Tag: doğum

Bir (Normal) Doğum Hikayesi – 4

Ben bu sırada ne mi yapıyorum? Hala oldukça sakinim galiba. Daha doğrusu genel olarak seyretmekten başka da bir şey gelmiyor ki elimden. İki ebe Deniz’in iki yanında, birbirlerinin kollarını tutmuş karnından aşağı bastırıyorlar. Ben de her kasılmada Deniz’i omzundan, sırtından öne doğru kaldırıyorum arkadan destek olarak, bir gözüm de öndeki doktorumuzda.

dogum4

Bu aralarda bir yerde çocuk doktoru ve yenidoğan hemşiresi de gelip bir köşede yerlerini alıyorlar doğumhanede, onlar da kendi hazırlıklarını yapıyorlar. Oğlan doğunca ilk muayeneyi yapacaklar. Ki Serpil Ebe’nin ve Burcu Ebe’nin de desteğiyle ricamızı iletiyoruz onlara doğum sonrası “anne ile ten tene temas” talebimiz var. Hatta mümkünse ilk muyaenenin annenin üzerinde yapılmasını istiyoruz ama bunun mümkün olmayacağını iletiyor çocuk doktoru. Çünkü 36,5 hafta aslında normal doğum için erken bir zaman ve öncelikle kontrollerin yapılması gerekli.

Doktorumuz Deniz’in bacaklarının arasında artık oturmuyor, ayakta arada eliyle kontrol ediyor durumu. “Ikınmaya devam” diyor. Yüzünden bir şey anlamak mümkün değil, poker surat denir ya, aynen öyle. Son derece soğukkanlı ve kendinden emin. “Epizyo” diyor arkasındaki hemşireye. Hemşire yandaki masadan  bir makas uzatıyor. Makas dediğime bakmayın, makas bence kibar kalır. Ne olduğunu biliyorum, katıldığımız eğitimde tüm bu müdehaleleri detaylıca öğrendik, “epizyotomi” bebeğin başının geçebilmesi için ufak bir kesikle açıklığı genişletmek için yapılıyor. (Açıklıktan ne kastettiğimi biliyorsunuz) Doktorumuzun ne yaptığını göremesem de el ve kol hareketinden kırt kırt kestiğini anlıyorum. “Biraz daha dayan” diyor. Ebeler bir yandan bastırıyor, Deniz bir yandan ıkınıyor ama gücü nerdeyse tükenmek üzere. Biraz dinlen diyor doktorumuz. Bu sırada Serpil Ebe bana dönüp doktorun ne yaptığını ve bunun gerekli olduğunu açıklıyor. Ben de “biliyorum yahu” diyorum. Boşuna mı gittik o kadar eğitime. Ki bu tip tıbbi müdahalelerin keyfi değil, ihtiyaç üzerine yapıldığı konusunda uzun uzun konuşmuşuz zamanında.

Bu arada nasıl görebildiğimden emin değilim çünkü şimdi düşündüğümde ben aslında Deniz’in baş tarafındayım, önümde serpil var, sonra Deniz’in sağ bacağı var. Ama demek ki o ara Serpil biraz kenara çekildiğinden ben de kendimi öne uzattığımdan demek… Çünkü bir sonraki kasılma dalgasında ve ıkınmada oğlanın saçlarını görüyorum. (Ya da uyduruyorum; şimdi üç hafta sonra eksik yerleri hayalgücüm tamamlıyor olabilir mi bilmiyorum)  Herif orada işte baya, ama her kasılmada saçları iyice ortaya çıksa da bir türlü kurtulup, kayıp dışarı çıkamıyor. (Bu arada bebeğin kalp atışları da nst ile tüm doğum süreci boyunca dinleniyor ve bir anormallik olup olmadığı canlı yayında izleniyor) Yanlış hatırlamıyorsam kalp atışları biraz hızlanıyor da artık. (Kolay değil, oldukça dar bir kanalda sıkışık vaziyette takılıyor bir süredir.)

