevi tanıdık, kitabı biz bastık diye değil; gerçekten pek sevimli olduğu için tüm samimiyetimle tavsiye ediyorum. (Alın abi şu kitaptan hem kendinize hem de eşe dosta; bak matbaa ödeme bekliyor…)

Bir (Normal) Doğum Hikayesi – 3

1 Ekim 2014 Sabah kör karanlıkta aksiyon başlıyor. 7 sularında kahvaltıyla birlikte suni sancı serumu da bağlanıyor ve çok düşük bir doza ayarlanıyor. O sırada Deniztan çoktan normal doğumdan değil suni sancıdan korktuğunu itiraf etmiş. Ki aslında acı eşiğinin yüksekliğiyle övünüyor, fiziken gayet uygun normal doğuma; doktorumuz gerekirse epidural de hemen verilebilir diye içini de rahatlatmış; beklemeye başlıyoruz. Daha kimse yok yanımızda. İkimiziz. Arada hastanenin en sevimli ebelerinden Burcu Ebe gidip geliyor. Daha önceki yatışımızdan tanıyoruz onu da. Bu tanışıklıklar çok rahatlatıcı her zaman.

8 gibi kasılmalar oldukça düzenli ve sık gelmeye başlıyor. Öyle ki iş ciddileşiyor da birden. Serpil Ebe yolda oysa daha. Latife haber bekliyor, belli bir açılma olunca fırlayacak. 8.30 sularında kasılmalar nerdeyse bağırtacak düzeyde. Kibarlığını hiç elden bırakmayan Deniztan “hassskkttrr” lere başlıyor kasılmalar geldiğinde… “çok fenaymış bunlar” diye inlerken sabah yediği eser miktarda kahvaltıyı da çıkarıyor; hem canı yanıyor hem mahçup. Derken Serpil varıyor ve anında işe koyuluyor. Eğitimlerde öğrenmiş olsak da sabah panikle yataktan çıkıp kasılmaları ayakta karşılamak gelmemiş aklımıza; zaten NST de bağlı. Sökülüyor ve ayağa kalkıyor Deniz. Kasılmaları yatarak değil de farklı pozisyonlarda karşılamak daha kolay. Serpil’in gelişiyle ben biraz rahatlayıp birkaç kare fotoğraf çekiyorum.

Burcu Ebe gelip bir açıklık kontrolü yapılıyor ve yüzüne kocaman bir gülümseme yayılıyor. Çok çaktırmadan doğumhaneyi arayıp hazır olmalarını söylüyor. Odadan çıkarken durdurup “ne kadar zamanımız var?” diyorum, telefonla haber verilecek pek çok kişi var. “Belli olmaz ki diyor; ama siz arayın, bir saat sonra burada olacak gibi gelebilirler” Bu arada Deniztan epidural istiyor. Hem Burcu Ebe hem Serpil Ebe “Gerek yok” diyorlar “doğurmak üzeresin, epidural bu saatten sonra doğumu geciktirir.” Karambolde hastanenin ebesi Burcu Ebe kulağıma eğilip Serpil Ebe işinde çok iyidir, çok iyi bir tercih yapmışsınız diye fısıldıyor.

Deniztan bir yandan da tuvalete gitmem gerekli diyor. Serpil Ebe eğitimde de öğrendiğimiz ve Deniz’i en rahatlatan iki şeyden birini söylüyor: Tuvalet hissi geldiyse bu iş tamam. Sancı daha fazla artmayacak;  o gelen ıkınma hissi aslında oğlanın çıkmaya hazır olduğunu söylüyor. Diğer hatırladığımız ise eğitimde Dr. Hakan Çoker’in pek çok kere söylediği: “Yeter artık dayanamıyorum” dediğinizde rahatlayabilirsiniz; kasılmalar o tepe noktaya vardıysa doğum çok yakındır ve sancınız daha fazla artmayacak demektir. (Sonraki sohbetlerimizde de Deniztan bu iki şeyin onu gerçekten rahatlattığını ve dayanma gücü verdiğini teyit edecek)

O sırada sedye geliyor; elimde fotoğraf makinem, 9.15 sıralarında hastane koridorlarında doğumhaneye doğru koşturuyoruz. Ben fotoğraf çekme derdindeyim; o anki durumu çok güzel anlattığını düşündüğüm iki kare çekiyorum, Deniztan’ın eli havada; Serpil Ebe “git de elini tut” diyor.

Doğumhane girişinde önlük giyiyoruz. Doğumhane çok güzel, çok aydınlık bir yer; sanırım manzarası bile var. İlk doğum deneyiminden bildiğim yer ameliyathane… Penceresiz ışıksız soğuk bir yer. Doğumhane ise bodrumda değil, yeni doğan katında, hastanenin üçüncü katında; günlük güneşlik, pencereden sabah güneşi alıyor. Doğumhanede herkes pek sakin ve güleryüzlü. Herkesin bu sakinliği içimi rahatlatıyor açıkçası. 

