Sabah Ekstra Erken Kalkma Krizleri

Sabah ekstra erken kalkma krizleri derken; normal okul günlerinde kalkmak ve hazırlanıp servise yetişmek konusundan hiçbir sıkıntımız olmadığını da vurgulayarak yazmaya başlamak isterim. Yüzücü velisi olmak konusunda da aslında uzun uzun yazasım var hatta yarış maceraları, havuz maceraları, havuz çıkışında bekleyen velilerin dramı, memleketimden yüzme havuzu manzaraları konulu hazırlıklarım da var. Ama sıcağı sıcağına yazayım dediğim ilk konu; sabahları afyonu zor patlavan yüzücü yavruyu sabahın altısında havuza yetiştirmek (ya da yetiştirememek)

Bu noktada bilinmesi gereken en önemli şey; yetiştirmek ve yetiştirememek konusundaki başarının veliye değil; çocuğa ait olduğu gerçeğidir. (Konu karışık biraz)

Her Şeyi Yazamamak

Tam bu noktada bir önemli not yazmamda fayda var. Daha yeni yazmıştım; çocuklar okumaya başladığında her şeyi yazamaz oldum burada maalesef. Öyle ya bazı ebeveyn (ya da veli) taktikleri olsun; yaşanan bazı gerilim ve çözümlerin kişisel oluşu –ve tüm bunların artık konunun tüm muhatapları tarafından okunabiliyor oluşu- sebebiyle; ister istemez her şeyi tüm detaylar ve tüm açıklığıyla okumanız mümkün olmayacak. (Yapacak bir şey yok) (O değil İngilizce de okuyor yazıyor artık Z.)

Neyse; dün sabah antremana gitmek üzere hazırlanırken gözleri açılmış olsa da kendisi uyanmamış olan Z, yarı yarıya giyinmiş olsa da bir noktada antremana gitmekten vazgeçti ve orta çaplı bir krizin içinde bulduk birbirimizi. Pek çok kriz durumunda olduğu gibi öne sürülen sebeplerle gerçek olan sebepler birbirinden oldukça farklı ve kolay ilişki kurulamaz haldeydi. Öyle kibir noktada benim; “tamam yahu maden siyah tayt istiyorsun akşama çözeriz bu konuyu” sözüm krizi bambaşka bir boyuta sürükleyip “tayt istemiyorum ben” konulu farklı bir gerilime sebep olacaktı. Oldu da…

Sonuç, benim yatağıma birlikte geri dönülüş, biraz gözyaşlı da olsa bir süre sohbet ve sakinleme turları, bu esnada okulda bir arkadaşının koluna kalem kutusuyla vurmuş olmasının getirdiği kol (ve kalp) sızısı da gündeme gelip bir süre daha uyuma ve pırıl pırıl uyanıp okula gidiş. (Bak yine oldu; her şeyi yaz(a)mıyorum artık)

Okul yolunda şöyle bir ricam oldu kızımdan; “bu sabah yüzmeye gitmemene sebep olan sebepleri gerçek haliyle bir kağıda kompozisyon gibi yazar mısın” sonra da başka bir kağıda “konuyla ilgili çözüm önerilerini yazar mısın?” Akşam benim işten dönüşümle de birlikte okuruz.

Yüzmeyi bırakmamak ve bundan sonra Perşembe sabah antremanlarına da sorunsuz gitmek konusunda sözleşmiş olarak yaptık bu sohbet ve anlaşmayı. “Kompozisyon yazmam; madde madde yazarım” demesi benim için zaten uygundu. (Post-it’e maddeleme yapacağını öngörememiştim o esnada) “Okuduktan sonra yırtarım ama” dese de bu konuyu da gerektiğinde ilerde geri dönüp gerekli hatırlamalar için bu tip belgeler yazılır ve saklanır diyerek ikna ettikten sonra dağıldık. (Diyorum ya ne bileyip post-it gelecek sonuçta)

Çocuklarla Gerilim Yönetimi

Neyse; sonuçta burada da paylaştığım iki post-it var elimde. Soruna sebep olan durum daha net; mevsim geçişi ve hem evin hem dışarının de havuzun serinliği; hem de elbette akşam geç yatmanın sabah kalkışa etkileri. Kağıtta göreceğiniz çözümler dışında daha erken uyandırılmaya başlama; antrenörüne havuz sıcaklığıyla ilgili serzenişte bulunma vb. vb.

Neyse; uzun lafın kısası; çocuklarla gerilim anında dalaşmayın; mümkünse sakin kalın. Gerekiyorsa arayı çok açmadan, sakinleşince konuşun ya da yazışın. (Okuma yazmanın getirdiği bir avantaj) Yazışmanın avantajı ise elbette elinizde yazılı belge olması. Yani son söz; birlikte aldığınız ortak kararları yazılı hale getirin. Asın ya da saklayın. Hatırlamakta fayda var; çocuklar ortak alınmış kararlara uymakta bizden daha iyiler.

 

Kişisel Blog Yazıları Üzerine

Yıllar önce (onbir yıl) burada ilk yazılarımı yazmaya başladığımda; takip etmeye başladığım yabancı baba bloglarından bazılarının yayınlarını durdurmalarını ilgi ve şaşkınlıkla takip etmiştim. Oldukça kişisel blog yazıları ve paylaşımlar üzerine bloglar belli bir noktada durmaya başlamışlardı. (Bugün aradığımda artık ilgili domainler bile yok ortada)

Sebep; çocuklarının okumayı öğrenmeleriyle birlikte çocukları hakkında paylaşım yapmama kararlarıydı.

Ben o sıkıntıyı hep zamanı geldiğinde kızım (ve sonrasında da oğlum) da benle ilgili yazarlar ödeşiriz diye bertaraf etmeyi plânlamıştım. Hatta geçenlerde Z ile bir anlaşma da yaptık ve kendi sitesi / blogu olana kadar onun da buraya bir şeyler yazması konusunda anlaştık.

Çocuklu Sosyal Medya Paylaşımları

Onun içinde olduğu sosyal medya paylaşımları konusunda da daha önce bir anlaşmamız var. İstediğim fotoğrafları ondan tekil izin almadan paylaşabiliyorum ancak canlı yayın yapma durumunda önceden haber vermem ve onay almam konusunda el sıkıştık.

Dolayısıyla her an buralarda onun yazacağı bir şeylere denk gelebilirsiniz.

Öte yandan ne olursa olsun onunla ilgili pek çok şeyi artık bu kadar herkese açık bir alanda paylaşmam zor. Ki özellikle de instagram’dan takip edenler görmekteler; 10 yaşını aşöış bir kız çocuğu olarak artık hızla genç kızlığa doğru yol alıyor ve kendisiyle ilgili görsel ya da yazılı paylaşım yapmadan bile ön-ergenlik oldukça zorlu olabilir. (Kendisini tanıyanların da öngördükleri ve şimdiden kolay gelsin dedikleri gibi, bunun bir de ergenliği var)

Kayıt Tutma İhtiyacı ve Kayıt Tutma Alanları

Kişisel olarak bakıldığında kayıt tutma, log tutma alanı artık blogdan ziyade instagrama kaymış durumda. Sadece instagram değil, akıllı telefonlarımızın fotoğraf albümleri bile kişisel bir log tutma alanı artık.

Neyse uzatmayayım; Babaolmak.com’da yeniden yazmaya başlamamla birlikte kişisel de detaylı paylaşım yapmadan nasıl içerik üretirim diye daha fazla düşünmeye başladım. Bu noktada da biliyorum ki bu blogun takipçileri bu konuda ikiye ayrılıyorlar kişisel içerikler üzerinden çocuk gelişimini ve ebeveynlik üzere içerik takip edenler; kişisel içerikle ilgilenmeyip ilgili araştırma, dosya ve web logunu takip etmeyi sevenler.

Sanırım şimdilik gidişata göre bakacağım. Kızın kaydını daha az tutuyor olsam da yakışıklı oğlumla ilgili ilklerimiz ve maceralarımızın daha çok olduğu bir dönemdeyiz. Bakalım neler olacak.

Bir ekim iki bin on yedi

Bir ekim iki bin on dört. Hayatımın; hayatımızın bir kere daha dehşet şekilde eğiştiği unutulmaz bir gün. Dünyanın en güzel oğlanlarından birinin doğum günü. Bizi birkaç kere geliyorum; gelmiyorum; belki de gelirim; çok da emin değilim; ne geleceğim ulan, yok yok geliyorum… Ve benzeri yoklamalarla haftalar hatta aylarca uğraştıran hatta son düzlükte bile; suyu boşaltalım ben de arkasından geleceğim dedikten sonra öyle pek de kolay gelmeyen oğlanın doğum günü.

Üç yıl önceki heyecanın; hastane lobisindeki bekleyişin hala dün gibi taze olduğu; ayların hızla aktığı 2014 yılının üzerinden hiçbir şey geçmemiş gibi olduğu bugün; Barış Minnoşu üç (3) yaşını dolduruyor. Göz açıp kapayana kadar geçmiş üç yıl. Eskisi kadar sık kayıt tutmayı beceremediğim; kayıtları artık bilgisayarlar ya da bloglarla değil akıllı telefon fotoğraflarıyla tuttuğumuz üç yıl.