Doktorumuz Cem Bey bu sefer arkaya doğru “kiwi” diyor. Bunun başka bir müdahale gereksinimi olduğunu anlamak zor değil. Hemşire soyulmuş orta boy bir kiwi’yi doktor beyin ağzına doğru uzatıyor, doktorumuzun elinde eldiven var çünkü. Demek ki C vitamini gerekmiş doktorumuza; o da bizimle birlikte uğraşıyor çünkü, meyve demek, sağlık demek…

Gerçekte ise kiwi’nin ne olduğunu anlamak için bir saniye bile geçmesi gerekmiyor çünkü hemşire masadaki bir streril paketi açıp içindeki aparatı uzatıyor doktorumuza. “kiwi” bir vakum aparatının markası aslında. Demek ki oğlan da annesi gibi vakum yardımıyla doğacak. Görünüşe göre çok değil ama içerden dışarı çıkması için biraz destek gerek. Doktorumuz aparatın vantuz gibi olan vakum kısmını oğlanın kafasının tepesine takıyor parmaklarıyla biraz içeri girerek ve plastik hortumun öbür ucundan çekmeye başlıyor. Burası işte belki de tüm doğum olayının en şaşırdığım kısımlarından biri, doktorumuz gerçekten de çok ciddi bir eforla asılıyor hortumun öbür ucuna. Düşündüğümde hala şaşkınım o kadar buyuk bir güçle asılmaya o hortumun da dayanmasına, oğlanın da dayanmasına. Hoş, belki de bana öyle gelmiştir. (Ama bir kere daha itiraf etmem gerekir ki halat çekme yarışında halata asılır gibi bir sahneydi o)  Bana çok uzun bir süre gibi gelse de saniyeler içinde oğlan dışarı kaymaya başlıyor. Mucizeye ikinci defa şahit oluyorum.

Bu sırada doktorumuz ve hemşire arasında bir iş bölümü yapılıyor hızlıca. Doktorumuz bir eliyle bebeği alırken bir eliyle açıklığa destek olacak ki kesik büyümesin, hemşire de “epizyo” ile göbek bağını kesecek. (Bu gidişle eve epizyo alacak kadar samimi olacağım ben de aletle) Aslında göbek bağının da doğumdan 1-2 dakika sonra kesilmesi gibi bir ricamız vardı taa en en başta ama malum erken doğum, malum dışarı çıkış biraz uzun sürdü, oğlanın kalp atışları hızlandı filan; hiç sesimiz çıkmıyor…

dogum3Ve oğlan dışarda! Başı hafif aşağıda dışarı çıkartılıyor, doktorumuz hemşireye verirken ilk kez sesini de duyuyoruz. Her şey yolunda. Benim yine nefesim kesiliyor. Bu anı daha önce yaşamıştım. Saat tam 10:00. Günlerden 1 Ekim 2014.

Oğlanı hemen yandaki masaya alıp ilk kontrollerini yapıyorlar, ağzı burnu temizleniyor bir hortum yardımıyla. “Sen o tarafa gidebilirsin” diyorlar, o tarafa seğirtiyorum. Latife çoktan orada oğlanın ilk fotoğraflarını çekiyor. “Ten tene temas” konusunu tekrar hatırltıyoruz. “Hemen vereceğiz diyor” çocuk doktoru. “İşimiz bitmek üzere” derken oğlumuz ilk çişini yapıyor ortalığa ve doktorun eline. Bu, bundan sonra defalarca gelecek başımıza.  Oğlanın işi tamam oluyor; annesinin belden yukarısını açıyoruz hemen ve oğlan annesine bu sefer  dışardan kavuşuyor. Aralarında hiçbir şey yok. Ben eski yerime geçiyorum. Cep telefonuyla bu tanışma anının videosunu çekmeye çalışıyorum… (Ki birazdan Latife’den fırça yiyeceğim)