Deniz’i yerleştiriyorlar, bacaklar havada, iki yana açık, gerekli yerleri baticonluyorlar. Ben baş tarafındayım, bacaklarının arasından tüm ciddiyetiyle doktorumuzu görüyorum. Daha önceden öğrendiğimiz gibi mesanesini boşalttı. Sonra da taburesine oturdu. Ben o ara fotoğraf çekiyorum tek tük; Latife ortada yok.

Deniz arka arkaya kasılıyor. Kasılmaların arası  sanırım 1,5 – 2 dakika. Serpil Ebe benim önümde; Burcu Ebe diğer tarafta. Kasılmalar sırasında destek oluyorlar. Herkes çok soğukkanlı ve ciddi; bir tek Burcu Ebe sürekli gülümsüyor, şen şakrak sağa sola laf atıyor. Doktorumuzun “çok iyi gidiyor Deniz, ha gayret Deniz” sözüne, “Deniz Hanım çok iyi gidiyor ama ebeler de çok iyi değil mi Doktor Bey?” diye takılınca “İşi Deniz Hanım yapıyor sen ebelere pay çıkarıyorsun” diye cevabını alıyor. Arttıralım biraz serumu diyor ardında; kasılmaları arttırması için verilen serumun dozu biraz daha arttırılıyor; hemen ardından kasılmalar iyice artıyor. Her bir kasılmada Deniz ıkınıyor; iki ebe bir de ben destek oluyoruz. Ebeler kollarını tutup öne çekerken ben de sırtını destekliyorum. O sırada Latife geliyor; uygun bir köşede yerni alıyor. Deniztan her kasılmayla birlikte bağırıyor artık. Her bir kasıma ve kasılmayla birlikte ıkınma görüyorum ki acayip bir efor gerektiriyor vücut için. 10 -12 buyuk kasılma / ıkınmanın sonunda Deniz oldukça yorulmuş durumda; doktorumuz Burcu Ebe’ye “siz de biraz destek olun artık” diyor. Burcu Ebe bir saniye izin isteyip doğumhanede bir şey arıyor. yatağın diğer tarafında buluyor; küçük bir tabure. Alıp yerine geri geçiyor; artık boyu deinkinden daha uzun. Bu yandaki Serpil Ebe’yşe karşılıklı el ele tutuşup her bir ıkınmada Deniz’in karnına birleştirdikleri kollarıyla destek oluyorlar. Doktorumuz “ıkın Deniz” diyor; ben sana dur diyene kadar ıkın; gerektiği zaman söyleyeceğim ben sana”

Oğlan geldi geliyor….

(Son bölüm de yarına artık…)

Bir (Normal) Doğum Hikayesi – 2

Doğum konusunda eğitim almış olmak ve daha önce erken doğum riskiyle hastanede yatıp çıkmış olmanın getirdiği büyük avantajlar var.

Öncelikle tüm süreçleri adım adım biliyorduk. Tüm riskleri, sınırları, neler yapılması gerektiğini, ne zamana kadar beklenebileceğini; korkup kormamak gerektiğini ve nerede ne yapılması gerektiğini. (Tüm bunlar için İstanbul Doğum Akademisi’ne teşekkür etmek gerekir)

Doğum yapacağımız hastanede daha önce iki gece kaldığımız için oradaki prosedürlere, doğum katına hatta doğum katındaki hemşireler, ebeler, görevliler ve günün rutin akışına da hakimdik. Dolayısıyla doğum için gidip hastaneye yatmak sadece kolay değil, eğlenceli de oldu.

Öyle ya son dönemde görüştüğümüz tüm profesyoneller “Her şeyi bir yana bırakın tadını çıkarın” demişlerdi bize. Hastaneye ilk gidişimiz de öyle oldu sanırım, ofisten hastaneye daha önce varan ben kahvemi almış tüm soğukkanlılığımla karşıladım sanırım Deniztan’ı; gelişi degörülmeye değerdi, duşunu almış gelirken daha su damlatıyordu ve her bir damlada da kendini tutamayıp şaşkınlık ve mahçubiyetle gülüyordu. Evrak işleri tamamlanırken de  hiçbir yere oturamayışı hala su geliyor oluşundandı. (Bu yazının başındaki fotoğraflar da tam bu bahsettiğim andan…)

Odaya geçtikten sonra doktorumuz Cem Ayhan gelip kontrol etmiş ve su geldikten sonra 12 – 24 saat içinde bekleriz doğumu demişti. Eskilerin bir sözü varmış, “gebenin üstüne gün doğmaz” derlermiş bu durumda. Ki bu sözün her zaman doğru olmayacağını da ilerleyen saatler ve günlerde gördük biz. :)