Bugünlük hazıra konacağım; bu sene; Mayıs civarı, babalar günü vesilesiyle yazdığım bir yazıdan alıntı yapacağım bu gecelik… Diyeceğim ki:

“Oğlum, dünyanın en güler yüzlü en mutlu oğlanı… Düşündüğümde içimin gıcıklandığı; daha doğar doğmaz beni mucizelerin gücüyle Barış’tıran oğlum. Oğlan babası olmanın, (daha şimdiden) rol model olmanın keyfini yaşatan tatlı; idareci oğlum. Evet büyüdün ve şimdiden abi oldun. Büyünce senin de sakalların olacak bıyığın olacak, küpen olacak, motora bineceksin ve baba olacaksın. Tüm bunları nasıl bir heyecanla beklediğimi muhtemelen sen de baba olunca anlayacaksın. Öte yandan da “tam bu yaşta kalsan ya” dediğimi de artık biliyorsun ve biliyorum ki baba olduğunda bunu da anlayacaksın. Hayatıma girişinle birlikte beni çok ama çok güçlü bir adam yaptın, iki çocuklu bir baba olmakla ilgili korkularımı yerle bir ettin, teşekkür ederim.”

İyi ki doğdun oğluşum. İyi ki ikinci bir kez baba yaptın beni. İyi ki baban oldum. İyi ki varsın hayatımda.

Nice mutlu; koskoca gülümsediğin, etrafa mutluluk ve enerji saçtığın yılların olsun.

İyi ki doğdun oğluşum.

9,5 Ayın Ardından

Dünyanın en komik, en tatlı, en güzel, en çapkın, en deli oğlanı da 9,5 ayı geride bıraktı. (Daha ilk cümlenin sonunda klavyeyi ileri itip yaklaşık 3 dakika kendisini düşünüp gülümsedim; hatta hadi anlatayım, tam olarak da her yazdığım sıfatla ilgili bir an gelip geçti gözlerimin önünden)

Komik… Uyumamaya çalışırken ya da uykusuzluktan over-dose olmuşken bir enerji patlaması yaşayıp da yatakta yatmak yerine düz duvara tırmanma moduna geçtiğindeki halleri…

Tatlı… Bir gülümsemesi yeter ve sanırım tanıdığım en güleç heriflerden biri kendisi. Yavru kedilerin arkasından emekleyip onun varlığı sebebiyle kediler bir şey yaparsa da neşeyle gülüşü geldi gözümün önüne…

Güzel… Banyodan çıkıp da saçları tarandığında, saçlarının taralı kalabildiği o üç buçuk dakikadaki hali.

Çapkın…Anneannesini yazlığında yen tanıştığı ablalara gülümseyişi, yan salıncaktan attığı çapkın bakışlar ve kızlar gittiklerinde arkalarından ağlayışını düşünüyorum da…

Deli… Bir an bile yerinde durmayıp mama sandalyesinde yemek yerken bile kendini öne arkaya sallayışı; bir makarnayla verdiği yoğun mücadele, terliklerin arkasından koşuşu; pusetinde gezerken kendi kendine dakikalarca konuşması ve daha pek çok an gelip geçti gözlerimin önünden

Dokuz ay geride kaldı. Tam o sırada önce sürünmeye sonra emeklemeye başladı. Artık tutunarak yürür halde. Tutunduğu yerden yere geri dönmesi biraz kontrolsüz oluyor bugünlerde ama görünüşe göre önümüzdeki ay yürümeye başlayacak gibi duruyor kendisi.

Anne sütünün yanı sıra son 4 aydır katı gıdayla besleniyor. Önüne ne konsa yiyor. Hala hiç mamaya ihtiyaç duyulmadı. “baby led weaning” denen (benim mesela çok yeni öğrendiğim) koca insan gibi önüne konan yemekleri elleriyle götürüyor; götüremediğini mama sandalyesinden aşağı atıyor ama sonuçta kendi başına besleniyor.

Konuşamasa da her türlü sesi çıkarıp kendince bir şeyler anlatıyor. En büyük kriz anında bile “fış fış kayıkçı”yı duyunca gülümseyip ileri geri sallanmaya başlıyor.

Üstte iki altta iki dişiyle dört dişli bir canavar olarak tuttuğunu yiyebilir durumda.

Hızla kocaman bir adam olmaya doğru gidiyor. Her gün bir mucizeye daha şahit olmamı sağlıyor ve her şahitliğimde annesine bir kere daha teşekkür etmeme sebep oluyor içimden.

Ve büyük bir sabırsızlıkla bekliyorum sohbet edeceğimiz günü, konsere gideceğimiz, birlikte motosiklete bineceğimiz, kamp yapacağımız ya da içeceğimiz dünleri.

Daha çok mu var? Tecrübeyle sabit ki göz açıp kapayıncaya kadar o günlerde bulacağız kendimizi.

 

Sekiz Yaş Bitti

Klişenin herhalde en büyüğü, yılların nasıl geçtiğinin anlaşılamadığına dair sözler. Hani yaşlandıkça daha da sık kullanılan cinsten. Bakıyorum da benim de gittikçe daha fazla sarf ettiğim sözler. İçinde sadece şaşkınlık değil belki biraz hüzün biraz da belli belirsiz serzeniş barındıran sözler. Dikkat ediyorum, yeni çocuğu olmuş insanlara verdiğim belki de tek “tecrübeli baba” tavsiyesi zamanın nasıl hızlı geçtiğini fark ettirmeye yönelik olanlar. Diyorum ki daha dün gibi kızımın doğumu ve ilk ayları… Hatta bu yıl artık sadece kızımın değil oğlumun doğumu ve ilk ayları da eklendi… Hepsi daha dün gibi.

Aslında bu bir doğum gün mektubu ama galiba içinde debelenmeye meyilli olduğum hüzünden kurtulup da mektup gibi mektup yazmayı beceremiyorum… Durun bir daha deneyeyim…

***

Kuşum; minik kuşum. Yılın en azından yarısında büyük bir heyecan ve sabırsızlıkla beklediğin bir Temmuz daha geldi. Bir yaş daha geride kaldı. Sekiz yaşını bitirdin. Her yılın çok acayip ve iddialı geçiyor elbet; bu yıl da öyle oldu. Koca bir kız olurken aynı zamanda “abla” oldun. Kız olmak, torun olmak, yeğen olmak gibi en kalıcısından yepyeni bir sıfatın daha oldu. Hem annen hem baban gibi senin de bir kardeşin var artık.

Çok büyük ve çok şahane bir şey bu ve çok zorlanmakla beraber dehşet bir şekilde de baş ettin abla olmakla. Daha da iyi olacak her şey ve dünyanın en tatlı kardeşinin dünyanın en tatlı ablası olacaksın gittikçe. Sadece görmüyorum; hissediyor, biliyorum da bunu.

Bu yılın diğer bir büyük olayı sanırım taşınmamız oldu. Annenle baban yılardır çok yakın otururlar ve en başta sen bu durumun konforunu sürerken artık aynı sitede hatta aynı semtte de oturmuyoruz ve bununla baş etmek kolay olmasa da üç ayın bitişiyle geriye dönüp baktığında sanırım bunu da atlattık beraberce.

Deden aramızdan ayrıldı. Sanıyorum ve umuyorum ki hep hatırlayacaksın dedeni. Çocuk gerçekçiliğinin nasıl bir şey olduğunu gösterdin bize, aynı zamanda ne kadar güçlü (ya da güçlü görünen) bir kız olduğunu da.

Elbette sadece bunlar değil. Son bir yılda pek çok şey oldu ama hepsini koy kenara sen bir yılı daha bitirdin. Sayende ben bir koca yıl daha ekledim “baba olmak” tecrübeme. Belki de her yıl olduğundan çok daha fazla şey öğrendim sayende. (Ve bir takım profesyonellerin de katkısını unutmamak lazım.)

Doğum günün için “göbeği açık tişört” isteyecek kadar büyüdün. Aldığımız iki göbeği açık tişörtün içinde de göbeğin açıkta kalamadı, o kadar da küçüksün hala.

Herhangi bir şey yapışını herhangi bir an seyrederken kendi kendime büyük şaşkınlıklar yaşamaya devam ediyorum. Gözlerim seni seyretse ya da sana bakıyor olsa da o sırada büyük bir şaşkınlığın içinde kaybolmuş oluyorum. Her bir gün hala büyük bir mucize daha yaşatıyor bana. Kocamansın; bizden olma ama bizden çok ötesin.

Şaşkınım.

İyi ki oldun. En zor yılın böyle olsun. Pastanı üflerken gözlerini kapatıp her ne dilek tuttuysan gerçekleşsin ve ben artık hiç istemesem de senin doğum gününün hemen ertesinde heyecanla beklemeye başladığın bir sonraki doğum günün hemen gelsin.

Z4T_20150704-15

 

Blog Yazmak ya da Yaz(a)mamak

“Neden Blog Yaz(a)mıyorum?” diye atmıştım yazının başlığını en başta. Aslında sanırım “Neden blog yazıyor(d)um?” sorusunun cevabını kendime hatırlatmakla başlamam lazım.

1999-2000; bir internet şirketinde; tüm günümü (hatta geçeklerimi) internet başında geçirdiğim bir çalışma hayatında weblog kavramıyla tanışmış ve kendime blog(lar) açmıştım. [ fikirkutusu.com ile başlamış sonra fikirbaz.com ile devam etmiştim] Yaptığım şey internetteki gezintimin kaydını tutmak; gezdiklerimi gördüklerimi hem kendim için hem de eş dost arkadaş için bir kenara kaydetmekti. İki elin parmaklarını geçmeyecek kadar Türkçe blog varken bir yandan da Türkçe içerikli bir mini yayın organı olmuştu işte.

Sonra sonra sinema eğitimim ve elbette ki merakımdan bir sinema blog’um oldu. [klaket.com]Her gün tek bir yazı yazdığım bazen film eleştirisi bazen sinema haberi yazdığım blog sayesinde pek çok yeni arkadaşım, takipçim oldu. Hatta blog’a benden başka yazanlar olmaya başladı. 15 sene geçti üzerinden hala görüştüğüm iyi arkadaşlar edindim.

