Page 5 of 131

Uçak Uçurduk Biz Bugün

Geçen haftadan duymuştum bu hafta sonu Maltepe’de bir AVM’de, Maltepe Park’ta bir uçak simulatörü olacağını. Sağımız solumuz pek belli olmuyor, hele de hafta sonları. Ne gün neredeyiz, Z. hangi saatte nerede biraz karışık ve alengirli olabiliyor bazen. Ama bu hafta sonu yüzme antremanı olmadığından sabah gazlar Maltepe’ye gideriz; oradan da Maltepe’deki büyük anneanneye uğrarız dedik.

Gittik; yerinde gördük. Eğlendik mi eğlendik. Açıkçası sadece simulatörde değil; AVM’nin geniş koridorlarında da eğlendik – Z. scooter ile gelmişti.

Hatta benim için daha da eğlencelisi kızımın benle birlikte girdiği bir mağazada ben tişört denerken bana çaktırmadan tezgahtar kadını kenara çekip hediye almaya girişmesi oldu. Hiçbir şey anlamıyormuş gibi yapıp kredi kartımı ve şifresini vermem; tercih ettiğim rengi ve bedeni kaş gözle ilgili çalışanlara anlatmam kasada Z. bir takım numaralar çevirirken sorun çıkmaması için benim de uzaktan başka bir takım numaralar çevirmem gerekti.

Eğlenceli bir gün oldu yani. Sadece bugün değil; yarın da babalar günü sebebiyetiyle simulatör orada. Babanızla ya da çocuğunuzla bir kokpit neye benziyormuş görmek isterseniz Maltepe Park Alışveriş Merkezi, adı üstünde, Maltepe’de E5’in hemen yan yolunda…

 

Blog Yazmak ya da Yaz(a)mamak

“Neden Blog Yaz(a)mıyorum?” diye atmıştım yazının başlığını en başta. Aslında sanırım “Neden blog yazıyor(d)um?” sorusunun cevabını kendime hatırlatmakla başlamam lazım.

1999-2000; bir internet şirketinde; tüm günümü (hatta geçeklerimi) internet başında geçirdiğim bir çalışma hayatında weblog kavramıyla tanışmış ve kendime blog(lar) açmıştım. [ fikirkutusu.com ile başlamış sonra fikirbaz.com ile devam etmiştim] Yaptığım şey internetteki gezintimin kaydını tutmak; gezdiklerimi gördüklerimi hem kendim için hem de eş dost arkadaş için bir kenara kaydetmekti. İki elin parmaklarını geçmeyecek kadar Türkçe blog varken bir yandan da Türkçe içerikli bir mini yayın organı olmuştu işte.

Sonra sonra sinema eğitimim ve elbette ki merakımdan bir sinema blog’um oldu. [klaket.com]Her gün tek bir yazı yazdığım bazen film eleştirisi bazen sinema haberi yazdığım blog sayesinde pek çok yeni arkadaşım, takipçim oldu. Hatta blog’a benden başka yazanlar olmaya başladı. 15 sene geçti üzerinden hala görüştüğüm iyi arkadaşlar edindim.

Kızım doğduğunda da bu kayıt tutma alışkanlığıyla ilk iş yeni bir blog açtım. Kendi duygularımı, tecrübelerimi önce kendim sonra yakın çevrem için ve elbette ki kızım için kayıt altın almaya başladım. Bu işi genelde annelerin yapıyor olmasından kaynaklı bir babanın bunu yapması ilginç gelmiş olacak ki oldukça ilgi uyandırdı ve pek çok kişi takip eder oldu.

