Sabah Ekstra Erken Kalkma Krizleri

Sabah ekstra erken kalkma krizleri derken; normal okul günlerinde kalkmak ve hazırlanıp servise yetişmek konusundan hiçbir sıkıntımız olmadığını da vurgulayarak yazmaya başlamak isterim. Yüzücü velisi olmak konusunda da aslında uzun uzun yazasım var hatta yarış maceraları, havuz maceraları, havuz çıkışında bekleyen velilerin dramı, memleketimden yüzme havuzu manzaraları konulu hazırlıklarım da var. Ama sıcağı sıcağına yazayım dediğim ilk konu; sabahları afyonu zor patlavan yüzücü yavruyu sabahın altısında havuza yetiştirmek (ya da yetiştirememek)

Bu noktada bilinmesi gereken en önemli şey; yetiştirmek ve yetiştirememek konusundaki başarının veliye değil; çocuğa ait olduğu gerçeğidir. (Konu karışık biraz)

Her Şeyi Yazamamak

Tam bu noktada bir önemli not yazmamda fayda var. Daha yeni yazmıştım; çocuklar okumaya başladığında her şeyi yazamaz oldum burada maalesef. Öyle ya bazı ebeveyn (ya da veli) taktikleri olsun; yaşanan bazı gerilim ve çözümlerin kişisel oluşu –ve tüm bunların artık konunun tüm muhatapları tarafından okunabiliyor oluşu- sebebiyle; ister istemez her şeyi tüm detaylar ve tüm açıklığıyla okumanız mümkün olmayacak. (Yapacak bir şey yok) (O değil İngilizce de okuyor yazıyor artık Z.)

Neyse; dün sabah antremana gitmek üzere hazırlanırken gözleri açılmış olsa da kendisi uyanmamış olan Z, yarı yarıya giyinmiş olsa da bir noktada antremana gitmekten vazgeçti ve orta çaplı bir krizin içinde bulduk birbirimizi. Pek çok kriz durumunda olduğu gibi öne sürülen sebeplerle gerçek olan sebepler birbirinden oldukça farklı ve kolay ilişki kurulamaz haldeydi. Öyle kibir noktada benim; “tamam yahu maden siyah tayt istiyorsun akşama çözeriz bu konuyu” sözüm krizi bambaşka bir boyuta sürükleyip “tayt istemiyorum ben” konulu farklı bir gerilime sebep olacaktı. Oldu da…

Sonuç, benim yatağıma birlikte geri dönülüş, biraz gözyaşlı da olsa bir süre sohbet ve sakinleme turları, bu esnada okulda bir arkadaşının koluna kalem kutusuyla vurmuş olmasının getirdiği kol (ve kalp) sızısı da gündeme gelip bir süre daha uyuma ve pırıl pırıl uyanıp okula gidiş. (Bak yine oldu; her şeyi yaz(a)mıyorum artık)

Okul yolunda şöyle bir ricam oldu kızımdan; “bu sabah yüzmeye gitmemene sebep olan sebepleri gerçek haliyle bir kağıda kompozisyon gibi yazar mısın” sonra da başka bir kağıda “konuyla ilgili çözüm önerilerini yazar mısın?” Akşam benim işten dönüşümle de birlikte okuruz.

Yüzmeyi bırakmamak ve bundan sonra Perşembe sabah antremanlarına da sorunsuz gitmek konusunda sözleşmiş olarak yaptık bu sohbet ve anlaşmayı. “Kompozisyon yazmam; madde madde yazarım” demesi benim için zaten uygundu. (Post-it’e maddeleme yapacağını öngörememiştim o esnada) “Okuduktan sonra yırtarım ama” dese de bu konuyu da gerektiğinde ilerde geri dönüp gerekli hatırlamalar için bu tip belgeler yazılır ve saklanır diyerek ikna ettikten sonra dağıldık. (Diyorum ya ne bileyip post-it gelecek sonuçta)

Çocuklarla Gerilim Yönetimi

Neyse; sonuçta burada da paylaştığım iki post-it var elimde. Soruna sebep olan durum daha net; mevsim geçişi ve hem evin hem dışarının de havuzun serinliği; hem de elbette akşam geç yatmanın sabah kalkışa etkileri. Kağıtta göreceğiniz çözümler dışında daha erken uyandırılmaya başlama; antrenörüne havuz sıcaklığıyla ilgili serzenişte bulunma vb. vb.

Neyse; uzun lafın kısası; çocuklarla gerilim anında dalaşmayın; mümkünse sakin kalın. Gerekiyorsa arayı çok açmadan, sakinleşince konuşun ya da yazışın. (Okuma yazmanın getirdiği bir avantaj) Yazışmanın avantajı ise elbette elinizde yazılı belge olması. Yani son söz; birlikte aldığınız ortak kararları yazılı hale getirin. Asın ya da saklayın. Hatırlamakta fayda var; çocuklar ortak alınmış kararlara uymakta bizden daha iyiler.