Kızım doğduğunda da bu kayıt tutma alışkanlığıyla ilk iş yeni bir blog açtım. Kendi duygularımı, tecrübelerimi önce kendim sonra yakın çevrem için ve elbette ki kızım için kayıt altın almaya başladım. Bu işi genelde annelerin yapıyor olmasından kaynaklı bir babanın bunu yapması ilginç gelmiş olacak ki oldukça ilgi uyandırdı ve pek çok kişi takip eder oldu.

Oysa kızımın annesiyle ayrıldığımız dönemden başlayarak gittikçe daha az yazar, daha az yazabilir oldum. Bunun bir sebebi kızımla haftanın yarısında başbaşa olmak başta olmak iş dışındaki bilgisayarsız hayatımın daha baskın hale gelmesi, bilgisayar başında işle ilgili geçirilen vaktin her geçen yıl daha da konsantre şekilde işle ilgili geçmek zorunda olması (ülkenin ekonomik düzeni ve bu düzende ayakta kalmanın gerektirdikleri – hele de kendi işinin sahipleri için) malumunuz. Yanı sıra açıkçası ayrılık sonrası dönemde yazmaya oturduğumda belki de duygularımı ayrıştırmayı becerememekle ilgili kaygılarımı da hesaba katmak lazım. Oysa en başından bugüne (4 yılı geçti) çok isterdim ayrı ebeveynlikle ilgili yaşadıklarımızı bloğumun ilk döneminde olduğu gibi paylaşabileyim. (Biliyorum çok acayip bir kaynak da olurdu) Zaman zaman yazdım. Ama çoğunu kendime sakladığımı da itiraf etmem gerek.

Yıllar yılları kovalarken weblog kavramı blog’a blog dünyası kısa ve hızlı mesajlaşmayla birlikte “mikro blogging”e evrildi; twitter ve benzeri mecralar ortaya çıktı. Anlık durum paylaşabildiğimiz pek çok yerimiz oldu. Uzun yazılar okunmaz; yorumlar blog yazılarının altına değil de Facebook gibi sosyalleşme alanların yazılır oldu. İyi oldu kötü oldu… Ana akış belli platformlara taşındı.

Hatta fotoğraf paylaştığımız Flickr gibi paylaşım ortamları sadece yedekleme alanlarına dönüşürken instagram gibi paylaşım yoğun hızlı tüketim ve akış mecraları doğru her şeyin kısa ve öz hızla aktığı üstelik görsel öncelikli bir alan oldu. Öyle ya artık kocaman fotoğraf makineleriyle değil cebimizdeki telefonlarla fotoğraf çekiyorduk. Yedekleme bir kenara atık bastırmaya bile ihtiyaç duymadan 2-3 kanal üzerinden hayatımızdaki nerdeyse istisnasız herkese ulaştırıyorduk.

Zaten biz interneti gezmez, internet ve tüm içeriği ayağımıza gelir olmuştu bile.

Artık paylaşım da içerik akışı da bloglarda değil, Facebook, Instagram, Twitter, Swarm gibi yerlerde. Bu mecraların hepsinde akış gayet kronolojik ve kayıt altında. Oturup da kaliteli bir içeriği kendi mecranda paylaşmak mı? Niye ki?

Geçen yıla geldiğimizde ise hayatımın sanırım ikinci en büyük olayı gerçekleşti ve bir de oğlum oldu. Kızım internete doğan bir kuşağın mensubuyken oğlum sosyal medyaya doğmuş oldu dönem itibariyle. Sadece dönem değil anne babası itibariyle de. Öyle ya; oğlumun annesiyle birbirimizi ilk tanıdığımız yer bloglarımız ve friendfeed gibi sosyal medya ortamlarıydı.

Ablasının ilk yıllarında olduğu gibi oğlumun da ilk döneminde aynı yoğunlukta blog tutabilmeyi isterdim. Bir yandan baktığımda blog’umda değilse de sosyal medyada elbette ki ciddi bir kayıt var. Özellikle de Facebook ve Instagram’da ama açıkçası ayrı bir blogda düzenli yazmaya benim ne enerjim ne de vaktim yetti.

Biri artık ilkokula giden; oldukça birebir ilgi gerektiren bir yaşta olan; iki ayrı evde; İstanbul’un iki ayrı yakasında iki çocuğum; üstüne (yine iki ayrı yakada) kendi evim ve işim olduğunda oturup da kaliteli bir kayıt üretmeyi maalesef beceremeyeceğimi gördüm. Elbette ki kayıt tutmak konusunda oğlumun annesine de sessiz sedasız güvenmemin de ilgisi vardır. Ve yine samimi bir şekilde itiraf etmek gerekirse ilk ayrılığımda olduğu gibi ikinci seferde de yazarken pek çok duygunun iç içe geçip de ayrıştırılamaz olacağına dair kaygımı da hesaba katmak lazım.

Bu elbette ki hiç yazmadığım anlamına da gelmesin. Paylaşım anlamında bu denli kalabalık ve yoğun bir akış dünyası varken sadece kendime ve çocuklarıma tuttuğum bir takım defter sayfaları elbette var. Okuyacak kişiler günü geldiğinde nasıl olsa okurlar.

Peki şimdi niye oturdum da yazıyorum? Neden yazmadığımı, yazamadığımı açıkladığım yazı aslında yeni bir başlangıç; aylar süren bir arayı bitirme yazı olsun diye yazıyorum. Yine uzun bir aradan sonra hayatımın yavaş yavaş düzene girdiği ritminin birazcık olsun yavaşladığını hissettiğim bir dönemde belki de artık ihtiyaçtan ya da yedekleyebildiğim enerji beni blog başına çektiğinden… Yazıyorum.

Yazmayı seviyorum. Rahatladığım, deşarj olduğum şey yazmak. Rahatlattığı kadar beni motive eden şey. Arkamda yazılı bir şey bırakmayı seviyorum. Bir gün gelip de kocaman bir kadın babasının o çocukken yazdıklarını nasıl okuyup gülümseyecekse kocaman bir adam için de bu böyle olsun istiyorum.

Baba olmayı; babalık yapmayı ve açıkçası bunu paylaşmayı da seviyorum. Belki de bu babalar günü, yeniden düzenli yazmayı becermek için iyi bir başlangıçtır.

Bence denemeye değer.

Bir (Normal) Doğum Hikayesi – 4

Ben bu sırada ne mi yapıyorum? Hala oldukça sakinim galiba. Daha doğrusu genel olarak seyretmekten başka da bir şey gelmiyor ki elimden. İki ebe Deniz’in iki yanında, birbirlerinin kollarını tutmuş karnından aşağı bastırıyorlar. Ben de her kasılmada Deniz’i omzundan, sırtından öne doğru kaldırıyorum arkadan destek olarak, bir gözüm de öndeki doktorumuzda.

dogum4

Bu aralarda bir yerde çocuk doktoru ve yenidoğan hemşiresi de gelip bir köşede yerlerini alıyorlar doğumhanede, onlar da kendi hazırlıklarını yapıyorlar. Oğlan doğunca ilk muayeneyi yapacaklar. Ki Serpil Ebe’nin ve Burcu Ebe’nin de desteğiyle ricamızı iletiyoruz onlara doğum sonrası “anne ile ten tene temas” talebimiz var. Hatta mümkünse ilk muyaenenin annenin üzerinde yapılmasını istiyoruz ama bunun mümkün olmayacağını iletiyor çocuk doktoru. Çünkü 36,5 hafta aslında normal doğum için erken bir zaman ve öncelikle kontrollerin yapılması gerekli.

Doktorumuz Deniz’in bacaklarının arasında artık oturmuyor, ayakta arada eliyle kontrol ediyor durumu. “Ikınmaya devam” diyor. Yüzünden bir şey anlamak mümkün değil, poker surat denir ya, aynen öyle. Son derece soğukkanlı ve kendinden emin. “Epizyo” diyor arkasındaki hemşireye. Hemşire yandaki masadan  bir makas uzatıyor. Makas dediğime bakmayın, makas bence kibar kalır. Ne olduğunu biliyorum, katıldığımız eğitimde tüm bu müdehaleleri detaylıca öğrendik, “epizyotomi” bebeğin başının geçebilmesi için ufak bir kesikle açıklığı genişletmek için yapılıyor. (Açıklıktan ne kastettiğimi biliyorsunuz) Doktorumuzun ne yaptığını göremesem de el ve kol hareketinden kırt kırt kestiğini anlıyorum. “Biraz daha dayan” diyor. Ebeler bir yandan bastırıyor, Deniz bir yandan ıkınıyor ama gücü nerdeyse tükenmek üzere. Biraz dinlen diyor doktorumuz. Bu sırada Serpil Ebe bana dönüp doktorun ne yaptığını ve bunun gerekli olduğunu açıklıyor. Ben de “biliyorum yahu” diyorum. Boşuna mı gittik o kadar eğitime. Ki bu tip tıbbi müdahalelerin keyfi değil, ihtiyaç üzerine yapıldığı konusunda uzun uzun konuşmuşuz zamanında.