Bu sırada iş bitmiş değil. Hatta derse çalışmak anlamında pek de fazla çalışmadığımız bir yerdeyiz. “bebeğin eşi” diye de adlandırılan plasentanın da anne karnından çıkması, onun da doğurtulması gerekiyor. Oysa Deniz’in o kadar hali yok ki. İki doktor çalışmaya devam ediyor. Deniz artık kendisini salmış, bu arada acıya karşın morfin yaptığını söylüyor doktor. Diğer doktorumuz (Sertan Bey’di sanırım) Deniz’in karnına bir masaj yapıyor, “doğru pozisyona sokarak plasentanın da doğmasını sağlamamız gerekli” diyerek bilgilendiriyor bir yandan. (Bizi hep bilgilendirdi sağolsun, öncek gece de o nöbetçiydi) İşte bu kısım, biraz da hazırlıksız ve yorgun olmaktan ötürü Deniz’i çok zorluyor daha sonra “yeter artık, bırakın içimde kalsın ya da sezeryanle alın” demek üzere olduğunu söyleyecek. Derken çıkıyor plasenta. Gerçekten de kocaman bir şey. Kafası, kolu bacağı girintisi çıkıntısı yok. Su dolu sağlam bir balon gibi. Plasentayı istiyor muydunuz diye soruyorlar. (Gömmek filan için isteyenler oluyormuş, biliyoruz) Olumsuz yanıt veriyoruz, bir işimiz yok; hiç düşünmedik.

dogum5Oğlan bu sırada annesinin göğüslerinin üzerinde, uyumaya meyilli. Çocuk hemşiresi kaygılı ve sabırsız bir şekilde bekliyor. Arada da oğlanın ayaklarının altına ufak fiskeler vuruyor uyansın diye. Öğrendiğimiz şey bebeklerin içgüdüsel olarak meme ucuna yönelecekleri, bizimkinin umurunda değil. Latife fotoğraflar çekiyor. Oğlan pozcu olacak belli ki, fotoğraf çekilirken benim bir parmağımı tutuyor, güzel kare oluyor.

Sonunda herkesin onayıyla bebek sarıp sarmalanıp tekerlekli bir küvöze konup annesini beklemek üzere bebek odasına doğru götürülürken ben de ebelerin de teşvikiyle arkasından gidiyorum. Fotoğrafçımız, arkadaşımız Latife de çıkıyor. O sırada Deniz’e dikiş atılıyor artık. Bebek hemşiresi giderken soruyor “yıkanmasını istemiyordunuz değil mi?” diye, doğru, istemiyoruz yıkanmasını; bu talebimizin de sorunsuzca yerine gelmesi sevindiriyor bizi.

Ve dışardayız. Ben bebek odasına giremeyip camın dışında kalıyorum. Daha hala gelen kimse yok. 3250gr, 49 santim. Oğlan camın öte yanında, ben bu yanındayım.

Artık iki çocuk babasıyım. 

Bir (Normal) Doğum Hikayesi – 3

1 Ekim 2014 Sabah kör karanlıkta aksiyon başlıyor. 7 sularında kahvaltıyla birlikte suni sancı serumu da bağlanıyor ve çok düşük bir doza ayarlanıyor. O sırada Deniztan çoktan normal doğumdan değil suni sancıdan korktuğunu itiraf etmiş. Ki aslında acı eşiğinin yüksekliğiyle övünüyor, fiziken gayet uygun normal doğuma; doktorumuz gerekirse epidural de hemen verilebilir diye içini de rahatlatmış; beklemeye başlıyoruz. Daha kimse yok yanımızda. İkimiziz. Arada hastanenin en sevimli ebelerinden Burcu Ebe gidip geliyor. Daha önceki yatışımızdan tanıyoruz onu da. Bu tanışıklıklar çok rahatlatıcı her zaman.

8 gibi kasılmalar oldukça düzenli ve sık gelmeye başlıyor. Öyle ki iş ciddileşiyor da birden. Serpil Ebe yolda oysa daha. Latife haber bekliyor, belli bir açılma olunca fırlayacak. 8.30 sularında kasılmalar nerdeyse bağırtacak düzeyde. Kibarlığını hiç elden bırakmayan Deniztan “hassskkttrr” lere başlıyor kasılmalar geldiğinde… “çok fenaymış bunlar” diye inlerken sabah yediği eser miktarda kahvaltıyı da çıkarıyor; hem canı yanıyor hem mahçup. Derken Serpil varıyor ve anında işe koyuluyor. Eğitimlerde öğrenmiş olsak da sabah panikle yataktan çıkıp kasılmaları ayakta karşılamak gelmemiş aklımıza; zaten NST de bağlı. Sökülüyor ve ayağa kalkıyor Deniz. Kasılmaları yatarak değil de farklı pozisyonlarda karşılamak daha kolay. Serpil’in gelişiyle ben biraz rahatlayıp birkaç kare fotoğraf çekiyorum.