Kasılmalar oldukça azdı. Ancak su geldği için süreç de başlamış hastaneye yatmıştık. Ülkemizde su geldikten sonra aktif doğum başlayana kadar verilen bekleme süresi 24 saat. 24 saatten sonra annenin ve bebeğin enfeksiyon kapma riski var çünkü aşağılardaki güvenlik çemberi delinmiş, içerdeki su da akmış durumda. Yurt dışında doğum başlayana kadar gerekirse 4-5 gün beklendiği biliniyor. Ancak ülkemizde pek alınan bir risk değil bu. Eğer kasılmalar başlamamış bir takım ilaçlar verilerek (suni sancı vermek deniyor buna) kasılmaların başlaması sağlanıyor.

Kasılmaların tetiklenmesi için birtakım yöntemler, masajlar da var ki akşam yanımıza gelen Serpil Ebe’nin uzmanlık alanı bunlar ve pazartesi gecesi ufak ufak başlıyoruz çalışmaya ama kasılmalar çok az başlasa da çok artmıyor. Gecenin geç saatlerinde haydi yatıp uyuyalım diyoruz. Öyle ya eleman bugün doğmayacak orası belli oldu. Doğum günü büyük babasıyla aynı olmayacak. Yatmadan önce konuşuyoruz; 24 saat olmadan “suni sancı” başlatacak serumdan istemiyoruz. İlerde keşke dememek için için bekleyebildiğimiz kadar bekleyelim diyoruz şu kasılmaları.

Sabah erkenden doktorumuz geliyor ve “hadi takalım suni sancı” diyor. Yapılan kontrollerde o kadar kasılma yok ki Deniztan’da, geceki durumun bile çok gerisindeyiz. Deniztan’ın vücudu geceleri oturup çalışmaya alışkın. Sabahları ayılması bile uzun sürüyor. Daha gözlerimiz açılmamış; biraz daha beklesek diye rica ediyoruz doktorumuza. “Peki” diyor iki saat sonra bir daha bakalım… Serpil Ebe yanımızda, o sabah başka bir doğum için hastaneye gelmiş olan fotoğrafçı arkadaşımız Latife yanımızda, arkadaşlarımız gidiyor geliyor filan ama tık yok.

Doktorumuz iki saat sonra kontrole gelip bakıp, bi değişikliğik yok, beklemeye devam edeceğiz deyip br hışımla rüzgar gibi gidiyor. Aynı sahne daha sonra da tekrarlanıyor. Odaya artık kimseyi almıyoruz. Serpil Ebe ile kasılmaları arttırmak üzere çalışmalar sürüyor. Tık yok. Akşam oluyor.

Akşam 19.00 sularında doktorumuz geliyor. “Suni sancı?” diyoruz, malum 24 saati de geçmişiz artık. “Ben takalım dediğimde istemediniz, bu saatten sonra takılmaz suni sancı, kontrol ederek bekleyeceğiz deyip” gidiyor. Bizde bir moral bozukluğu ve gerginlik baş gösteriyor. Ortaokuldan bir arladaşım geliyor aklıma, öyle ya, kadın doğumcu o da… Onu arıyorum. Hiçbir şeyden haberi yok ve üstelik de balayında önce şaşkınlığını atması gerekiyor sonra içimizi rahatlatıyor. “Akşam suni sancı takılmaz pek çünkü etkisini gösterdiğinde gece ya da sabah karşı doğum olur, kalkıp gelmek gerekir; onun yerine eğer gece kendiliğinden kasılmalar başlayıp da açılma olmazsa sabah erken takılır suni sancı” diyor. İçimiz rahat olabilirmiş. Arada gelen nöbetçi doktor da gece kontrollere devam edeceğini sürekli kendi doktorumuzla bilgi alışverişinde bulunacaklarını; sabaha karşı 2’deki kontrolde de kasılma ve açılma aynı durumdaysa sabah erken saatte suni sancı için ilaç verileceğini söylüyor. Peki… (Sayesinde) İçimiz rahat o zaman. Yeniden plan yapıyor, ekibi dağıtıyoruz. Bir gece önceden yorgun olan Serpil Ebe eve gidiyor, Latife gidiyor; biz de dinlenelim diyoruz. Demek ki yarın büyük gün…

Evet… Malesef arkası yine yarın…

Rock Ninnileri: Rockabye Baby

Rockabye Baby Ninni serisinden taa Z. annesinin karnındayken haberim olmuş hatta 3 CD almıştım Amazon’dan: Metallica, Nirvana ve Pink Floyd (O zamanlar müzik satın alıp download etmekler filan bu kadar yaygın değildi) Rockabye serisine o zamandan beri hiç işim düşmemiş. Dün gece şöyle bir göz atayım dedim de. Benim gibi dinozor rockçılar için akla gelecek nerdeyse her grubun albümüne ve popüler parçalarına ulaşmak mümkün. Öyle ki sadece youtube kullanarak bile hepsini istediğiniz gibi dinlemeniz; dinletmeniz mümkün. Üşenmedim üç beş favorimi dinledin; dinlemekle kalmadım linklerini aşağıda paylaştım.