Bu arada nasıl görebildiğimden emin değilim çünkü şimdi düşündüğümde ben aslında Deniz’in baş tarafındayım, önümde serpil var, sonra Deniz’in sağ bacağı var. Ama demek ki o ara Serpil biraz kenara çekildiğinden ben de kendimi öne uzattığımdan demek… Çünkü bir sonraki kasılma dalgasında ve ıkınmada oğlanın saçlarını görüyorum. (Ya da uyduruyorum; şimdi üç hafta sonra eksik yerleri hayalgücüm tamamlıyor olabilir mi bilmiyorum)  Herif orada işte baya, ama her kasılmada saçları iyice ortaya çıksa da bir türlü kurtulup, kayıp dışarı çıkamıyor. (Bu arada bebeğin kalp atışları da nst ile tüm doğum süreci boyunca dinleniyor ve bir anormallik olup olmadığı canlı yayında izleniyor) Yanlış hatırlamıyorsam kalp atışları biraz hızlanıyor da artık. (Kolay değil, oldukça dar bir kanalda sıkışık vaziyette takılıyor bir süredir.)

Doktorumuz Cem Bey bu sefer arkaya doğru “kiwi” diyor. Bunun başka bir müdahale gereksinimi olduğunu anlamak zor değil. Hemşire soyulmuş orta boy bir kiwi’yi doktor beyin ağzına doğru uzatıyor, doktorumuzun elinde eldiven var çünkü. Demek ki C vitamini gerekmiş doktorumuza; o da bizimle birlikte uğraşıyor çünkü, meyve demek, sağlık demek…

Gerçekte ise kiwi’nin ne olduğunu anlamak için bir saniye bile geçmesi gerekmiyor çünkü hemşire masadaki bir streril paketi açıp içindeki aparatı uzatıyor doktorumuza. “kiwi” bir vakum aparatının markası aslında. Demek ki oğlan da annesi gibi vakum yardımıyla doğacak. Görünüşe göre çok değil ama içerden dışarı çıkması için biraz destek gerek. Doktorumuz aparatın vantuz gibi olan vakum kısmını oğlanın kafasının tepesine takıyor parmaklarıyla biraz içeri girerek ve plastik hortumun öbür ucundan çekmeye başlıyor. Burası işte belki de tüm doğum olayının en şaşırdığım kısımlarından biri, doktorumuz gerçekten de çok ciddi bir eforla asılıyor hortumun öbür ucuna. Düşündüğümde hala şaşkınım o kadar buyuk bir güçle asılmaya o hortumun da dayanmasına, oğlanın da dayanmasına. Hoş, belki de bana öyle gelmiştir. (Ama bir kere daha itiraf etmem gerekir ki halat çekme yarışında halata asılır gibi bir sahneydi o)  Bana çok uzun bir süre gibi gelse de saniyeler içinde oğlan dışarı kaymaya başlıyor. Mucizeye ikinci defa şahit oluyorum.

Bu sırada doktorumuz ve hemşire arasında bir iş bölümü yapılıyor hızlıca. Doktorumuz bir eliyle bebeği alırken bir eliyle açıklığa destek olacak ki kesik büyümesin, hemşire de “epizyo” ile göbek bağını kesecek. (Bu gidişle eve epizyo alacak kadar samimi olacağım ben de aletle) Aslında göbek bağının da doğumdan 1-2 dakika sonra kesilmesi gibi bir ricamız vardı taa en en başta ama malum erken doğum, malum dışarı çıkış biraz uzun sürdü, oğlanın kalp atışları hızlandı filan; hiç sesimiz çıkmıyor…

dogum3Ve oğlan dışarda! Başı hafif aşağıda dışarı çıkartılıyor, doktorumuz hemşireye verirken ilk kez sesini de duyuyoruz. Her şey yolunda. Benim yine nefesim kesiliyor. Bu anı daha önce yaşamıştım. Saat tam 10:00. Günlerden 1 Ekim 2014.

Oğlanı hemen yandaki masaya alıp ilk kontrollerini yapıyorlar, ağzı burnu temizleniyor bir hortum yardımıyla. “Sen o tarafa gidebilirsin” diyorlar, o tarafa seğirtiyorum. Latife çoktan orada oğlanın ilk fotoğraflarını çekiyor. “Ten tene temas” konusunu tekrar hatırltıyoruz. “Hemen vereceğiz diyor” çocuk doktoru. “İşimiz bitmek üzere” derken oğlumuz ilk çişini yapıyor ortalığa ve doktorun eline. Bu, bundan sonra defalarca gelecek başımıza.  Oğlanın işi tamam oluyor; annesinin belden yukarısını açıyoruz hemen ve oğlan annesine bu sefer  dışardan kavuşuyor. Aralarında hiçbir şey yok. Ben eski yerime geçiyorum. Cep telefonuyla bu tanışma anının videosunu çekmeye çalışıyorum… (Ki birazdan Latife’den fırça yiyeceğim)

Bu sırada iş bitmiş değil. Hatta derse çalışmak anlamında pek de fazla çalışmadığımız bir yerdeyiz. “bebeğin eşi” diye de adlandırılan plasentanın da anne karnından çıkması, onun da doğurtulması gerekiyor. Oysa Deniz’in o kadar hali yok ki. İki doktor çalışmaya devam ediyor. Deniz artık kendisini salmış, bu arada acıya karşın morfin yaptığını söylüyor doktor. Diğer doktorumuz (Sertan Bey’di sanırım) Deniz’in karnına bir masaj yapıyor, “doğru pozisyona sokarak plasentanın da doğmasını sağlamamız gerekli” diyerek bilgilendiriyor bir yandan. (Bizi hep bilgilendirdi sağolsun, öncek gece de o nöbetçiydi) İşte bu kısım, biraz da hazırlıksız ve yorgun olmaktan ötürü Deniz’i çok zorluyor daha sonra “yeter artık, bırakın içimde kalsın ya da sezeryanle alın” demek üzere olduğunu söyleyecek. Derken çıkıyor plasenta. Gerçekten de kocaman bir şey. Kafası, kolu bacağı girintisi çıkıntısı yok. Su dolu sağlam bir balon gibi. Plasentayı istiyor muydunuz diye soruyorlar. (Gömmek filan için isteyenler oluyormuş, biliyoruz) Olumsuz yanıt veriyoruz, bir işimiz yok; hiç düşünmedik.

dogum5Oğlan bu sırada annesinin göğüslerinin üzerinde, uyumaya meyilli. Çocuk hemşiresi kaygılı ve sabırsız bir şekilde bekliyor. Arada da oğlanın ayaklarının altına ufak fiskeler vuruyor uyansın diye. Öğrendiğimiz şey bebeklerin içgüdüsel olarak meme ucuna yönelecekleri, bizimkinin umurunda değil. Latife fotoğraflar çekiyor. Oğlan pozcu olacak belli ki, fotoğraf çekilirken benim bir parmağımı tutuyor, güzel kare oluyor.

Sonunda herkesin onayıyla bebek sarıp sarmalanıp tekerlekli bir küvöze konup annesini beklemek üzere bebek odasına doğru götürülürken ben de ebelerin de teşvikiyle arkasından gidiyorum. Fotoğrafçımız, arkadaşımız Latife de çıkıyor. O sırada Deniz’e dikiş atılıyor artık. Bebek hemşiresi giderken soruyor “yıkanmasını istemiyordunuz değil mi?” diye, doğru, istemiyoruz yıkanmasını; bu talebimizin de sorunsuzca yerine gelmesi sevindiriyor bizi.

Ve dışardayız. Ben bebek odasına giremeyip camın dışında kalıyorum. Daha hala gelen kimse yok. 3250gr, 49 santim. Oğlan camın öte yanında, ben bu yanındayım.

Artık iki çocuk babasıyım. 

Bir (Normal) Doğum Hikayesi – 3

1 Ekim 2014 Sabah kör karanlıkta aksiyon başlıyor. 7 sularında kahvaltıyla birlikte suni sancı serumu da bağlanıyor ve çok düşük bir doza ayarlanıyor. O sırada Deniztan çoktan normal doğumdan değil suni sancıdan korktuğunu itiraf etmiş. Ki aslında acı eşiğinin yüksekliğiyle övünüyor, fiziken gayet uygun normal doğuma; doktorumuz gerekirse epidural de hemen verilebilir diye içini de rahatlatmış; beklemeye başlıyoruz. Daha kimse yok yanımızda. İkimiziz. Arada hastanenin en sevimli ebelerinden Burcu Ebe gidip geliyor. Daha önceki yatışımızdan tanıyoruz onu da. Bu tanışıklıklar çok rahatlatıcı her zaman.

8 gibi kasılmalar oldukça düzenli ve sık gelmeye başlıyor. Öyle ki iş ciddileşiyor da birden. Serpil Ebe yolda oysa daha. Latife haber bekliyor, belli bir açılma olunca fırlayacak. 8.30 sularında kasılmalar nerdeyse bağırtacak düzeyde. Kibarlığını hiç elden bırakmayan Deniztan “hassskkttrr” lere başlıyor kasılmalar geldiğinde… “çok fenaymış bunlar” diye inlerken sabah yediği eser miktarda kahvaltıyı da çıkarıyor; hem canı yanıyor hem mahçup. Derken Serpil varıyor ve anında işe koyuluyor. Eğitimlerde öğrenmiş olsak da sabah panikle yataktan çıkıp kasılmaları ayakta karşılamak gelmemiş aklımıza; zaten NST de bağlı. Sökülüyor ve ayağa kalkıyor Deniz. Kasılmaları yatarak değil de farklı pozisyonlarda karşılamak daha kolay. Serpil’in gelişiyle ben biraz rahatlayıp birkaç kare fotoğraf çekiyorum.