Burcu Ebe gelip bir açıklık kontrolü yapılıyor ve yüzüne kocaman bir gülümseme yayılıyor. Çok çaktırmadan doğumhaneyi arayıp hazır olmalarını söylüyor. Odadan çıkarken durdurup “ne kadar zamanımız var?” diyorum, telefonla haber verilecek pek çok kişi var. “Belli olmaz ki diyor; ama siz arayın, bir saat sonra burada olacak gibi gelebilirler” Bu arada Deniztan epidural istiyor. Hem Burcu Ebe hem Serpil Ebe “Gerek yok” diyorlar “doğurmak üzeresin, epidural bu saatten sonra doğumu geciktirir.” Karambolde hastanenin ebesi Burcu Ebe kulağıma eğilip Serpil Ebe işinde çok iyidir, çok iyi bir tercih yapmışsınız diye fısıldıyor.

Deniztan bir yandan da tuvalete gitmem gerekli diyor. Serpil Ebe eğitimde de öğrendiğimiz ve Deniz’i en rahatlatan iki şeyden birini söylüyor: Tuvalet hissi geldiyse bu iş tamam. Sancı daha fazla artmayacak;  o gelen ıkınma hissi aslında oğlanın çıkmaya hazır olduğunu söylüyor. Diğer hatırladığımız ise eğitimde Dr. Hakan Çoker’in pek çok kere söylediği: “Yeter artık dayanamıyorum” dediğinizde rahatlayabilirsiniz; kasılmalar o tepe noktaya vardıysa doğum çok yakındır ve sancınız daha fazla artmayacak demektir. (Sonraki sohbetlerimizde de Deniztan bu iki şeyin onu gerçekten rahatlattığını ve dayanma gücü verdiğini teyit edecek)

O sırada sedye geliyor; elimde fotoğraf makinem, 9.15 sıralarında hastane koridorlarında doğumhaneye doğru koşturuyoruz. Ben fotoğraf çekme derdindeyim; o anki durumu çok güzel anlattığını düşündüğüm iki kare çekiyorum, Deniztan’ın eli havada; Serpil Ebe “git de elini tut” diyor.

Doğumhane girişinde önlük giyiyoruz. Doğumhane çok güzel, çok aydınlık bir yer; sanırım manzarası bile var. İlk doğum deneyiminden bildiğim yer ameliyathane… Penceresiz ışıksız soğuk bir yer. Doğumhane ise bodrumda değil, yeni doğan katında, hastanenin üçüncü katında; günlük güneşlik, pencereden sabah güneşi alıyor. Doğumhanede herkes pek sakin ve güleryüzlü. Herkesin bu sakinliği içimi rahatlatıyor açıkçası. 

Deniz’i yerleştiriyorlar, bacaklar havada, iki yana açık, gerekli yerleri baticonluyorlar. Ben baş tarafındayım, bacaklarının arasından tüm ciddiyetiyle doktorumuzu görüyorum. Daha önceden öğrendiğimiz gibi mesanesini boşalttı. Sonra da taburesine oturdu. Ben o ara fotoğraf çekiyorum tek tük; Latife ortada yok.

Deniz arka arkaya kasılıyor. Kasılmaların arası  sanırım 1,5 – 2 dakika. Serpil Ebe benim önümde; Burcu Ebe diğer tarafta. Kasılmalar sırasında destek oluyorlar. Herkes çok soğukkanlı ve ciddi; bir tek Burcu Ebe sürekli gülümsüyor, şen şakrak sağa sola laf atıyor. Doktorumuzun “çok iyi gidiyor Deniz, ha gayret Deniz” sözüne, “Deniz Hanım çok iyi gidiyor ama ebeler de çok iyi değil mi Doktor Bey?” diye takılınca “İşi Deniz Hanım yapıyor sen ebelere pay çıkarıyorsun” diye cevabını alıyor. Arttıralım biraz serumu diyor ardında; kasılmaları arttırması için verilen serumun dozu biraz daha arttırılıyor; hemen ardından kasılmalar iyice artıyor. Her bir kasılmada Deniz ıkınıyor; iki ebe bir de ben destek oluyoruz. Ebeler kollarını tutup öne çekerken ben de sırtını destekliyorum. O sırada Latife geliyor; uygun bir köşede yerni alıyor. Deniztan her kasılmayla birlikte bağırıyor artık. Her bir kasıma ve kasılmayla birlikte ıkınma görüyorum ki acayip bir efor gerektiriyor vücut için. 10 -12 buyuk kasılma / ıkınmanın sonunda Deniz oldukça yorulmuş durumda; doktorumuz Burcu Ebe’ye “siz de biraz destek olun artık” diyor. Burcu Ebe bir saniye izin isteyip doğumhanede bir şey arıyor. yatağın diğer tarafında buluyor; küçük bir tabure. Alıp yerine geri geçiyor; artık boyu deinkinden daha uzun. Bu yandaki Serpil Ebe’yşe karşılıklı el ele tutuşup her bir ıkınmada Deniz’in karnına birleştirdikleri kollarıyla destek oluyorlar. Doktorumuz “ıkın Deniz” diyor; ben sana dur diyene kadar ıkın; gerektiği zaman söyleyeceğim ben sana”