Oysa kızımın annesiyle ayrıldığımız dönemden başlayarak gittikçe daha az yazar, daha az yazabilir oldum. Bunun bir sebebi kızımla haftanın yarısında başbaşa olmak başta olmak iş dışındaki bilgisayarsız hayatımın daha baskın hale gelmesi, bilgisayar başında işle ilgili geçirilen vaktin her geçen yıl daha da konsantre şekilde işle ilgili geçmek zorunda olması (ülkenin ekonomik düzeni ve bu düzende ayakta kalmanın gerektirdikleri – hele de kendi işinin sahipleri için) malumunuz. Yanı sıra açıkçası ayrılık sonrası dönemde yazmaya oturduğumda belki de duygularımı ayrıştırmayı becerememekle ilgili kaygılarımı da hesaba katmak lazım. Oysa en başından bugüne (4 yılı geçti) çok isterdim ayrı ebeveynlikle ilgili yaşadıklarımızı bloğumun ilk döneminde olduğu gibi paylaşabileyim. (Biliyorum çok acayip bir kaynak da olurdu) Zaman zaman yazdım. Ama çoğunu kendime sakladığımı da itiraf etmem gerek.

Yıllar yılları kovalarken weblog kavramı blog’a blog dünyası kısa ve hızlı mesajlaşmayla birlikte “mikro blogging”e evrildi; twitter ve benzeri mecralar ortaya çıktı. Anlık durum paylaşabildiğimiz pek çok yerimiz oldu. Uzun yazılar okunmaz; yorumlar blog yazılarının altına değil de Facebook gibi sosyalleşme alanların yazılır oldu. İyi oldu kötü oldu… Ana akış belli platformlara taşındı.

Hatta fotoğraf paylaştığımız Flickr gibi paylaşım ortamları sadece yedekleme alanlarına dönüşürken instagram gibi paylaşım yoğun hızlı tüketim ve akış mecraları doğru her şeyin kısa ve öz hızla aktığı üstelik görsel öncelikli bir alan oldu. Öyle ya artık kocaman fotoğraf makineleriyle değil cebimizdeki telefonlarla fotoğraf çekiyorduk. Yedekleme bir kenara atık bastırmaya bile ihtiyaç duymadan 2-3 kanal üzerinden hayatımızdaki nerdeyse istisnasız herkese ulaştırıyorduk.

Zaten biz interneti gezmez, internet ve tüm içeriği ayağımıza gelir olmuştu bile.

Artık paylaşım da içerik akışı da bloglarda değil, Facebook, Instagram, Twitter, Swarm gibi yerlerde. Bu mecraların hepsinde akış gayet kronolojik ve kayıt altında. Oturup da kaliteli bir içeriği kendi mecranda paylaşmak mı? Niye ki?

Geçen yıla geldiğimizde ise hayatımın sanırım ikinci en büyük olayı gerçekleşti ve bir de oğlum oldu. Kızım internete doğan bir kuşağın mensubuyken oğlum sosyal medyaya doğmuş oldu dönem itibariyle. Sadece dönem değil anne babası itibariyle de. Öyle ya; oğlumun annesiyle birbirimizi ilk tanıdığımız yer bloglarımız ve friendfeed gibi sosyal medya ortamlarıydı.

Ablasının ilk yıllarında olduğu gibi oğlumun da ilk döneminde aynı yoğunlukta blog tutabilmeyi isterdim. Bir yandan baktığımda blog’umda değilse de sosyal medyada elbette ki ciddi bir kayıt var. Özellikle de Facebook ve Instagram’da ama açıkçası ayrı bir blogda düzenli yazmaya benim ne enerjim ne de vaktim yetti.

Biri artık ilkokula giden; oldukça birebir ilgi gerektiren bir yaşta olan; iki ayrı evde; İstanbul’un iki ayrı yakasında iki çocuğum; üstüne (yine iki ayrı yakada) kendi evim ve işim olduğunda oturup da kaliteli bir kayıt üretmeyi maalesef beceremeyeceğimi gördüm. Elbette ki kayıt tutmak konusunda oğlumun annesine de sessiz sedasız güvenmemin de ilgisi vardır. Ve yine samimi bir şekilde itiraf etmek gerekirse ilk ayrılığımda olduğu gibi ikinci seferde de yazarken pek çok duygunun iç içe geçip de ayrıştırılamaz olacağına dair kaygımı da hesaba katmak lazım.