Burcu Ebe gelip bir açıklık kontrolü yapılıyor ve yüzüne kocaman bir gülümseme yayılıyor. Çok çaktırmadan doğumhaneyi arayıp hazır olmalarını söylüyor. Odadan çıkarken durdurup “ne kadar zamanımız var?” diyorum, telefonla haber verilecek pek çok kişi var. “Belli olmaz ki diyor; ama siz arayın, bir saat sonra burada olacak gibi gelebilirler” Bu arada Deniztan epidural istiyor. Hem Burcu Ebe hem Serpil Ebe “Gerek yok” diyorlar “doğurmak üzeresin, epidural bu saatten sonra doğumu geciktirir.” Karambolde hastanenin ebesi Burcu Ebe kulağıma eğilip Serpil Ebe işinde çok iyidir, çok iyi bir tercih yapmışsınız diye fısıldıyor.

Deniztan bir yandan da tuvalete gitmem gerekli diyor. Serpil Ebe eğitimde de öğrendiğimiz ve Deniz’i en rahatlatan iki şeyden birini söylüyor: Tuvalet hissi geldiyse bu iş tamam. Sancı daha fazla artmayacak;  o gelen ıkınma hissi aslında oğlanın çıkmaya hazır olduğunu söylüyor. Diğer hatırladığımız ise eğitimde Dr. Hakan Çoker’in pek çok kere söylediği: “Yeter artık dayanamıyorum” dediğinizde rahatlayabilirsiniz; kasılmalar o tepe noktaya vardıysa doğum çok yakındır ve sancınız daha fazla artmayacak demektir. (Sonraki sohbetlerimizde de Deniztan bu iki şeyin onu gerçekten rahatlattığını ve dayanma gücü verdiğini teyit edecek)

O sırada sedye geliyor; elimde fotoğraf makinem, 9.15 sıralarında hastane koridorlarında doğumhaneye doğru koşturuyoruz. Ben fotoğraf çekme derdindeyim; o anki durumu çok güzel anlattığını düşündüğüm iki kare çekiyorum, Deniztan’ın eli havada; Serpil Ebe “git de elini tut” diyor.

Doğumhane girişinde önlük giyiyoruz. Doğumhane çok güzel, çok aydınlık bir yer; sanırım manzarası bile var. İlk doğum deneyiminden bildiğim yer ameliyathane… Penceresiz ışıksız soğuk bir yer. Doğumhane ise bodrumda değil, yeni doğan katında, hastanenin üçüncü katında; günlük güneşlik, pencereden sabah güneşi alıyor. Doğumhanede herkes pek sakin ve güleryüzlü. Herkesin bu sakinliği içimi rahatlatıyor açıkçası. 

Deniz’i yerleştiriyorlar, bacaklar havada, iki yana açık, gerekli yerleri baticonluyorlar. Ben baş tarafındayım, bacaklarının arasından tüm ciddiyetiyle doktorumuzu görüyorum. Daha önceden öğrendiğimiz gibi mesanesini boşalttı. Sonra da taburesine oturdu. Ben o ara fotoğraf çekiyorum tek tük; Latife ortada yok.

Deniz arka arkaya kasılıyor. Kasılmaların arası  sanırım 1,5 – 2 dakika. Serpil Ebe benim önümde; Burcu Ebe diğer tarafta. Kasılmalar sırasında destek oluyorlar. Herkes çok soğukkanlı ve ciddi; bir tek Burcu Ebe sürekli gülümsüyor, şen şakrak sağa sola laf atıyor. Doktorumuzun “çok iyi gidiyor Deniz, ha gayret Deniz” sözüne, “Deniz Hanım çok iyi gidiyor ama ebeler de çok iyi değil mi Doktor Bey?” diye takılınca “İşi Deniz Hanım yapıyor sen ebelere pay çıkarıyorsun” diye cevabını alıyor. Arttıralım biraz serumu diyor ardında; kasılmaları arttırması için verilen serumun dozu biraz daha arttırılıyor; hemen ardından kasılmalar iyice artıyor. Her bir kasılmada Deniz ıkınıyor; iki ebe bir de ben destek oluyoruz. Ebeler kollarını tutup öne çekerken ben de sırtını destekliyorum. O sırada Latife geliyor; uygun bir köşede yerni alıyor. Deniztan her kasılmayla birlikte bağırıyor artık. Her bir kasıma ve kasılmayla birlikte ıkınma görüyorum ki acayip bir efor gerektiriyor vücut için. 10 -12 buyuk kasılma / ıkınmanın sonunda Deniz oldukça yorulmuş durumda; doktorumuz Burcu Ebe’ye “siz de biraz destek olun artık” diyor. Burcu Ebe bir saniye izin isteyip doğumhanede bir şey arıyor. yatağın diğer tarafında buluyor; küçük bir tabure. Alıp yerine geri geçiyor; artık boyu deinkinden daha uzun. Bu yandaki Serpil Ebe’yşe karşılıklı el ele tutuşup her bir ıkınmada Deniz’in karnına birleştirdikleri kollarıyla destek oluyorlar. Doktorumuz “ıkın Deniz” diyor; ben sana dur diyene kadar ıkın; gerektiği zaman söyleyeceğim ben sana”

Oğlan geldi geliyor….

(Son bölüm de yarına artık…)

Bir (Normal) Doğum Hikayesi – 2

Doğum konusunda eğitim almış olmak ve daha önce erken doğum riskiyle hastanede yatıp çıkmış olmanın getirdiği büyük avantajlar var.

Öncelikle tüm süreçleri adım adım biliyorduk. Tüm riskleri, sınırları, neler yapılması gerektiğini, ne zamana kadar beklenebileceğini; korkup kormamak gerektiğini ve nerede ne yapılması gerektiğini. (Tüm bunlar için İstanbul Doğum Akademisi’ne teşekkür etmek gerekir)

Doğum yapacağımız hastanede daha önce iki gece kaldığımız için oradaki prosedürlere, doğum katına hatta doğum katındaki hemşireler, ebeler, görevliler ve günün rutin akışına da hakimdik. Dolayısıyla doğum için gidip hastaneye yatmak sadece kolay değil, eğlenceli de oldu.

Öyle ya son dönemde görüştüğümüz tüm profesyoneller “Her şeyi bir yana bırakın tadını çıkarın” demişlerdi bize. Hastaneye ilk gidişimiz de öyle oldu sanırım, ofisten hastaneye daha önce varan ben kahvemi almış tüm soğukkanlılığımla karşıladım sanırım Deniztan’ı; gelişi degörülmeye değerdi, duşunu almış gelirken daha su damlatıyordu ve her bir damlada da kendini tutamayıp şaşkınlık ve mahçubiyetle gülüyordu. Evrak işleri tamamlanırken de  hiçbir yere oturamayışı hala su geliyor oluşundandı. (Bu yazının başındaki fotoğraflar da tam bu bahsettiğim andan…)

Odaya geçtikten sonra doktorumuz Cem Ayhan gelip kontrol etmiş ve su geldikten sonra 12 – 24 saat içinde bekleriz doğumu demişti. Eskilerin bir sözü varmış, “gebenin üstüne gün doğmaz” derlermiş bu durumda. Ki bu sözün her zaman doğru olmayacağını da ilerleyen saatler ve günlerde gördük biz. :)

Kasılmalar oldukça azdı. Ancak su geldği için süreç de başlamış hastaneye yatmıştık. Ülkemizde su geldikten sonra aktif doğum başlayana kadar verilen bekleme süresi 24 saat. 24 saatten sonra annenin ve bebeğin enfeksiyon kapma riski var çünkü aşağılardaki güvenlik çemberi delinmiş, içerdeki su da akmış durumda. Yurt dışında doğum başlayana kadar gerekirse 4-5 gün beklendiği biliniyor. Ancak ülkemizde pek alınan bir risk değil bu. Eğer kasılmalar başlamamış bir takım ilaçlar verilerek (suni sancı vermek deniyor buna) kasılmaların başlaması sağlanıyor.

Kasılmaların tetiklenmesi için birtakım yöntemler, masajlar da var ki akşam yanımıza gelen Serpil Ebe’nin uzmanlık alanı bunlar ve pazartesi gecesi ufak ufak başlıyoruz çalışmaya ama kasılmalar çok az başlasa da çok artmıyor. Gecenin geç saatlerinde haydi yatıp uyuyalım diyoruz. Öyle ya eleman bugün doğmayacak orası belli oldu. Doğum günü büyük babasıyla aynı olmayacak. Yatmadan önce konuşuyoruz; 24 saat olmadan “suni sancı” başlatacak serumdan istemiyoruz. İlerde keşke dememek için için bekleyebildiğimiz kadar bekleyelim diyoruz şu kasılmaları.

Sabah erkenden doktorumuz geliyor ve “hadi takalım suni sancı” diyor. Yapılan kontrollerde o kadar kasılma yok ki Deniztan’da, geceki durumun bile çok gerisindeyiz. Deniztan’ın vücudu geceleri oturup çalışmaya alışkın. Sabahları ayılması bile uzun sürüyor. Daha gözlerimiz açılmamış; biraz daha beklesek diye rica ediyoruz doktorumuza. “Peki” diyor iki saat sonra bir daha bakalım… Serpil Ebe yanımızda, o sabah başka bir doğum için hastaneye gelmiş olan fotoğrafçı arkadaşımız Latife yanımızda, arkadaşlarımız gidiyor geliyor filan ama tık yok.

Doktorumuz iki saat sonra kontrole gelip bakıp, bi değişikliğik yok, beklemeye devam edeceğiz deyip br hışımla rüzgar gibi gidiyor. Aynı sahne daha sonra da tekrarlanıyor. Odaya artık kimseyi almıyoruz. Serpil Ebe ile kasılmaları arttırmak üzere çalışmalar sürüyor. Tık yok. Akşam oluyor.