İlla o tekdüze ve birbirinin benzeri ninni eziyetine maruz kalınacaksa bari bunlar olsun:
Bohemian Rhapsody

Enter Sandman

Don’t Cry

Livin’ On A Prayer

Don’t Speak

Stairway to Heaven

Sweet Child o’ Mine

Smells Like Teen Spirit

Nothing Else Matters

Under Pressure

We Will Rock You

One Love

Under The Bridge

November Rain

Iron Man

Clocks

You Shook Me All Night Long

Strawberry Fields Forever

Across the Universe

Karma Police

Jeremy

Hey You

Bir (Normal) Doğum Hikayesi – 1

Tam 18 gün olmuş. Aslına bakarsanız hiç de o kadar geçmiş gibi değil. Ama Z’ye bakıyorum da; nerdeyse 7,5 yıl geçmiş; aynı şekilde, hiç de o kadar geçmiş gibi değil.

Gelelim en başa.

Çok da zor bir hamilelik değildi. (Bana kalırsa elbette) Bir miktar hamilelik şekeri, dolayısıyla oğlanın normalden biraz hızlı büyümesi söz konusuydu ama zamanında müdaheleyle şeker değerleri istenen sınırlarda tutuldu. DenizTan yediğine içtiğine dikkat etti, ben de zaten dikkat ediyordum, çok zor olmadı.

Ancak Hamileliğin 24. haftası gibi bir ufak kanamayla birlikte bir erken doğum riski baş gösterdi. Sanırım bu bir dönüm noktasıydı tüm gebelik süreci için çünkü erken doğum riskine karşın yorulmamak gerekecekti. Sadece o mu; yer çekimini de ortadan kaldırmak lazımdı. Bu da olabildiğince fazla yatarak dinlenmek demekti. Üstüne de bir takım hormon ilaçları (progestan), rahim kaslarının kasılmalarını engellemek için bir takım tansiyon ilaçları (adalat chrono). DenizTan çok kısa sürede ilaç sepeti sahibi yaşlı ninelere benzemişti. (Duymasın)

24. hafta erken doğum için bile çok erkendi. (Normalde gebeliğin yaklaşık 40 haftalık bir süreç olduğu düşünülürse.) 28. haftadan sonraki bebekleri yaşatmak mümkün olsa da 30’dan sonra riskler azalmaa başlıyordu; 32’den sonra her şey çok daha rahat oluyordu. Hatta kuvöze girme ihtimali de azalmaya başlıyordu.

Öyle böyle hafyaları geçirdik. İlk heden 28’di vardık, sonra 30, sonra 32 derken oldukça iyi bir performansla yola devam ettik. Arada bir takım alarmlar olmadı değil. 28 civarında “nerdeyse doğuracaksın alarmıyla iki günü hastanede geçirmemiz gerekti. 32 gibi gittiğimiz bir doktor kontrolünde “sen doğurmak üzeresiz yahu” paniği yaşadık. Düzenli kasılmalar başlamıştı. Hafta sonu eve gidip dinlenin; pazartesi gelin, ilaçları keseriz, zaten oğlan hemen arkasından gelecek gibi görünüyor demişti doktorumuz. Ki o hafta sonu “nişan geldi” paniği de yaşadık. Pazartesi gittiğimizde cumadan yana durum değişmemişti ve eve döndük.

Her bir hedefe vardığımızda yeni bir hedef kondu. Bir noktadan sonra tıbi riskler nerdeyse hiç kalmadı ancak doktorumuz “küçük bebekle uğraşmak zordur” diyerek hep bir sonraki hedefi işaret etti. “36. haftaya bi gelelim; ilaçları keseriz, akışıma bırakırız, ne zaman isterse gelir o” dedi en son. Ve gerçekten de 36. hafta tamam olduğunda, bir perşembe günü ilaçlar kesildi. Zaten son günlerde 3-4 günde bir NST ve kontrol için hastaneye gider gelir olmuştuk.

Sürece bu noktada kısa bir ara verelim.