Bu elbette ki hiç yazmadığım anlamına da gelmesin. Paylaşım anlamında bu denli kalabalık ve yoğun bir akış dünyası varken sadece kendime ve çocuklarıma tuttuğum bir takım defter sayfaları elbette var. Okuyacak kişiler günü geldiğinde nasıl olsa okurlar.

Peki şimdi niye oturdum da yazıyorum? Neden yazmadığımı, yazamadığımı açıkladığım yazı aslında yeni bir başlangıç; aylar süren bir arayı bitirme yazı olsun diye yazıyorum. Yine uzun bir aradan sonra hayatımın yavaş yavaş düzene girdiği ritminin birazcık olsun yavaşladığını hissettiğim bir dönemde belki de artık ihtiyaçtan ya da yedekleyebildiğim enerji beni blog başına çektiğinden… Yazıyorum.

Yazmayı seviyorum. Rahatladığım, deşarj olduğum şey yazmak. Rahatlattığı kadar beni motive eden şey. Arkamda yazılı bir şey bırakmayı seviyorum. Bir gün gelip de kocaman bir kadın babasının o çocukken yazdıklarını nasıl okuyup gülümseyecekse kocaman bir adam için de bu böyle olsun istiyorum.

Baba olmayı; babalık yapmayı ve açıkçası bunu paylaşmayı da seviyorum. Belki de bu babalar günü, yeniden düzenli yazmayı becermek için iyi bir başlangıçtır.

Bence denemeye değer.

Bir (Normal) Doğum Hikayesi – 4

Ben bu sırada ne mi yapıyorum? Hala oldukça sakinim galiba. Daha doğrusu genel olarak seyretmekten başka da bir şey gelmiyor ki elimden. İki ebe Deniz’in iki yanında, birbirlerinin kollarını tutmuş karnından aşağı bastırıyorlar. Ben de her kasılmada Deniz’i omzundan, sırtından öne doğru kaldırıyorum arkadan destek olarak, bir gözüm de öndeki doktorumuzda.

dogum4

Bu aralarda bir yerde çocuk doktoru ve yenidoğan hemşiresi de gelip bir köşede yerlerini alıyorlar doğumhanede, onlar da kendi hazırlıklarını yapıyorlar. Oğlan doğunca ilk muayeneyi yapacaklar. Ki Serpil Ebe’nin ve Burcu Ebe’nin de desteğiyle ricamızı iletiyoruz onlara doğum sonrası “anne ile ten tene temas” talebimiz var. Hatta mümkünse ilk muyaenenin annenin üzerinde yapılmasını istiyoruz ama bunun mümkün olmayacağını iletiyor çocuk doktoru. Çünkü 36,5 hafta aslında normal doğum için erken bir zaman ve öncelikle kontrollerin yapılması gerekli.

Doktorumuz Deniz’in bacaklarının arasında artık oturmuyor, ayakta arada eliyle kontrol ediyor durumu. “Ikınmaya devam” diyor. Yüzünden bir şey anlamak mümkün değil, poker surat denir ya, aynen öyle. Son derece soğukkanlı ve kendinden emin. “Epizyo” diyor arkasındaki hemşireye. Hemşire yandaki masadan  bir makas uzatıyor. Makas dediğime bakmayın, makas bence kibar kalır. Ne olduğunu biliyorum, katıldığımız eğitimde tüm bu müdehaleleri detaylıca öğrendik, “epizyotomi” bebeğin başının geçebilmesi için ufak bir kesikle açıklığı genişletmek için yapılıyor. (Açıklıktan ne kastettiğimi biliyorsunuz) Doktorumuzun ne yaptığını göremesem de el ve kol hareketinden kırt kırt kestiğini anlıyorum. “Biraz daha dayan” diyor. Ebeler bir yandan bastırıyor, Deniz bir yandan ıkınıyor ama gücü nerdeyse tükenmek üzere. Biraz dinlen diyor doktorumuz. Bu sırada Serpil Ebe bana dönüp doktorun ne yaptığını ve bunun gerekli olduğunu açıklıyor. Ben de “biliyorum yahu” diyorum. Boşuna mı gittik o kadar eğitime. Ki bu tip tıbbi müdahalelerin keyfi değil, ihtiyaç üzerine yapıldığı konusunda uzun uzun konuşmuşuz zamanında.