 

Kişisel Blog Yazıları Üzerine

Yıllar önce (onbir yıl) burada ilk yazılarımı yazmaya başladığımda; takip etmeye başladığım yabancı baba bloglarından bazılarının yayınlarını durdurmalarını ilgi ve şaşkınlıkla takip etmiştim. Oldukça kişisel blog yazıları ve paylaşımlar üzerine bloglar belli bir noktada durmaya başlamışlardı. (Bugün aradığımda artık ilgili domainler bile yok ortada)

Sebep; çocuklarının okumayı öğrenmeleriyle birlikte çocukları hakkında paylaşım yapmama kararlarıydı.

Ben o sıkıntıyı hep zamanı geldiğinde kızım (ve sonrasında da oğlum) da benle ilgili yazarlar ödeşiriz diye bertaraf etmeyi plânlamıştım. Hatta geçenlerde Z ile bir anlaşma da yaptık ve kendi sitesi / blogu olana kadar onun da buraya bir şeyler yazması konusunda anlaştık.

Çocuklu Sosyal Medya Paylaşımları

Onun içinde olduğu sosyal medya paylaşımları konusunda da daha önce bir anlaşmamız var. İstediğim fotoğrafları ondan tekil izin almadan paylaşabiliyorum ancak canlı yayın yapma durumunda önceden haber vermem ve onay almam konusunda el sıkıştık.

Dolayısıyla her an buralarda onun yazacağı bir şeylere denk gelebilirsiniz.

Öte yandan ne olursa olsun onunla ilgili pek çok şeyi artık bu kadar herkese açık bir alanda paylaşmam zor. Ki özellikle de instagram’dan takip edenler görmekteler; 10 yaşını aşöış bir kız çocuğu olarak artık hızla genç kızlığa doğru yol alıyor ve kendisiyle ilgili görsel ya da yazılı paylaşım yapmadan bile ön-ergenlik oldukça zorlu olabilir. (Kendisini tanıyanların da öngördükleri ve şimdiden kolay gelsin dedikleri gibi, bunun bir de ergenliği var)

Kayıt Tutma İhtiyacı ve Kayıt Tutma Alanları

Kişisel olarak bakıldığında kayıt tutma, log tutma alanı artık blogdan ziyade instagrama kaymış durumda. Sadece instagram değil, akıllı telefonlarımızın fotoğraf albümleri bile kişisel bir log tutma alanı artık.

Neyse uzatmayayım; Babaolmak.com’da yeniden yazmaya başlamamla birlikte kişisel de detaylı paylaşım yapmadan nasıl içerik üretirim diye daha fazla düşünmeye başladım. Bu noktada da biliyorum ki bu blogun takipçileri bu konuda ikiye ayrılıyorlar kişisel içerikler üzerinden çocuk gelişimini ve ebeveynlik üzere içerik takip edenler; kişisel içerikle ilgilenmeyip ilgili araştırma, dosya ve web logunu takip etmeyi sevenler.

Sanırım şimdilik gidişata göre bakacağım. Kızın kaydını daha az tutuyor olsam da yakışıklı oğlumla ilgili ilklerimiz ve maceralarımızın daha çok olduğu bir dönemdeyiz. Bakalım neler olacak.

Çocuk Bakıcısı Bulmak

Çocuğunuz ya da çocuklarınız için çocuk bakıcısı bulmak sanırım ebeveynliğin en büyük baş ağrılarından biri. Hele de aynı şehide yaşayan bir anneanne babaanne ya da benzeri destek ekibiniz yoksa. Bu arada şahsi görüşüm hiçbir çocuğa tam zamanlı olarak anneanne ya da babaanne bakmamalı bunu da not düşmekte fayda var.

Çocuğunuza tam zamanlı (tam zamanlıdan kastım yatılı değil; sabahtan akşama) bakıcı bulmaktan daha da zoru ise yarım günlük ya da ihtiyaç duyduğunda emanet etmek üzere düzenli ya da düzensiz çocuk bakıcısı bulmak olsa gerek. İşte benim yaşadığım zorluk da böylesi bir zorluk sayılır.

Sayılır çünkü ben iddiayı biraz daha zorlaştırıp ev temizliği de yapan bir çocuk bakıcısı bulmak istedim. (Zoru seviyorsam demek)

Ev Temizliği Yapan Çocuk Bakıcısı Bulmak

Yazarken çok kolay oluyor ama sadece beli zamanlarda gelecek hem temizlik yapıp hatta tercihan yemek de yapıp aynı zamanda bi nevi çocuk bakıcılığı yapacak birini bulmak gerçekten iddialı bir arayışmış. Bunu öğrendim.