Oğlan geldi geliyor….

(Son bölüm de yarına artık…)

Bir (Normal) Doğum Hikayesi – 2

Doğum konusunda eğitim almış olmak ve daha önce erken doğum riskiyle hastanede yatıp çıkmış olmanın getirdiği büyük avantajlar var.

Öncelikle tüm süreçleri adım adım biliyorduk. Tüm riskleri, sınırları, neler yapılması gerektiğini, ne zamana kadar beklenebileceğini; korkup kormamak gerektiğini ve nerede ne yapılması gerektiğini. (Tüm bunlar için İstanbul Doğum Akademisi’ne teşekkür etmek gerekir)

Doğum yapacağımız hastanede daha önce iki gece kaldığımız için oradaki prosedürlere, doğum katına hatta doğum katındaki hemşireler, ebeler, görevliler ve günün rutin akışına da hakimdik. Dolayısıyla doğum için gidip hastaneye yatmak sadece kolay değil, eğlenceli de oldu.

Öyle ya son dönemde görüştüğümüz tüm profesyoneller “Her şeyi bir yana bırakın tadını çıkarın” demişlerdi bize. Hastaneye ilk gidişimiz de öyle oldu sanırım, ofisten hastaneye daha önce varan ben kahvemi almış tüm soğukkanlılığımla karşıladım sanırım Deniztan’ı; gelişi degörülmeye değerdi, duşunu almış gelirken daha su damlatıyordu ve her bir damlada da kendini tutamayıp şaşkınlık ve mahçubiyetle gülüyordu. Evrak işleri tamamlanırken de  hiçbir yere oturamayışı hala su geliyor oluşundandı. (Bu yazının başındaki fotoğraflar da tam bu bahsettiğim andan…)

Odaya geçtikten sonra doktorumuz Cem Ayhan gelip kontrol etmiş ve su geldikten sonra 12 – 24 saat içinde bekleriz doğumu demişti. Eskilerin bir sözü varmış, “gebenin üstüne gün doğmaz” derlermiş bu durumda. Ki bu sözün her zaman doğru olmayacağını da ilerleyen saatler ve günlerde gördük biz. :)

Kasılmalar oldukça azdı. Ancak su geldği için süreç de başlamış hastaneye yatmıştık. Ülkemizde su geldikten sonra aktif doğum başlayana kadar verilen bekleme süresi 24 saat. 24 saatten sonra annenin ve bebeğin enfeksiyon kapma riski var çünkü aşağılardaki güvenlik çemberi delinmiş, içerdeki su da akmış durumda. Yurt dışında doğum başlayana kadar gerekirse 4-5 gün beklendiği biliniyor. Ancak ülkemizde pek alınan bir risk değil bu. Eğer kasılmalar başlamamış bir takım ilaçlar verilerek (suni sancı vermek deniyor buna) kasılmaların başlaması sağlanıyor.