En baştan beri DenizTan’ın kararı normal doğumdu. Doktorumuz da bu konuda “çok normal”di aslında. “Adı üstünde normal doğum; başka ne olacak ki” diyerek başlamıştı ilk konuşmalarımız. Sonra erken doğum riskiyle birlikte alternatifler de konuşulur oldu. Bebek anne karnında 2 kiloya ulaşmamışsa normal doğum tercih etmiyorlardı. Yine erken doğumlarda br takım sağlık sorunları riskleri sebebiyle istediğimiz bazı uygulamalara olumlu cevap veremeyebilirlerdi. Evet; doğum esnasında bir şeyler istiyorduk biz… Bu konuyla ilgili çalışmıştık biraz… Çalışma derken…

Hamilelik esnasında normal doğum hakkında iki günlük bir eğitime katıldık. İstanbul Doğum Akademisi’nde çok şeker ve çok değerli iki profesyonelin Kadın Doğum Uzmanı Op. Dr. Hakan Çoker ve Doğum Terapisti Neşe Karabekir’den yaklaşık 15 çiftle beraber bir eğitim aldık. (Normal doğum bu kadar normal bir şeyken bu konuda bilinçlendirilmek gerekiyor olması günümüzde gelinen acıklı durumun  bir özeti gibi aslında) İstanbul Doğum Akademisi’nde aldığımız “Keşkesiz Doğum” eğitimini ayrıca yazacağım. Ama bu yazıda şunu söyleyebilirim ki o iki günde öğrendiklerimiz doğum öncesinde ve doğumhanede kesinlikle çok işimize yaradı. Hatta öyle ki DenizTan en başta epiduralli normal doğum düşünürken İDA’daki “Keşkesiz Doğum” eğitiminden sonra epiduralden de vazgeçti.

İstanbul Doğum Akademisi’nde öğrendiğimiz ve başta gerekjliliği konusunda çok tereddüt ettiğimiz “doğum için özel bie ebe tutma” konusu da yine doğumhanede (ve öncesinde) hayatımızı çok kolaylaştırdı. Dolayısıyla tam burada Serpil Ebe’ye de bir kez daha teşekkür etmek gerekir.

Devam edelim. 36. haftayı tamamladık ve gerçekten de planlandığı gibi ilçaları bıraktık. Artık oğlan her an dışarı çıkmaya karar verebilirdi. Ama doktorumuz br not daha düşmüştü, ilaçların bünyedeki etkisi hemen sıfırlanmayabilirdi; 2-3 gün sürebilirdi. Yapacak bir şey yoktu. Sık sık kontole gidilip sonrasında beklenecekti.

Biz de 29 Eylül pazartesi sabahı; ilaçsız bir hafta sonunun ardından kontrole gittik. Hastaneye yatma ihtimalini de bilerek her gidişimizde hazırlıklıydık zaten. Ama gerek olmadı. Kontrolden sonra eve geri yollandık. Ben işe; DenizTan eve. Biraz daha bekleyecektik…

Ama o kadar da değil… 15.00 sularında önce mesaj sonra da telefon geldi DenizTan’dan. “Suyum geldi” içerikli. Son haftalarda pek çok kez yaptığmız “suyum geldi” esprilerine benzemiyordu bu sefer. (Garsonun getirdiği ve fotoğrafı paylaşılan sular gibi değildi durum) Tereddüte yer bırakmayacak kadar su gelmiş. Doğum süreci başlamıştı…

(Arkası yarın…)

(Fotoğraf için de Latife Tunç‘a teşekkürler tabii…)

Güle Güle Mehmet Dayı

17 günün sonunda ilk kez tam teçhizat dışarı çıktık bugün. Biraz spontan, biraz hazırlıksız derken çok da fena bir deneyim olmadı. B., günlük olarak bahçeye çıkıyor olsa da puseti hiç kullanılmamıştı. Uzun süreli dışarı hiç çıkmamıştık. Bugün çıktık. B, Mehmet Dayı’ının vedasına katıldı bizle birlikte.

Aslına bakılırsa plan başta bu kadar kapsamlı değildi. Cumartesi akşamüstü Mehmet’e veda için ufak bir tekne turu planlanmıştı. Teknenin nasıl bir şey olacağını kestiremediğimiz için teknenin kalış saatnden önce gider biraz vakit geçirir tekne hareket ederken de ineriz demiştik.

Baktık ki teknenin açık alanından çok daha konforlu bir kapalı alanı var. Haydi dedik gelelim bakalım biz de. Çok sorun yaşarsak bi kenarda indirirler herhalde bizi. Bu arada Z’nin de çok hoşuna gitmişti boğazda bir tekne gezisi. Çıktık yola.