Bu arada nasıl görebildiğimden emin değilim çünkü şimdi düşündüğümde ben aslında Deniz’in baş tarafındayım, önümde serpil var, sonra Deniz’in sağ bacağı var. Ama demek ki o ara Serpil biraz kenara çekildiğinden ben de kendimi öne uzattığımdan demek… Çünkü bir sonraki kasılma dalgasında ve ıkınmada oğlanın saçlarını görüyorum. (Ya da uyduruyorum; şimdi üç hafta sonra eksik yerleri hayalgücüm tamamlıyor olabilir mi bilmiyorum)  Herif orada işte baya, ama her kasılmada saçları iyice ortaya çıksa da bir türlü kurtulup, kayıp dışarı çıkamıyor. (Bu arada bebeğin kalp atışları da nst ile tüm doğum süreci boyunca dinleniyor ve bir anormallik olup olmadığı canlı yayında izleniyor) Yanlış hatırlamıyorsam kalp atışları biraz hızlanıyor da artık. (Kolay değil, oldukça dar bir kanalda sıkışık vaziyette takılıyor bir süredir.)

Doktorumuz Cem Bey bu sefer arkaya doğru “kiwi” diyor. Bunun başka bir müdahale gereksinimi olduğunu anlamak zor değil. Hemşire soyulmuş orta boy bir kiwi’yi doktor beyin ağzına doğru uzatıyor, doktorumuzun elinde eldiven var çünkü. Demek ki C vitamini gerekmiş doktorumuza; o da bizimle birlikte uğraşıyor çünkü, meyve demek, sağlık demek…

Gerçekte ise kiwi’nin ne olduğunu anlamak için bir saniye bile geçmesi gerekmiyor çünkü hemşire masadaki bir streril paketi açıp içindeki aparatı uzatıyor doktorumuza. “kiwi” bir vakum aparatının markası aslında. Demek ki oğlan da annesi gibi vakum yardımıyla doğacak. Görünüşe göre çok değil ama içerden dışarı çıkması için biraz destek gerek. Doktorumuz aparatın vantuz gibi olan vakum kısmını oğlanın kafasının tepesine takıyor parmaklarıyla biraz içeri girerek ve plastik hortumun öbür ucundan çekmeye başlıyor. Burası işte belki de tüm doğum olayının en şaşırdığım kısımlarından biri, doktorumuz gerçekten de çok ciddi bir eforla asılıyor hortumun öbür ucuna. Düşündüğümde hala şaşkınım o kadar buyuk bir güçle asılmaya o hortumun da dayanmasına, oğlanın da dayanmasına. Hoş, belki de bana öyle gelmiştir. (Ama bir kere daha itiraf etmem gerekir ki halat çekme yarışında halata asılır gibi bir sahneydi o)  Bana çok uzun bir süre gibi gelse de saniyeler içinde oğlan dışarı kaymaya başlıyor. Mucizeye ikinci defa şahit oluyorum.

Bu sırada doktorumuz ve hemşire arasında bir iş bölümü yapılıyor hızlıca. Doktorumuz bir eliyle bebeği alırken bir eliyle açıklığa destek olacak ki kesik büyümesin, hemşire de “epizyo” ile göbek bağını kesecek. (Bu gidişle eve epizyo alacak kadar samimi olacağım ben de aletle) Aslında göbek bağının da doğumdan 1-2 dakika sonra kesilmesi gibi bir ricamız vardı taa en en başta ama malum erken doğum, malum dışarı çıkış biraz uzun sürdü, oğlanın kalp atışları hızlandı filan; hiç sesimiz çıkmıyor…

dogum3Ve oğlan dışarda! Başı hafif aşağıda dışarı çıkartılıyor, doktorumuz hemşireye verirken ilk kez sesini de duyuyoruz. Her şey yolunda. Benim yine nefesim kesiliyor. Bu anı daha önce yaşamıştım. Saat tam 10:00. Günlerden 1 Ekim 2014.