Kasılmaların tetiklenmesi için birtakım yöntemler, masajlar da var ki akşam yanımıza gelen Serpil Ebe’nin uzmanlık alanı bunlar ve pazartesi gecesi ufak ufak başlıyoruz çalışmaya ama kasılmalar çok az başlasa da çok artmıyor. Gecenin geç saatlerinde haydi yatıp uyuyalım diyoruz. Öyle ya eleman bugün doğmayacak orası belli oldu. Doğum günü büyük babasıyla aynı olmayacak. Yatmadan önce konuşuyoruz; 24 saat olmadan “suni sancı” başlatacak serumdan istemiyoruz. İlerde keşke dememek için için bekleyebildiğimiz kadar bekleyelim diyoruz şu kasılmaları.

Sabah erkenden doktorumuz geliyor ve “hadi takalım suni sancı” diyor. Yapılan kontrollerde o kadar kasılma yok ki Deniztan’da, geceki durumun bile çok gerisindeyiz. Deniztan’ın vücudu geceleri oturup çalışmaya alışkın. Sabahları ayılması bile uzun sürüyor. Daha gözlerimiz açılmamış; biraz daha beklesek diye rica ediyoruz doktorumuza. “Peki” diyor iki saat sonra bir daha bakalım… Serpil Ebe yanımızda, o sabah başka bir doğum için hastaneye gelmiş olan fotoğrafçı arkadaşımız Latife yanımızda, arkadaşlarımız gidiyor geliyor filan ama tık yok.

Doktorumuz iki saat sonra kontrole gelip bakıp, bi değişikliğik yok, beklemeye devam edeceğiz deyip br hışımla rüzgar gibi gidiyor. Aynı sahne daha sonra da tekrarlanıyor. Odaya artık kimseyi almıyoruz. Serpil Ebe ile kasılmaları arttırmak üzere çalışmalar sürüyor. Tık yok. Akşam oluyor.

Akşam 19.00 sularında doktorumuz geliyor. “Suni sancı?” diyoruz, malum 24 saati de geçmişiz artık. “Ben takalım dediğimde istemediniz, bu saatten sonra takılmaz suni sancı, kontrol ederek bekleyeceğiz deyip” gidiyor. Bizde bir moral bozukluğu ve gerginlik baş gösteriyor. Ortaokuldan bir arladaşım geliyor aklıma, öyle ya, kadın doğumcu o da… Onu arıyorum. Hiçbir şeyden haberi yok ve üstelik de balayında önce şaşkınlığını atması gerekiyor sonra içimizi rahatlatıyor. “Akşam suni sancı takılmaz pek çünkü etkisini gösterdiğinde gece ya da sabah karşı doğum olur, kalkıp gelmek gerekir; onun yerine eğer gece kendiliğinden kasılmalar başlayıp da açılma olmazsa sabah erken takılır suni sancı” diyor. İçimiz rahat olabilirmiş. Arada gelen nöbetçi doktor da gece kontrollere devam edeceğini sürekli kendi doktorumuzla bilgi alışverişinde bulunacaklarını; sabaha karşı 2’deki kontrolde de kasılma ve açılma aynı durumdaysa sabah erken saatte suni sancı için ilaç verileceğini söylüyor. Peki… (Sayesinde) İçimiz rahat o zaman. Yeniden plan yapıyor, ekibi dağıtıyoruz. Bir gece önceden yorgun olan Serpil Ebe eve gidiyor, Latife gidiyor; biz de dinlenelim diyoruz. Demek ki yarın büyük gün…

Evet… Malesef arkası yine yarın…

Bir (Normal) Doğum Hikayesi – 1

Tam 18 gün olmuş. Aslına bakarsanız hiç de o kadar geçmiş gibi değil. Ama Z’ye bakıyorum da; nerdeyse 7,5 yıl geçmiş; aynı şekilde, hiç de o kadar geçmiş gibi değil.

Gelelim en başa.

Çok da zor bir hamilelik değildi. (Bana kalırsa elbette) Bir miktar hamilelik şekeri, dolayısıyla oğlanın normalden biraz hızlı büyümesi söz konusuydu ama zamanında müdaheleyle şeker değerleri istenen sınırlarda tutuldu. DenizTan yediğine içtiğine dikkat etti, ben de zaten dikkat ediyordum, çok zor olmadı.