Ama tekneden önce tekneye varış hikayemiz ve evden çıkış acemiliğimizi not etmekte fayda var. Çünkü her anlamda hazırlıksızmışız serin bir sonbahar havasında iki çocuklu ve pusetli bir gezintiye. Fena da kotarmadık ama yola çıktıktan sonra geri dönüp battaniye alması gerekti babanın. Bir de tabi saatinden br saat önce orada olalım dediğimiz etkinliğe 10 dakika kadar geciktik. (Üstelik arabayla gitmedik; trafiğe girmedik) Olsun neymiş; çocuklu katılım durumunda planlanandan bir saat önceye göre ayarlamak lazımmış bünyeleri. (Koşturduğumuz için ne makine alabildik yanımıza ne de adam gibi fotoğraf çekme şansımız oldu. Ola ki teknedekilerden biri bi güzel fotograf paylaşırsa onu ekleyeceğim artık yazıya)

Tekne kısmı çok sorunsuz oldu. Tek eksiğimiz bebek telsiziymiş. Telsizimiz de olsa oğlan uyurken yanında birimizin nöbet beklemesi de gerekmeyecekti.

Uzatmayayım. İlk dışarı çıkma maceramız başarısız olmadı. Oğlanı üşütmedik, çok ağlatmadık. Dönerken yürüyemedik yorgunluktan ama olsun. Velet daha 17 günlükken boğazda bir tekne gezisi yapmış oldu. Sadece anne karnındayken tamışmış olsalar da Mehmet Dayı’ya orada olarak veda etmiş oldu.

Güle güle Mehmet Dayı. Gazan mübarek, yolun açık, yeni yaşın kutlu olsun…

Birinci Hafta Kontrolü

Hani rüzgar gibi geçti derler ya. Aynen öyle oldu. Bir hafta tam anlamıyla rüzgar gibi geçti. Aslına bakarsak bir haftanın ilk günü zaten hastanedeydik; sonrasında da beş günlük bayram tatili olması tek kelimeyle şahane oldu. hep birlikte ev hayatına ve bebekli bir rutine alışmak; gelen gideni ağırlamak; biraz miskinlik yapmak ve geceleri biraz uykusuz kalıyor olsak da gündüz işe gitmek zorunda olmamak kesinlikle iyi oldu.

Bugün birinci hafta kontrolleri ve yenidoğan sünneti için yeniden hastanedeydik. İlk kez dışarı çıkmış oldu yakışıklı da. hastane dönüşü ben de kendimi bir haftalık bir muhasebe yaparken buldum. Nasıldı yahu ikinci babalığımın ilk bir haftası?

Şöyle hızlı bir değerlendirecek olursak;