Akşam 19.00 sularında doktorumuz geliyor. “Suni sancı?” diyoruz, malum 24 saati de geçmişiz artık. “Ben takalım dediğimde istemediniz, bu saatten sonra takılmaz suni sancı, kontrol ederek bekleyeceğiz deyip” gidiyor. Bizde bir moral bozukluğu ve gerginlik baş gösteriyor. Ortaokuldan bir arladaşım geliyor aklıma, öyle ya, kadın doğumcu o da… Onu arıyorum. Hiçbir şeyden haberi yok ve üstelik de balayında önce şaşkınlığını atması gerekiyor sonra içimizi rahatlatıyor. “Akşam suni sancı takılmaz pek çünkü etkisini gösterdiğinde gece ya da sabah karşı doğum olur, kalkıp gelmek gerekir; onun yerine eğer gece kendiliğinden kasılmalar başlayıp da açılma olmazsa sabah erken takılır suni sancı” diyor. İçimiz rahat olabilirmiş. Arada gelen nöbetçi doktor da gece kontrollere devam edeceğini sürekli kendi doktorumuzla bilgi alışverişinde bulunacaklarını; sabaha karşı 2’deki kontrolde de kasılma ve açılma aynı durumdaysa sabah erken saatte suni sancı için ilaç verileceğini söylüyor. Peki… (Sayesinde) İçimiz rahat o zaman. Yeniden plan yapıyor, ekibi dağıtıyoruz. Bir gece önceden yorgun olan Serpil Ebe eve gidiyor, Latife gidiyor; biz de dinlenelim diyoruz. Demek ki yarın büyük gün…

Evet… Malesef arkası yine yarın…

Bir (Normal) Doğum Hikayesi – 1

Tam 18 gün olmuş. Aslına bakarsanız hiç de o kadar geçmiş gibi değil. Ama Z’ye bakıyorum da; nerdeyse 7,5 yıl geçmiş; aynı şekilde, hiç de o kadar geçmiş gibi değil.

Gelelim en başa.

Çok da zor bir hamilelik değildi. (Bana kalırsa elbette) Bir miktar hamilelik şekeri, dolayısıyla oğlanın normalden biraz hızlı büyümesi söz konusuydu ama zamanında müdaheleyle şeker değerleri istenen sınırlarda tutuldu. DenizTan yediğine içtiğine dikkat etti, ben de zaten dikkat ediyordum, çok zor olmadı.

Ancak Hamileliğin 24. haftası gibi bir ufak kanamayla birlikte bir erken doğum riski baş gösterdi. Sanırım bu bir dönüm noktasıydı tüm gebelik süreci için çünkü erken doğum riskine karşın yorulmamak gerekecekti. Sadece o mu; yer çekimini de ortadan kaldırmak lazımdı. Bu da olabildiğince fazla yatarak dinlenmek demekti. Üstüne de bir takım hormon ilaçları (progestan), rahim kaslarının kasılmalarını engellemek için bir takım tansiyon ilaçları (adalat chrono). DenizTan çok kısa sürede ilaç sepeti sahibi yaşlı ninelere benzemişti. (Duymasın)

24. hafta erken doğum için bile çok erkendi. (Normalde gebeliğin yaklaşık 40 haftalık bir süreç olduğu düşünülürse.) 28. haftadan sonraki bebekleri yaşatmak mümkün olsa da 30’dan sonra riskler azalmaa başlıyordu; 32’den sonra her şey çok daha rahat oluyordu. Hatta kuvöze girme ihtimali de azalmaya başlıyordu.

Öyle böyle hafyaları geçirdik. İlk heden 28’di vardık, sonra 30, sonra 32 derken oldukça iyi bir performansla yola devam ettik. Arada bir takım alarmlar olmadı değil. 28 civarında “nerdeyse doğuracaksın alarmıyla iki günü hastanede geçirmemiz gerekti. 32 gibi gittiğimiz bir doktor kontrolünde “sen doğurmak üzeresiz yahu” paniği yaşadık. Düzenli kasılmalar başlamıştı. Hafta sonu eve gidip dinlenin; pazartesi gelin, ilaçları keseriz, zaten oğlan hemen arkasından gelecek gibi görünüyor demişti doktorumuz. Ki o hafta sonu “nişan geldi” paniği de yaşadık. Pazartesi gittiğimizde cumadan yana durum değişmemişti ve eve döndük.

Her bir hedefe vardığımızda yeni bir hedef kondu. Bir noktadan sonra tıbi riskler nerdeyse hiç kalmadı ancak doktorumuz “küçük bebekle uğraşmak zordur” diyerek hep bir sonraki hedefi işaret etti. “36. haftaya bi gelelim; ilaçları keseriz, akışıma bırakırız, ne zaman isterse gelir o” dedi en son. Ve gerçekten de 36. hafta tamam olduğunda, bir perşembe günü ilaçlar kesildi. Zaten son günlerde 3-4 günde bir NST ve kontrol için hastaneye gider gelir olmuştuk.

Sürece bu noktada kısa bir ara verelim.

En baştan beri DenizTan’ın kararı normal doğumdu. Doktorumuz da bu konuda “çok normal”di aslında. “Adı üstünde normal doğum; başka ne olacak ki” diyerek başlamıştı ilk konuşmalarımız. Sonra erken doğum riskiyle birlikte alternatifler de konuşulur oldu. Bebek anne karnında 2 kiloya ulaşmamışsa normal doğum tercih etmiyorlardı. Yine erken doğumlarda br takım sağlık sorunları riskleri sebebiyle istediğimiz bazı uygulamalara olumlu cevap veremeyebilirlerdi. Evet; doğum esnasında bir şeyler istiyorduk biz… Bu konuyla ilgili çalışmıştık biraz… Çalışma derken…

Hamilelik esnasında normal doğum hakkında iki günlük bir eğitime katıldık. İstanbul Doğum Akademisi’nde çok şeker ve çok değerli iki profesyonelin Kadın Doğum Uzmanı Op. Dr. Hakan Çoker ve Doğum Terapisti Neşe Karabekir’den yaklaşık 15 çiftle beraber bir eğitim aldık. (Normal doğum bu kadar normal bir şeyken bu konuda bilinçlendirilmek gerekiyor olması günümüzde gelinen acıklı durumun  bir özeti gibi aslında) İstanbul Doğum Akademisi’nde aldığımız “Keşkesiz Doğum” eğitimini ayrıca yazacağım. Ama bu yazıda şunu söyleyebilirim ki o iki günde öğrendiklerimiz doğum öncesinde ve doğumhanede kesinlikle çok işimize yaradı. Hatta öyle ki DenizTan en başta epiduralli normal doğum düşünürken İDA’daki “Keşkesiz Doğum” eğitiminden sonra epiduralden de vazgeçti.

İstanbul Doğum Akademisi’nde öğrendiğimiz ve başta gerekjliliği konusunda çok tereddüt ettiğimiz “doğum için özel bie ebe tutma” konusu da yine doğumhanede (ve öncesinde) hayatımızı çok kolaylaştırdı. Dolayısıyla tam burada Serpil Ebe’ye de bir kez daha teşekkür etmek gerekir.

Devam edelim. 36. haftayı tamamladık ve gerçekten de planlandığı gibi ilçaları bıraktık. Artık oğlan her an dışarı çıkmaya karar verebilirdi. Ama doktorumuz br not daha düşmüştü, ilaçların bünyedeki etkisi hemen sıfırlanmayabilirdi; 2-3 gün sürebilirdi. Yapacak bir şey yoktu. Sık sık kontole gidilip sonrasında beklenecekti.

Biz de 29 Eylül pazartesi sabahı; ilaçsız bir hafta sonunun ardından kontrole gittik. Hastaneye yatma ihtimalini de bilerek her gidişimizde hazırlıklıydık zaten. Ama gerek olmadı. Kontrolden sonra eve geri yollandık. Ben işe; DenizTan eve. Biraz daha bekleyecektik…

Ama o kadar da değil… 15.00 sularında önce mesaj sonra da telefon geldi DenizTan’dan. “Suyum geldi” içerikli. Son haftalarda pek çok kez yaptığmız “suyum geldi” esprilerine benzemiyordu bu sefer. (Garsonun getirdiği ve fotoğrafı paylaşılan sular gibi değildi durum) Tereddüte yer bırakmayacak kadar su gelmiş. Doğum süreci başlamıştı…

(Arkası yarın…)

(Fotoğraf için de Latife Tunç‘a teşekkürler tabii…)

Birinci Hafta Kontrolü

Hani rüzgar gibi geçti derler ya. Aynen öyle oldu. Bir hafta tam anlamıyla rüzgar gibi geçti. Aslına bakarsak bir haftanın ilk günü zaten hastanedeydik; sonrasında da beş günlük bayram tatili olması tek kelimeyle şahane oldu. hep birlikte ev hayatına ve bebekli bir rutine alışmak; gelen gideni ağırlamak; biraz miskinlik yapmak ve geceleri biraz uykusuz kalıyor olsak da gündüz işe gitmek zorunda olmamak kesinlikle iyi oldu.

Bugün birinci hafta kontrolleri ve yenidoğan sünneti için yeniden hastanedeydik. İlk kez dışarı çıkmış oldu yakışıklı da. hastane dönüşü ben de kendimi bir haftalık bir muhasebe yaparken buldum. Nasıldı yahu ikinci babalığımın ilk bir haftası?