Ancak Hamileliğin 24. haftası gibi bir ufak kanamayla birlikte bir erken doğum riski baş gösterdi. Sanırım bu bir dönüm noktasıydı tüm gebelik süreci için çünkü erken doğum riskine karşın yorulmamak gerekecekti. Sadece o mu; yer çekimini de ortadan kaldırmak lazımdı. Bu da olabildiğince fazla yatarak dinlenmek demekti. Üstüne de bir takım hormon ilaçları (progestan), rahim kaslarının kasılmalarını engellemek için bir takım tansiyon ilaçları (adalat chrono). DenizTan çok kısa sürede ilaç sepeti sahibi yaşlı ninelere benzemişti. (Duymasın)

24. hafta erken doğum için bile çok erkendi. (Normalde gebeliğin yaklaşık 40 haftalık bir süreç olduğu düşünülürse.) 28. haftadan sonraki bebekleri yaşatmak mümkün olsa da 30’dan sonra riskler azalmaa başlıyordu; 32’den sonra her şey çok daha rahat oluyordu. Hatta kuvöze girme ihtimali de azalmaya başlıyordu.

Öyle böyle hafyaları geçirdik. İlk heden 28’di vardık, sonra 30, sonra 32 derken oldukça iyi bir performansla yola devam ettik. Arada bir takım alarmlar olmadı değil. 28 civarında “nerdeyse doğuracaksın alarmıyla iki günü hastanede geçirmemiz gerekti. 32 gibi gittiğimiz bir doktor kontrolünde “sen doğurmak üzeresiz yahu” paniği yaşadık. Düzenli kasılmalar başlamıştı. Hafta sonu eve gidip dinlenin; pazartesi gelin, ilaçları keseriz, zaten oğlan hemen arkasından gelecek gibi görünüyor demişti doktorumuz. Ki o hafta sonu “nişan geldi” paniği de yaşadık. Pazartesi gittiğimizde cumadan yana durum değişmemişti ve eve döndük.

Her bir hedefe vardığımızda yeni bir hedef kondu. Bir noktadan sonra tıbi riskler nerdeyse hiç kalmadı ancak doktorumuz “küçük bebekle uğraşmak zordur” diyerek hep bir sonraki hedefi işaret etti. “36. haftaya bi gelelim; ilaçları keseriz, akışıma bırakırız, ne zaman isterse gelir o” dedi en son. Ve gerçekten de 36. hafta tamam olduğunda, bir perşembe günü ilaçlar kesildi. Zaten son günlerde 3-4 günde bir NST ve kontrol için hastaneye gider gelir olmuştuk.

Sürece bu noktada kısa bir ara verelim.

En baştan beri DenizTan’ın kararı normal doğumdu. Doktorumuz da bu konuda “çok normal”di aslında. “Adı üstünde normal doğum; başka ne olacak ki” diyerek başlamıştı ilk konuşmalarımız. Sonra erken doğum riskiyle birlikte alternatifler de konuşulur oldu. Bebek anne karnında 2 kiloya ulaşmamışsa normal doğum tercih etmiyorlardı. Yine erken doğumlarda br takım sağlık sorunları riskleri sebebiyle istediğimiz bazı uygulamalara olumlu cevap veremeyebilirlerdi. Evet; doğum esnasında bir şeyler istiyorduk biz… Bu konuyla ilgili çalışmıştık biraz… Çalışma derken…

Hamilelik esnasında normal doğum hakkında iki günlük bir eğitime katıldık. İstanbul Doğum Akademisi’nde çok şeker ve çok değerli iki profesyonelin Kadın Doğum Uzmanı Op. Dr. Hakan Çoker ve Doğum Terapisti Neşe Karabekir’den yaklaşık 15 çiftle beraber bir eğitim aldık. (Normal doğum bu kadar normal bir şeyken bu konuda bilinçlendirilmek gerekiyor olması günümüzde gelinen acıklı durumun  bir özeti gibi aslında) İstanbul Doğum Akademisi’nde aldığımız “Keşkesiz Doğum” eğitimini ayrıca yazacağım. Ama bu yazıda şunu söyleyebilirim ki o iki günde öğrendiklerimiz doğum öncesinde ve doğumhanede kesinlikle çok işimize yaradı. Hatta öyle ki DenizTan en başta epiduralli normal doğum düşünürken İDA’daki “Keşkesiz Doğum” eğitiminden sonra epiduralden de vazgeçti.