  • Normal doğum (üstelik de epiduralsiz filan) oldukça pratik bir doğum şekli. Doğum sonrası çok hızlıca harekete geçiyor anne. İyi bir şey bu. (Normal doğum maceramız detaylı bir yazı olmayı hakediyor orası ayrı)
  • Hastanede dört gün geçirdiğimiz düşünülürse evde olmak da iyi bir şey.
  • İkinci defa baba olmak da aslına bakarsanız büyük raahatlık. Heyecan daha mı az bilmem ama kaygı kesinlikle daha az dolayısıyla çok rahat oluyorsun. Üstelik de “bir bilen” gibi göründüğün için hafif hafif ahkam kesebiliyorsun. (Söylemeyin bunu kimseye)
  • Bebekle daha rahatsınız her durumda; kırılır diye korkun yok. Bu rahatlık büyük bir avantaja dönüşüyor .
  • Şöyle bir baktığımda bez değişirmek konusunda da pratiğimi kaybetmemişim; nerdeyse bisiklete binmek gibi. Tek bir sorun var, oğlanın bacaklarının arasında bir fazlalık var, krem filan sürerken biraz engel oluyor. Ne olduğunu bilen varsa lütfen yorumlar kısmında yardımcı olabilir mi rica etsem.
  • Fazlalıktan bahsetmişken; hep duyduğum hatta gördüğüm ancak başıma daha önce gelmemiş bir “bez açarken fıskiye” vakasını bir haftada nerdeyse her gün yaşadık. Bu konuda da önerilere açığız, mandal mı, kağıt kıskacı mı? Bir yolu olmalı bunu engellemenin.
  • İkinci defa babalığın en büyük getrisi sanırım abla kardeş ilişkisini izlemeye başlamak oldu benim için. Şimdilik asayiş berkemal. Bayram tatili olmasının yine çok büyük avantajı oldu. Abla kardeş vakit geçirebildiler. (Kardeş olan tüm bu süre boyunca uyumuş olsa da bence kaliteli zaman kaliteli zamandır)
  • Göbek bağı beş günlükken düştü. Doğumdan sonra hemşirelere yıkatmadığımız oğlumuz için anneannesinin “yıkatmadı bunlar çocuğu” serzenişine karşın tek kalkanımız göbek bağının henüz düşmemesiydi. Dolayısıyla bu aralar artık yıkamak lazım oğlanı.
  • Sarılık filan gibi bir dert olmadı. Zaten kendisi tam bir tosun performansıyla anne sütü emiyor. Memeler de bu durumdan memnun olsalar gerek ki hızla karşılık verdiler. Orta boy bir insan kafası kadar olmakla kalmayıp ihtiyaçtan biraz fazlasını üretir oldular; ilk geceden pompa ve derin dondurucuya konan 150ml sütümsü sıvımız var.
  • 3250gr doğan velet hastaneden 3000gr çıksa da (en fazla %10 kayıp için normal deniyor) birinci haftanın sonunda tartıda 3220gr olmuştu. Normalde doğum kilosuna ulaşmak 10-12 gün alırmış. 7 günde doğum kilosuna geri kavuştuğu için doktorumuz bizi tebrik etti, biz de birbirimizi kibarca tokalaşarak tebrik edince doktorumuz biraz şaşırdı ama bozuntuya vermedi.
  • Bir ay sonra kalça ultrasonu çektirilecek. Bir de bu aralar aylık aşıları var. Onun dışında özel bir durum olmadıkça doktora ihtiyaç yok.
  • Yenidoğan sünnetine niyetlenmiştik bugün ama olmadı olamadı. Her pipi uygun değilmiş meğerse. 9 – 24ay arasında bir yerde yapılamk üzere rafa kaldırıldı pipi.
  • İlk bir ay gece uyandırarak beslemeye devam. Sonrasında bırakınız uyuyorsa uyusun geceden sabah kadar dedi. Dolayısıyla şuraya yazıyorum, bir ayı tamamlayalım üçümüz de horul horul uyuruz biz.
  • İlk 3-4 gün sepetin içinde ne olduğunu inanılmaz merak eden yavru kedi sonunda sepete tırmanıp içine bakmaya başladı. Ne olduğunu anladı mı bilmiyrum ama kucağa pek gelmezken artık herkesin kucağına çıkmaklar, hatta koltukta Deniz’le uyumaklar filan. Oğlanın ablası durumla gayet iyi baş ederken kedi kıskanç çıktı; hayırlısı. (Hakkını da yememek lazım, bu aralar sepetin yanındaki taburede nöbet tutuyor aslında… Bebeği mi kolluyor; süt kokusu kafa mı yapıyor bilmiyoruz henüz.)
  • Geçen yazdığım yenidoğan bebek bakımı yazısında da değinmiştim, kaka meselesini biraz araştırmak gerekti (her şeyi de hatırlamıyor insan) ama o konuda da herhangi bir sıkıntı yok.
  • Oğlanı bahçeye filan da çıkarttık bu arada. Hatta bugün bir süre güneşe de tuttuk. Lazım bunlar insana hayatta.
  • Hah; “kaynar” konusu var değinilmesi gereken. Adana kökenli bir nevi lohusa şerbeti. Öyle ki sadece annenin değil, babanın da süt vermesini sağlayabilecek güçte kendisi. Tarifini yakında paylaşırım buralarda.
  • Bu aralar bi açayım da okuyayım dediğim konu “bebekler ne zaman görmeye başlarlar” Bazı bazı uzun uzun bakışıyoruz oğlanla ama kimin ne gördüğü tamamen muallak bu aralar. Görüntü çok net olmasa da derin derin düşünüyoruz karşılıklı. (Bknz. Şekil 1 A)
  • Şöyle bir düşünüyorum da ilk bir hafta oldukça sıkıntısız geçip gidivermiş. Baba bu sürede biraz fazlaca köprüyü geçmiş ama buna zaten hazırlıklıymış.
  • Şimdilik bu kadarmış.

Spontan Bir Mektup

Kuşum;
Dünden beri açıp açıp kardeşinle fotoğrafınıza bakıyorum. Senin banyodan çıkmış, omzunda havluyla oturduğun, kardeşinin de senin kucağında uyuduğu fotoğraf. Son bir haftadır, her fotoğrafın(ız)a uzun uzun dikkatle bakıyorum. Öyle mutlu görünüyorsun ki güç veriyor bu bana. Yine de uzun uzun fotoğraftaki gözlerine bakıyorum. Acaba en ufak bir mutsuzluk, kıskançlık ya da yapma bir mutluluk var mı diye. Görmüyorum. (Ne mutlu ki) Her bir fotoğrafta heyecanlı ve çok mutlu görünüyorsun. Yine de biliyorum ki senin için kolay değil. Aylardır bunun için, senin bu durumla en doğru ve sağlıklı bir şekilde baş edebilen için hazırlanıyoruz. Sadece annenle ben değil, bu kurgudaki herkes uğraşıyor. Herkes senin bu süreçte en ufak sıkıntı yaşamaman için seferber olmuş durumda. Şu an belki de çok erkendir ama başarılı da olmuşuz gibi duruyor. Daha önümüzde çok uzun bir yol var ve siz ikiniz birlikte çok güzel görünüyorsunuz.