Oğlanı hemen yandaki masaya alıp ilk kontrollerini yapıyorlar, ağzı burnu temizleniyor bir hortum yardımıyla. “Sen o tarafa gidebilirsin” diyorlar, o tarafa seğirtiyorum. Latife çoktan orada oğlanın ilk fotoğraflarını çekiyor. “Ten tene temas” konusunu tekrar hatırltıyoruz. “Hemen vereceğiz diyor” çocuk doktoru. “İşimiz bitmek üzere” derken oğlumuz ilk çişini yapıyor ortalığa ve doktorun eline. Bu, bundan sonra defalarca gelecek başımıza.  Oğlanın işi tamam oluyor; annesinin belden yukarısını açıyoruz hemen ve oğlan annesine bu sefer  dışardan kavuşuyor. Aralarında hiçbir şey yok. Ben eski yerime geçiyorum. Cep telefonuyla bu tanışma anının videosunu çekmeye çalışıyorum… (Ki birazdan Latife’den fırça yiyeceğim)

Bu sırada iş bitmiş değil. Hatta derse çalışmak anlamında pek de fazla çalışmadığımız bir yerdeyiz. “bebeğin eşi” diye de adlandırılan plasentanın da anne karnından çıkması, onun da doğurtulması gerekiyor. Oysa Deniz’in o kadar hali yok ki. İki doktor çalışmaya devam ediyor. Deniz artık kendisini salmış, bu arada acıya karşın morfin yaptığını söylüyor doktor. Diğer doktorumuz (Sertan Bey’di sanırım) Deniz’in karnına bir masaj yapıyor, “doğru pozisyona sokarak plasentanın da doğmasını sağlamamız gerekli” diyerek bilgilendiriyor bir yandan. (Bizi hep bilgilendirdi sağolsun, öncek gece de o nöbetçiydi) İşte bu kısım, biraz da hazırlıksız ve yorgun olmaktan ötürü Deniz’i çok zorluyor daha sonra “yeter artık, bırakın içimde kalsın ya da sezeryanle alın” demek üzere olduğunu söyleyecek. Derken çıkıyor plasenta. Gerçekten de kocaman bir şey. Kafası, kolu bacağı girintisi çıkıntısı yok. Su dolu sağlam bir balon gibi. Plasentayı istiyor muydunuz diye soruyorlar. (Gömmek filan için isteyenler oluyormuş, biliyoruz) Olumsuz yanıt veriyoruz, bir işimiz yok; hiç düşünmedik.

dogum5Oğlan bu sırada annesinin göğüslerinin üzerinde, uyumaya meyilli. Çocuk hemşiresi kaygılı ve sabırsız bir şekilde bekliyor. Arada da oğlanın ayaklarının altına ufak fiskeler vuruyor uyansın diye. Öğrendiğimiz şey bebeklerin içgüdüsel olarak meme ucuna yönelecekleri, bizimkinin umurunda değil. Latife fotoğraflar çekiyor. Oğlan pozcu olacak belli ki, fotoğraf çekilirken benim bir parmağımı tutuyor, güzel kare oluyor.

Sonunda herkesin onayıyla bebek sarıp sarmalanıp tekerlekli bir küvöze konup annesini beklemek üzere bebek odasına doğru götürülürken ben de ebelerin de teşvikiyle arkasından gidiyorum. Fotoğrafçımız, arkadaşımız Latife de çıkıyor. O sırada Deniz’e dikiş atılıyor artık. Bebek hemşiresi giderken soruyor “yıkanmasını istemiyordunuz değil mi?” diye, doğru, istemiyoruz yıkanmasını; bu talebimizin de sorunsuzca yerine gelmesi sevindiriyor bizi.