Şöyle hızlı bir değerlendirecek olursak;

  • Normal doğum (üstelik de epiduralsiz filan) oldukça pratik bir doğum şekli. Doğum sonrası çok hızlıca harekete geçiyor anne. İyi bir şey bu. (Normal doğum maceramız detaylı bir yazı olmayı hakediyor orası ayrı)
  • Hastanede dört gün geçirdiğimiz düşünülürse evde olmak da iyi bir şey.
  • İkinci defa baba olmak da aslına bakarsanız büyük raahatlık. Heyecan daha mı az bilmem ama kaygı kesinlikle daha az dolayısıyla çok rahat oluyorsun. Üstelik de “bir bilen” gibi göründüğün için hafif hafif ahkam kesebiliyorsun. (Söylemeyin bunu kimseye)
  • Bebekle daha rahatsınız her durumda; kırılır diye korkun yok. Bu rahatlık büyük bir avantaja dönüşüyor .
  • Şöyle bir baktığımda bez değişirmek konusunda da pratiğimi kaybetmemişim; nerdeyse bisiklete binmek gibi. Tek bir sorun var, oğlanın bacaklarının arasında bir fazlalık var, krem filan sürerken biraz engel oluyor. Ne olduğunu bilen varsa lütfen yorumlar kısmında yardımcı olabilir mi rica etsem.
  • Fazlalıktan bahsetmişken; hep duyduğum hatta gördüğüm ancak başıma daha önce gelmemiş bir “bez açarken fıskiye” vakasını bir haftada nerdeyse her gün yaşadık. Bu konuda da önerilere açığız, mandal mı, kağıt kıskacı mı? Bir yolu olmalı bunu engellemenin.
  • İkinci defa babalığın en büyük getrisi sanırım abla kardeş ilişkisini izlemeye başlamak oldu benim için. Şimdilik asayiş berkemal. Bayram tatili olmasının yine çok büyük avantajı oldu. Abla kardeş vakit geçirebildiler. (Kardeş olan tüm bu süre boyunca uyumuş olsa da bence kaliteli zaman kaliteli zamandır)
  • Göbek bağı beş günlükken düştü. Doğumdan sonra hemşirelere yıkatmadığımız oğlumuz için anneannesinin “yıkatmadı bunlar çocuğu” serzenişine karşın tek kalkanımız göbek bağının henüz düşmemesiydi. Dolayısıyla bu aralar artık yıkamak lazım oğlanı.
  • Sarılık filan gibi bir dert olmadı. Zaten kendisi tam bir tosun performansıyla anne sütü emiyor. Memeler de bu durumdan memnun olsalar gerek ki hızla karşılık verdiler. Orta boy bir insan kafası kadar olmakla kalmayıp ihtiyaçtan biraz fazlasını üretir oldular; ilk geceden pompa ve derin dondurucuya konan 150ml sütümsü sıvımız var.
  • 3250gr doğan velet hastaneden 3000gr çıksa da (en fazla %10 kayıp için normal deniyor) birinci haftanın sonunda tartıda 3220gr olmuştu. Normalde doğum kilosuna ulaşmak 10-12 gün alırmış. 7 günde doğum kilosuna geri kavuştuğu için doktorumuz bizi tebrik etti, biz de birbirimizi kibarca tokalaşarak tebrik edince doktorumuz biraz şaşırdı ama bozuntuya vermedi.
  • Bir ay sonra kalça ultrasonu çektirilecek. Bir de bu aralar aylık aşıları var. Onun dışında özel bir durum olmadıkça doktora ihtiyaç yok.
  • Yenidoğan sünnetine niyetlenmiştik bugün ama olmadı olamadı. Her pipi uygun değilmiş meğerse. 9 – 24ay arasında bir yerde yapılamk üzere rafa kaldırıldı pipi.
  • İlk bir ay gece uyandırarak beslemeye devam. Sonrasında bırakınız uyuyorsa uyusun geceden sabah kadar dedi. Dolayısıyla şuraya yazıyorum, bir ayı tamamlayalım üçümüz de horul horul uyuruz biz.
  • İlk 3-4 gün sepetin içinde ne olduğunu inanılmaz merak eden yavru kedi sonunda sepete tırmanıp içine bakmaya başladı. Ne olduğunu anladı mı bilmiyrum ama kucağa pek gelmezken artık herkesin kucağına çıkmaklar, hatta koltukta Deniz’le uyumaklar filan. Oğlanın ablası durumla gayet iyi baş ederken kedi kıskanç çıktı; hayırlısı. (Hakkını da yememek lazım, bu aralar sepetin yanındaki taburede nöbet tutuyor aslında… Bebeği mi kolluyor; süt kokusu kafa mı yapıyor bilmiyoruz henüz.)
  • Geçen yazdığım yenidoğan bebek bakımı yazısında da değinmiştim, kaka meselesini biraz araştırmak gerekti (her şeyi de hatırlamıyor insan) ama o konuda da herhangi bir sıkıntı yok.
  • Oğlanı bahçeye filan da çıkarttık bu arada. Hatta bugün bir süre güneşe de tuttuk. Lazım bunlar insana hayatta.
  • Hah; “kaynar” konusu var değinilmesi gereken. Adana kökenli bir nevi lohusa şerbeti. Öyle ki sadece annenin değil, babanın da süt vermesini sağlayabilecek güçte kendisi. Tarifini yakında paylaşırım buralarda.
  • Bu aralar bi açayım da okuyayım dediğim konu “bebekler ne zaman görmeye başlarlar” Bazı bazı uzun uzun bakışıyoruz oğlanla ama kimin ne gördüğü tamamen muallak bu aralar. Görüntü çok net olmasa da derin derin düşünüyoruz karşılıklı. (Bknz. Şekil 1 A)
  • Şöyle bir düşünüyorum da ilk bir hafta oldukça sıkıntısız geçip gidivermiş. Baba bu sürede biraz fazlaca köprüyü geçmiş ama buna zaten hazırlıklıymış.
  • Şimdilik bu kadarmış.

Spontan Bir Mektup

Kuşum;
Dünden beri açıp açıp kardeşinle fotoğrafınıza bakıyorum. Senin banyodan çıkmış, omzunda havluyla oturduğun, kardeşinin de senin kucağında uyuduğu fotoğraf. Son bir haftadır, her fotoğrafın(ız)a uzun uzun dikkatle bakıyorum. Öyle mutlu görünüyorsun ki güç veriyor bu bana. Yine de uzun uzun fotoğraftaki gözlerine bakıyorum. Acaba en ufak bir mutsuzluk, kıskançlık ya da yapma bir mutluluk var mı diye. Görmüyorum. (Ne mutlu ki) Her bir fotoğrafta heyecanlı ve çok mutlu görünüyorsun. Yine de biliyorum ki senin için kolay değil. Aylardır bunun için, senin bu durumla en doğru ve sağlıklı bir şekilde baş edebilen için hazırlanıyoruz. Sadece annenle ben değil, bu kurgudaki herkes uğraşıyor. Herkes senin bu süreçte en ufak sıkıntı yaşamaman için seferber olmuş durumda. Şu an belki de çok erkendir ama başarılı da olmuşuz gibi duruyor. Daha önümüzde çok uzun bir yol var ve siz ikiniz birlikte çok güzel görünüyorsunuz.

İki Mektup

Önce sana… İçerdekine… Oğluma… Saatler içinde dünyaya merhaba deyip, kendi başına nefes almaya başlayacak olan oğluma… Hem tezcanlı, hem inatçı, haftalardır erkenden gelmeye çalışırken, hadi deyince de gelmeyen, güzel oğluma. Bir Deniz’in oğlu; daha şimdiden pek çok şeyle; hayatla ve mucizelerin gücüyle beni barıştıran Barış’ıma… Aylardır kokusunu içime çekmek için heyecanlandığım, göz açıp kapayana kadar haftaları deviren güzel oğlan… Bil ki çok sevileceksin. Herkes tarafından çok ama çok sevileceksin. Sevimli bir keçi yavrusu, şeytan tüylü bir oğlak gibisin… Sevdireceksin… Çok acayip bir şey olacaksın. Sadece bir annen ve baban değil bir de ablan olacak üstelik. Bazen kafanı karıştıracak olsak da çok sevildiğin bir çevrede, sarılıp sarmalanacaksın…

Sonra ise sana… Dünyalar güzeli, fıstık kızıma; 7 yaşını nasıl devirdiğini hiç anlayamadığım, senin için hastane odasında oluşumuzun dün gibi olduğu, yıllardır her bir gün mucizeye tanık olmama sebep; en büyük güç kaynağım, prensesim, inatçı sarı kafama… Bir Deniz’in kızına; her bir hareketinde hem kendimi hem annesini aynı anda gördüğüm duyduğum minnoşuma… Uyurken arkasından sarıldığımda hala boynundan kokusunu uzun uzun içime çektiğim, hala ilk günkü gibi kokan fıstığım… İlk göz ağrım, bakarken nefes almayı unutturanım… Abla olmak üzeresin… Dünyanın en güzel kızıyken en güzel ablası da olmak üzeresin… Babanla -ve hepimizle- birlikte yepyeni bir maceraya atılmak üzeresin. Öğrendiğin ilk günden beri hem çok heyecanlandığın hem de müthiş bir şekilde baş ettiğin bu yol büyük bir virajla birlikte uzun bir yolculuğa dönüşmek üzere. İçinde sana verilen büyük bir sevgi var; biliyorum ki kardeşinle çok cömert şekilde paylaşacaksın o sevgiyi… Nefis bir abla olacaksın…

Tek mucizeli çok güzel bir yolculuktu; şimdi iki mucizeyle birlikte daha da güzel olacak…

(30 Eylül 2014 / 01.08 / Loş bir hastane odası)

Baştan Baba Olmak

Aşağıdaki yazıyı 24 Mart 2014’te yazmışım. İkinci defa baba olmakla ilgili yazdığım ilk yazı denebilir. Kendime ya da birine değil de bir dergide yayımlanmak için yazmıştım, olabilemedi teknik sorunlardan, bir süre sonra da zamanı geldiğinde babaolmak.com’da yayınlarım diye saklamıştım. Şimdi sanırım tam zamanı. 6,5 ay sonraya ışınlanmış gibiyim okuyunca da 6,5 ay önceye ışınlanmış gibi oluyorum galiba.