TazeBaba.com

Baba olunca sanırım farkında olmadan yeni tanıştığınız insanları farklı bir şekilde de kodlamaya başlıyorsunuz: Çocuğunuza yaklaşımları, tavırları ve elbette ki çocuğunuzun onlara karşı tavırları…

Öte yandan çocuk sahibi olmanızla birlikte başka bir sosyalliğin de içinde buluyorsunuz kendinizi: Başka anne babalar; çocuk sahibi olmak üzere ısınma turlarında olan insanlar ve son olarak da içlerinde çocuk sevgisi olan hatta genlerinde iyi ebeveynlik olan kişiler.

Bu girişi yapmamın sebebi aslında birinden bahsetmek. Sosyal medya aracılığıyla yanıyor olsam da; aynı sektörde çalışıyor olsak da; zaman zaman yollarımız kesişse de benim onu nasıl kodladığımı, ne zaman kodladığımı sanırım kendisi de dahil kimse bilmiyordur.

Sanırım beş sene kadar öncedir. Ödül aldığım iki BÖ – Blog Ödülleri töreninden biriydi. Sosyal medyanın son yıllarda olduğu kadar cılkı çıkmamış; bloglar popüler çünkü mikroblogging daha yaygınlaşmamış. Twitter desen Twitter değil; facebook desen Facebook değil zamanlar. Bloglar ve kaliteli içerik kıymetli; blog yazarları birbirlerini tanıyor… Ortam çok keyifli; öyle ya sadece sanal ortamda tanışan, yazışan hatta dost olan insanlar birbirlerinin yüzlerini cisimlerini bu tip organizasyonlarda ilk kez görüyor. Z. de ortamın tabii ki en bi ufağı. Ortalıkta koşturuyor. Salondaki nerdeyse herkes tanıyor Z.’yi…

O gün o salonda kızıma çok ilgi gösteren 3-4 kişi hatırlıyorum. Hatırlıyorum çünkü karşılıklı bir elektriğin olduğu; kızımın da rahatlıkla kucaklrına gittiği, sorularına cevap verdiği, tatlı bir iletişimin kurulduğu kişiler bunlar. Birebir iletişim kurulmasa da Z. benim yanımdayken bakışlarından samimiyetlerini, ilgilerini okuduğum insanlar. Bazıları gelip tanışıyor ya da iki satır sohbet de ediyor. Baksanıza bugün bile hatırlıyorum o günkü keyfi. Sohbetlerin detayı olmasa da his olarak hatırladığım bir sıcaklık var.

O gün orada sohbet ettğim arkadaşlardan biri bir süre sonra bir mail atıp bizi ailecek bir vapur gezisine davet ediyor. Sanırım İDO için bir organizasyon. Haliç Tersanesi filan da gezilecek… Bugün baktığımda sosyal medyada belki de ilklerdendir. Çok istesem de müsait olmadığımdan,, bir e-tohum toplantısıyla çakıştığından gidemiyorum o geziye. (Zaten askere girmek üzereydim) Ama geziye davet eden kişiyi de; blogunu da hatırlıyorum. Yicit.com – Yiğit

Yiğit’i bu kadar iyi hatırlamamın belki de ilk sebebi, ilk karşılaştığımızda Z ile olan iletişimi; ona bakarken göslerinin parlaması. Aradan 5 sene geçmiş, hala hatırlıyorum o parıltıyı.

Yiğit’in baba olacağını öğrendğimde sevindiğimi hatırlıyorum sonra. Daha sonra baba olduğunu duyduğumu hatırlıyorum. Sonra da algıda seçicilik; Facebook’ta yeni blogunu açtığını okuduğumu. Kısa bir süre ardından da blogunu haber veren, selam eden maili düştü zaten posta kutuma.

Her bir yeni öğrendiğim baba blogu sevindiri beni. Tazebaba.com ekstra sevindirdi. Zaten yıllardır blog yazan; bu dünyada yaşayan; sadece hobi olarak değil meslek olarak da bu alanda çalışan birinin; baba olmanın çok yakıştığından ve yakışacağından emin olduğum birinin bir baba blogu açması; iletişim alanıyla, pazarlamayla kesiştirmesi… Tadından yenmez yapacak TazeBaba.com’u. (Üstelik de kız babası)

Dolayısıyla diyeceğim tek şey, yolun açık olsun TazeBaba… Aramıza hoş geldin.