Ve dışardayız. Ben bebek odasına giremeyip camın dışında kalıyorum. Daha hala gelen kimse yok. 3250gr, 49 santim. Oğlan camın öte yanında, ben bu yanındayım.

Artık iki çocuk babasıyım. 

Kipitap Yayınları’ndan Yeni Bir Kitap: Acemi Köpek Balığı GLUG

Şimdi; ister istemez son derece reklam kokan hareketlere şahit olacaksınız. Çünkü bu yazı advertorial bile değil, bariz reklam. He; yabancının mı? Değil. Bizzat kendi girişimimiz olan Çocuk Kitapçısı: kipitap.com’un son 1,5 yıldaki iç girişiminin tanıtımı. (Film içinde film gibi bahsettim; olabilir. Matruşkaya da benzetebilirdim… :)

Farkındasınızdır belki; içinde binlerce kitap barındıran Türkiye’nin ilk online çocuk kitapçısı kipitap.com bir süredir sadece bir online mağaza değil; kendi kitaplarını yayımlayan bir yayınevi. Hatta; yaz aylarından beri sitede sadece kendi kitaplarını satıyor. (Buna başka bir zaman değiniriz)

Bu yazıda da demek istediğim o ki; geçen sene çıkan iki kitap; “Broca Sokağı Hikayeleri 1 ve Broca Sokağı Hikayeleri 2’den sonra bugün üçüncü kitap matbaadan geldi: “Acemi Köpek Balığı Glug

Glug_KapakAdı üstünde, Glug bir balık, köpek balığı olmak isteyen bir balık. Kitap, gerçek bir hikayeye dayanıyor üstelik (ancak burada anlatmayacağım ki yüzyüze denk gelirsek bir gün konuşacak konu olsun)

Kitabın yazarı Deniz Tan, çizeri Didem Kotas, kitap yazılır yazılmaz çocuklar üzerinde test edildi. Çocuklar derken bizim Z.; kitap ilk yazıldığından beri üzerinde pek çok deneme yapıldı. Düşünün daha kitap kitap değilken; resimleri daha portakal ağacında vitaminken A4 dosya kağıtlarında okunmaya başladı hikaye ona. Kitap resimlenip baskıya hazırlanıp basılana kadar Z. okumayı öğrendi, basılan ilk prova baskıları kendi okudu. Öte yandan da ne mutlu ki bir kitabın nerdeyse tüm yapım sürecine şahitlik etti.

Çok uzatmayayım; okul öncesine yönelik resimli bir çocuk kitabı Acemi Köpek Balığı Glug. Arka kapağında şunlar yazılı bakınız:

“Küçük sarı balık Glug köpek balığı olmayı kafasına koymuş! Glug bir gün evinden çıkıyor, tehlikeli Derin Sular Mahallesi’ne gidiyor be macera başlıyor! Oradann oraya yüzüyor, birbirinden renkli bir sürü deniz canlısıyla tanışıyor, yeni yeni şeyler öğreniyor. Sonunda da… Kendisi için esas önemli olan şeyi fark ediyor!

Glug’la beraber masmavi denizlerin derin sularına atlamaya hazır mısın?”

Glug_Arka_KapakAcemi Köpek Balığı Glug, dediğim gibi matbaadan daha bugün geldi; kitapçılara henüz dağıtılmadı ancak Çocuk Kitapçısı: Kipitap.com’da satışa çıktı. Kipitap.com’da sipariş vermeniz halinde mesai günlerde aynı gün hızla kargoya veriliyor. Üstelik ilk satılan kopyalar imzalı…