Baştan Baba Olmak

Neresinden başlayayım bilmiyorum ki. Yazasım var. Ama nereye bilemiyorum. Ve kime. Kendime mi, herkese mi yoksa sadece o’na mı? Üstelik üzerimde bir baskı da var. Çünkü daha önce yapılmışı, yazılmışı var. Üstelik de çok güzel anlatanların, çok güzel yazanların yazdıkları var. Hatta öyle ya; benim de yazdıklarım var. Kaygı var. İlki gibi olur mu diye inim inim inleyen bir kaygı var bir yerlerde üstelik yalnız da değil; pek çok başka kaygıyla birlikte. Öyle ki tüm hepsi bir olunca bazen ben, kendimi duyamaz oluyorum.

Başa alalım. Bir yerden başlayalım. Burada yazmayı kendim istedim. Aslında yazacaklarımın ya da aklımdakileri aktaracağım şeyin bir teslim tarihi olması hep çok can sıkıcı. Öyle ki kimse karışmasa her gün bir şeyler yazabilecekken işin içine bir teslim tarihi girince; bu tarihi kendi kendime ben koymuş olsam bile işin tadı kaçıyor. Ya da bazen aklımdakileri aktarmayı çok geciktirince, yazılar kafamda bir iki tur yazılıp da istediğim hale geldiğinde; kağıda aktaramadığımda yine iş tatsızlaşıyor. Ben o yazıyı kafamda yazıp bitirmiş oluyorum. Keşke düşündüklerin kayıt altına alınıp da çıktısı alınabiliyor olsa.

Ben bir babayım. Yazmayı seven ama vakit bulamayan bir baba. Yazamadıkça daha da yazamaz olan bir babayım. Bu aralar işler biraz karışık benim için. Çözülemez karışıklıkta değil elbet. Ama çözülmesi vakit olacak karışıklıkta. Zaten beni bu sefer yazmaya iten de bu. Bu karışıklığın çözüm aşamalarını hakkını vererek yazmak lazım bu sefer. (Evet, son yıllarda değişiklik karışıklıklar geçirdim, hep istesem de istediğim gibi yazmayı beceremedim) Bu sefer yazmak istiyorum çünkü sadece karışıklık olduğu için değil, tüm bu süreç pek çok heyecana gebe olduğu için de yazmak, kayıt altına almak lazım. Daha önce de yaptığım gibi, tadını çıkarmak için yazmam lazım.

Sadece tadını çıkarmak için değil; baş etmek için de yazmak lazım. Rahatlamak için, eğlenebilmek hatta biraz ileri gidip dalga geçebilmek için yazmak lazım. Belki de kimse okumayacakmış gibi rahat olabilmek lazım. Önünde sonunda; evet, yazmak lazım.

Karikatür açıklama adamları gibi ne çok açıklama yazdım değil mi? Üstelik pek çoğu da okuyanı değil yazanı hedef alıyor. Bakıyorum da 2190 vuruş olmuş, yazıya girişememişim Öyle ya tam yazıya girişeceğim ve yerim bitecek.

Ben bir babayım. Her baba gibi dünyanın en güzel çocuğuna sahibim. Mümkün olsaydı banka formlarının meslek hanesine “baba” yazacak kadar mutluyum çocuğumun babası olmaktan. Onu koyduğum yer ise öyle yüksek ki yetişmek için bazen tabureye çıkmak zorunda kaldığım doğrudur. Son üç yıldır çocuğumun annesinden ayrı yaşayan bir babayım, bir ev arkadaşım var, her gün işe değil ilkokula gidiyor.

Bense her gün okula değil işe gidiyorum ve son bir aydır her gün aynı şeyi düşünmekle meşgulüm: Sahip olduğum çocuk sayısı -üstelik özel bir planlama yapmadan- yüzde yüz oranında artacak bu yıl. Kız arkadaşım dokuz haftalık hamile. Tam yedi ay sonra iki çocuk babası oluyorum. Aslında şu anda da iki çocuk babasıyım. Biri dışarda, diğeri içerde. Biri 25 kilo civarında diğeri ise şu an bir erik boyutunda.

Yazının burasında şöyle bir kendimi yokladığımda yazacak ne çok şeyim olduğunu gördüm bir kere daha. Öte yandan da aslında yazının en heyecanlı yerini çoktan yazdığımı… Bir ilk yazı için galiba çok diyecek bir şeyim kalmadı. Daha ne diyeyim ki… Haftanın yarısını çocuğumla diğer yarısını da bir başıma yaşamaktan son derece memnunken, yalnızlığımın bir miktarını kız arkadaşımla, birazcığını da kendimle doldurmaktan çok mutluyken… Bir daha evlenmek ve çocuk yapmak konusunda boyumdan büyük laflar ederken içimden…

Şu anda hafta sayıyorum. Daha önceki doğum tecrübesinde iPhone diye bir şey yokken, AppStore diye bir mağazanın sadece hayali kurulurken ve sadece kitaplardan ve tek tük internet sitelerinden gebelik takvimleri takip edilirken şimdi artık onlarca uygulama arasından seçim yapmaya çalışıyorum. Yıllar öncesinde kalıp bir kısmını hiç hatırlamadığım hamilelik bilgilerin hatırlamaya çalışıyorum. Ve daha önce olduğu gibi aylık doktor kontrollerini değil, sonbahardaki o günü iple çekiyorum.

Bir yandan da anlık panikler yaşıyorum. Öyle ya, daha eski eşimden resmi olarak boşanmış bile değilim. Bir yandan avukat, dilekçe, mahkeme o işlerle uğraşıyorum. Bir yandan evlenmeden ve hatta aynı evde bile yaşamadan bir çocuk nasıl yapılır; yapılır mı, onu anlamaya çalışıyorum. Ah; kendi anne babam daha kız arkadaşımla tanışmıyorlar bile. Öte yandan halihazırda elimde yapılmışı var bir tane onu nasıl hazır etmek lazım bu konuya onu düşünürken bir yandan da günlük rutin hayatı sürdürmeye çalışıyorum. 2014’ün ilk aylarının gündemi malum. Düşünmekten kafam patlamasın diye de bazen hiç düşünmemeyi deniyorum. Öyle zamanlarda kendimi bıraktığım tek yer de aynı yer aslında, baba olduğum yer; çocuğumun dizinin dibine sığınıyorum. Sadece o ve ben oluyoruz.

Neresinden başlayacağımı biliyorum. Yazasım var. Ve yazıyorum. Nereye mi yazıyorum? Bulduğum her yere. Kağıtlara, eskiden alınmış yeni bir deftere. Bloglara, bu yazıyı okuduğunuz yere. Kendime mi, herkese, mevcut bir numaraya ve yolda olan ikinciye. Üzerimdeki baskı kadar da heyecan ve sevinç var. Çünkü daha önce yapılmışı, yazılmışı var. Ben yaptım, ben yazdım. Hem de takdire şayan şekilde. Kaygı kadar güven de var. İçimdeki hisler var, iyi hissettiren güzel hisler. Herkes için iyi ve güzel olacağına dair hisler. Öyle ki tüm hepsi bir olunca bazen ben öyle güçlü oluyorum ki; bu ne ki, daha sayfalar yazarım, günler geceler boyu, yazarım.

24 Mart 2014 – İstanbul

Yeniden Başlamak

Haftalar, aylardır yazmıyorum Babaolmak.com’a. Ama bu hiç yazmadığım anlamı gelmesin. Yazıyorum bir şeyler. Bir kısmını birilerine özel, bir kısmını ise zamanı geldiğinde yayımlamak üzere.

Zamanı geldi.

Yeniden baba oldum. Bu sefer bir öncekinden biraz daha farklı (tamam itiraf ediyorum, çok farklı) bir şekilde geçirdim bekleme süresini. Bangır bangır bağırmadım. Bloglar açmadım; sosyal medyada neredeye hiç bahsetmedim. Yakın çevrem; arkadaşlarım, pek çok kişi bilse de; blogum bilmedi.

Belki sadece sürpriz olsun istedim ve doğumla birlikte başlayayım yazmaya (ya da daha doğrusu yayımlamaya), belki daha önce yapılmışın aynısını yapmak istemedim; ki son yedi yıldır da pek çok baba blogu açıldı. Kendi yaptığım başta olmak üzere; yapılmışların yeni bir benzeri olsun istemedim. Belki de koşturmaktan zamanım olmadı. Yazacak dinginliği bulamadım. Belki de sadece hazır değildim; hazır olmam da, yeniden baba olmakla barış’mam da zaman istiyordu.

Zamanı geldi.

Ben, yine baba oldum. Zaten babaydım, bir kere daha oldum; fıstık bir kızım vardı, şimdi bir de oğlum oldu. “Oğlum!!!” Daha üç gün bile olmadı bir Barış’ım olalı. Ekim ayı, 3 kilo 260 gram minnak bir oğlan getirdi bize; güzel mi güzel bir oğlan.

Yazacak o kadar çok şey var ki. Hatırlayacak, yapacak, baştan öğrenecek, baştan araştıracak, bildiklerini unutacak, yeniden öğrenecek o kadar çok şey var ki.

İki çocuk babasıyım ben artık. Yazacak çok şeyim var.

Zamanı geldi.