İstanbul Doğum Akademisi’nde öğrendiğimiz ve başta gerekjliliği konusunda çok tereddüt ettiğimiz “doğum için özel bie ebe tutma” konusu da yine doğumhanede (ve öncesinde) hayatımızı çok kolaylaştırdı. Dolayısıyla tam burada Serpil Ebe’ye de bir kez daha teşekkür etmek gerekir.

Devam edelim. 36. haftayı tamamladık ve gerçekten de planlandığı gibi ilçaları bıraktık. Artık oğlan her an dışarı çıkmaya karar verebilirdi. Ama doktorumuz br not daha düşmüştü, ilaçların bünyedeki etkisi hemen sıfırlanmayabilirdi; 2-3 gün sürebilirdi. Yapacak bir şey yoktu. Sık sık kontole gidilip sonrasında beklenecekti.

Biz de 29 Eylül pazartesi sabahı; ilaçsız bir hafta sonunun ardından kontrole gittik. Hastaneye yatma ihtimalini de bilerek her gidişimizde hazırlıklıydık zaten. Ama gerek olmadı. Kontrolden sonra eve geri yollandık. Ben işe; DenizTan eve. Biraz daha bekleyecektik…

Ama o kadar da değil… 15.00 sularında önce mesaj sonra da telefon geldi DenizTan’dan. “Suyum geldi” içerikli. Son haftalarda pek çok kez yaptığmız “suyum geldi” esprilerine benzemiyordu bu sefer. (Garsonun getirdiği ve fotoğrafı paylaşılan sular gibi değildi durum) Tereddüte yer bırakmayacak kadar su gelmiş. Doğum süreci başlamıştı…

(Arkası yarın…)

(Fotoğraf için de Latife Tunç‘a teşekkürler tabii…)

Sezaryenle doğan bebek sorun yaşayabilir

(30 Haziran 2009 – Radikal)

Giderek daha sık başvurulan bir doğum yöntemi olan sezaryenin, bebeklerde DNA değişimine neden olduğu görüldü. Bu da olası sağlık sorunları anlamına geliyor

STOCKHOLM – İsveç’te yapılan bir araştırma, sezaryenle doğan çocukların DNA’larında değişim yaşandığı sonucunu verdi. İsveçli doktorların, kadınların gittikçe daha çok tercih ettiği sezaryenle doğum konusunda yaptıkları araştırmaya göre, bu yöntemle doğan çocuklar ileride sağlık açısından sorunlar yaşıyor. Karolinska Enstitüsü’ndeki araştırma, sezaryen yönteminin neden olduğu genetik yapıdaki değişimin şeker, kanser ve astım hastalıklarının görülme riskini artırdığını ortaya koydu.

Normal doğumla dünyaya gelen çocuklarla sezaryenle dünyaya gelen çocukların kordon bağından alınan kan örnekleri laboratuvar ortamında tahlil edildi. İki gruptaki çocukların kanlarındaki alyuvarlarda farklılıklar olduğu, farklılığın DNA’larda değişime neden olduğu belirlendi. Doktorlar, değişimi, doğum sırasında bebeklerin yaşadığı strese bağladı. Normal doğumda bebeğin yaşadığı stres, doktorların olumlu olarak niteledikleri ağırdan başlayıp artan bir stres olurken, sezaryenle yapılan doğumlarda bebeklerin yaşadığı ani stres olumsuz olarak değerlendirildi.

Kanser, astım riski artar

Araştırmaya katılan doktorlardan Prof. Dr. Michael Norman, doğum ve stresin bebeğin DNA yapısı ve bağışıklık sistemi açısından önemine vurgu yaparken, “Doğumda bazı genler aktif, bazı genler pasif hale geliyor. Stres de bunu etkilediği için sezaryenle doğan bebeğin DNA’sı değişiyor. Araştırmalarda, sezaryenle doğan bebeklerin kanser, şeker, astıma yakalanma olasılıklarının daha yüksek olduğu ortaya çıkıyor” dedi.

Norman, ileride çocukların karşılaşabileceği hastalıkların dikkate alınmasını istedi ve “Sezaryenle doğum tamamen tehlikesiz görünmesin” dedi. (aa)

Haberin orijinali için buraya tıklayabilirsiniz.

© 2020 Baba Olmak

Theme by Anders NorenUp ↑