Böyle… 24 x 24 boyutunda; 28 sayfa; rengarenkli… Açıkçası matbaadan ilk basılan kopyaları aldığımdan beri renkli şekerlere benzetiyorum kitapları. Deniz’in ve Didem’in çok özenli ve titiz çalışmasının sonucunda Glug bu kadar sevimli; hikaye bu kadar güzel. Yayınevi tanıdık, kitabı biz bastık diye değil; gerçekten pek sevimli olduğu için tüm samimiyetimle tavsiye ediyorum. (Alın abi şu kitaptan hem kendinize hem de eşe dosta; bak matbaa ödeme bekliyor…)

Bir (Normal) Doğum Hikayesi – 3

1 Ekim 2014 Sabah kör karanlıkta aksiyon başlıyor. 7 sularında kahvaltıyla birlikte suni sancı serumu da bağlanıyor ve çok düşük bir doza ayarlanıyor. O sırada Deniztan çoktan normal doğumdan değil suni sancıdan korktuğunu itiraf etmiş. Ki aslında acı eşiğinin yüksekliğiyle övünüyor, fiziken gayet uygun normal doğuma; doktorumuz gerekirse epidural de hemen verilebilir diye içini de rahatlatmış; beklemeye başlıyoruz. Daha kimse yok yanımızda. İkimiziz. Arada hastanenin en sevimli ebelerinden Burcu Ebe gidip geliyor. Daha önceki yatışımızdan tanıyoruz onu da. Bu tanışıklıklar çok rahatlatıcı her zaman.

8 gibi kasılmalar oldukça düzenli ve sık gelmeye başlıyor. Öyle ki iş ciddileşiyor da birden. Serpil Ebe yolda oysa daha. Latife haber bekliyor, belli bir açılma olunca fırlayacak. 8.30 sularında kasılmalar nerdeyse bağırtacak düzeyde. Kibarlığını hiç elden bırakmayan Deniztan “hassskkttrr” lere başlıyor kasılmalar geldiğinde… “çok fenaymış bunlar” diye inlerken sabah yediği eser miktarda kahvaltıyı da çıkarıyor; hem canı yanıyor hem mahçup. Derken Serpil varıyor ve anında işe koyuluyor. Eğitimlerde öğrenmiş olsak da sabah panikle yataktan çıkıp kasılmaları ayakta karşılamak gelmemiş aklımıza; zaten NST de bağlı. Sökülüyor ve ayağa kalkıyor Deniz. Kasılmaları yatarak değil de farklı pozisyonlarda karşılamak daha kolay. Serpil’in gelişiyle ben biraz rahatlayıp birkaç kare fotoğraf çekiyorum.

Burcu Ebe gelip bir açıklık kontrolü yapılıyor ve yüzüne kocaman bir gülümseme yayılıyor. Çok çaktırmadan doğumhaneyi arayıp hazır olmalarını söylüyor. Odadan çıkarken durdurup “ne kadar zamanımız var?” diyorum, telefonla haber verilecek pek çok kişi var. “Belli olmaz ki diyor; ama siz arayın, bir saat sonra burada olacak gibi gelebilirler” Bu arada Deniztan epidural istiyor. Hem Burcu Ebe hem Serpil Ebe “Gerek yok” diyorlar “doğurmak üzeresin, epidural bu saatten sonra doğumu geciktirir.” Karambolde hastanenin ebesi Burcu Ebe kulağıma eğilip Serpil Ebe işinde çok iyidir, çok iyi bir tercih yapmışsınız diye fısıldıyor.

Deniztan bir yandan da tuvalete gitmem gerekli diyor. Serpil Ebe eğitimde de öğrendiğimiz ve Deniz’i en rahatlatan iki şeyden birini söylüyor: Tuvalet hissi geldiyse bu iş tamam. Sancı daha fazla artmayacak;  o gelen ıkınma hissi aslında oğlanın çıkmaya hazır olduğunu söylüyor. Diğer hatırladığımız ise eğitimde Dr. Hakan Çoker’in pek çok kere söylediği: “Yeter artık dayanamıyorum” dediğinizde rahatlayabilirsiniz; kasılmalar o tepe noktaya vardıysa doğum çok yakındır ve sancınız daha fazla artmayacak demektir. (Sonraki sohbetlerimizde de Deniztan bu iki şeyin onu gerçekten rahatlattığını ve dayanma gücü verdiğini teyit edecek)

O sırada sedye geliyor; elimde fotoğraf makinem, 9.15 sıralarında hastane koridorlarında doğumhaneye doğru koşturuyoruz. Ben fotoğraf çekme derdindeyim; o anki durumu çok güzel anlattığını düşündüğüm iki kare çekiyorum, Deniztan’ın eli havada; Serpil Ebe “git de elini tut” diyor.

Doğumhane girişinde önlük giyiyoruz. Doğumhane çok güzel, çok aydınlık bir yer; sanırım manzarası bile var. İlk doğum deneyiminden bildiğim yer ameliyathane… Penceresiz ışıksız soğuk bir yer. Doğumhane ise bodrumda değil, yeni doğan katında, hastanenin üçüncü katında; günlük güneşlik, pencereden sabah güneşi alıyor. Doğumhanede herkes pek sakin ve güleryüzlü. Herkesin bu sakinliği içimi rahatlatıyor açıkçası. 

Deniz’i yerleştiriyorlar, bacaklar havada, iki yana açık, gerekli yerleri baticonluyorlar. Ben baş tarafındayım, bacaklarının arasından tüm ciddiyetiyle doktorumuzu görüyorum. Daha önceden öğrendiğimiz gibi mesanesini boşalttı. Sonra da taburesine oturdu. Ben o ara fotoğraf çekiyorum tek tük; Latife ortada yok.

Deniz arka arkaya kasılıyor. Kasılmaların arası  sanırım 1,5 – 2 dakika. Serpil Ebe benim önümde; Burcu Ebe diğer tarafta. Kasılmalar sırasında destek oluyorlar. Herkes çok soğukkanlı ve ciddi; bir tek Burcu Ebe sürekli gülümsüyor, şen şakrak sağa sola laf atıyor. Doktorumuzun “çok iyi gidiyor Deniz, ha gayret Deniz” sözüne, “Deniz Hanım çok iyi gidiyor ama ebeler de çok iyi değil mi Doktor Bey?” diye takılınca “İşi Deniz Hanım yapıyor sen ebelere pay çıkarıyorsun” diye cevabını alıyor. Arttıralım biraz serumu diyor ardında; kasılmaları arttırması için verilen serumun dozu biraz daha arttırılıyor; hemen ardından kasılmalar iyice artıyor. Her bir kasılmada Deniz ıkınıyor; iki ebe bir de ben destek oluyoruz. Ebeler kollarını tutup öne çekerken ben de sırtını destekliyorum. O sırada Latife geliyor; uygun bir köşede yerni alıyor. Deniztan her kasılmayla birlikte bağırıyor artık. Her bir kasıma ve kasılmayla birlikte ıkınma görüyorum ki acayip bir efor gerektiriyor vücut için. 10 -12 buyuk kasılma / ıkınmanın sonunda Deniz oldukça yorulmuş durumda; doktorumuz Burcu Ebe’ye “siz de biraz destek olun artık” diyor. Burcu Ebe bir saniye izin isteyip doğumhanede bir şey arıyor. yatağın diğer tarafında buluyor; küçük bir tabure. Alıp yerine geri geçiyor; artık boyu deinkinden daha uzun. Bu yandaki Serpil Ebe’yşe karşılıklı el ele tutuşup her bir ıkınmada Deniz’in karnına birleştirdikleri kollarıyla destek oluyorlar. Doktorumuz “ıkın Deniz” diyor; ben sana dur diyene kadar ıkın; gerektiği zaman söyleyeceğim ben sana”

Oğlan geldi geliyor….

(Son bölüm de yarına artık…)

« Older posts Newer posts »

© 2024 Baba Olmak

Theme by Anders NorenUp ↑