İhtiyacı daha net tanımlamakta fayda var. Benim ev ile ilgili ihtiyacım; ilkokula giden kızımı okul dönüşü karşılayacak birisiydi. En önemli ihtiyaç bu. 16.30 civarında gelen servisi karşılayıp yaklaşık 18.30 – 19.00 civarlarına kadar kızımla vakit geçirecek bir çocuk bakıcısı.

Ama her gün değil. Sadece haftada bir gün. Hatta gün de belli; Perşembe! Çünkü diğer günler ya yüzme antremanı sebebiyle zaten eve geç geliyor ve birlikte geliyoruz ya da zaten annesinin evine gidiyor. Bu noktada iş zorlaşmaya başlıyor işte.

İhtiyaçlar Bitmiyor Tabi

İlk şart tamam; ikinci ihtiyaç ise haftada bir ev temizliği; içinde ütü ve yemek yapımı da var. Yemeğin içinde olmasa da evin içinde iki de kedi var. (Öyle demeyin; her temizliğe gelen kedili eve gelmiyor. Temizlemeyi zor bulan da var kediye alerjisi olan da.

Sadece perşembeleri boş olan; referansları olan, kedi dostu ve çocuk dostu ve ütü artı yemek yapabilen ve Çekmeköy gibi pek de merkezi olmayan bir yere gelebilecek olan birini aradığınızda emin olun hayat o kadar da kolay olmuyor. (Abartmayayım; yaşadığınız apartman, site içinde belli bir sosyal ilişkiniz olduğunda; komşularınız ve çevrenizle yoğun bir iletişimde olduğunuzda muhtemelen daha kolay oluyordur her şey.)

Online Hizmet Almak

Benim gibi sadece kitabını, filmini, biletini, yemeğini değil; peynirini, ekmeğini, çorabını internet üzerinden satın alan biri için kaçınılmaz tek yer yine online hizmet verenler olacaktı.

Ne mutlu ki çok kısa sürede, muhtemelen biraz da şans eseri daha çok yeni hizmet vermeye başlamış olan bir site sayesinde sorunumu çözdüm. İşte bu noktada neden yazının başından beri di’li geçmiş zaan kullandığım da ortaya çıkıyor.

Bu bahsettiğim arayışımın üzerinden tam iki sene geçti. Düşündüğümde herhangi bir ürün ya da servisi iki yıldır kullanıyor olmak sanırım iyi bir referanstır. Bu yazıyı bir advertorial olarak yazmadığım düşünülürse ki babaolmak.com’da tanıttığım istisnasız her şeyi ya kullandığım ya da en azından denemiş olduğum düşünülürse “reklam” yapmıyor olmaktan yana içim çok rahat.

Çocuk Bakıcısı için: Evdeki Bakıcım

Uzun lafın kısası; iki sene önce bir Google araması sonucu bulduğum iki üç sonuçtan geriye çok kısa bir süre içinde sadece EvdekiBakicim.com kaldı. Doldurduğum formun ardından kıacık bir süre içinde telefonla iletişime geçip ihtiyacımı net olarak anlayıp çok ısa süre içinde çözmekle kalmadılar sürekli arayıp sorarak verdikleri hizmetin sürekli olarak arkasında olduklarını da hissettirdiler.

Öyle ki zaman zaman fikir almak için zaman zaman hizmet kalitelerini sorgulamak ve arttırmak adına bazen sadece merhaba demek için arar oldular. Kurucularının bizzat aradığı ya da mail attığı (hatta el yazısıyla mektup yazdığı) zamanlar oldu. Benim de profesyonel olarak dijital iletişim ve pazarlama sektöründe çalıştığımı öğrendikten sonra iyi bir test kullanıcısı olarak da fikirlerime ya da geliştirme önerilerime kulak verdiklerini düşünüyorum.

Hizmetlerini detaylıca burada anlatacak değilim. Her şey sitelerinde (ve mobil uygulamalarında) var. Gerek çocuk için gerekse yaşlılar için saatlik, günlük, haftalık hatta aylık bakıcı hizmetini size özel bir şekilde çözdüklerini söyleyebilirim. Sadece bakıcı değil, yerli ya da yabancı oyun ablası konusunda artık iki yılı aşan bir deneyimleri var.

Benim gibi birkaç şeyi aynı anda aynı günde isteyen birazcık da olsa zor bir müşteriyi iki senedir “hiç” üzmeden memnun ediyorlar. Ola ki bakıcının değişmesi gerektiğinde (iki sene içinde 2-3 kere yaşadık) sadece önceden haber vermekle kalmıyorlar öyle ya da böyle mutlaka hiç boşluk olmadan istediğim profilde birinin gelmesini sağlıyorlar. (Doğru kişilerin seçimi ve eşleştirilmesi konusunda çok beğeniyorum kendilerini)

Ortada hiç nakit olmayan bir sistem var; haftalık olarak kredi kartımdan çekiliyor hizmet bedeli. Bedel de konuşmak gerekirse bugün temizliğe gelen biri için siz ne kadar ödüyorsanız ben de tam o kadar ödüyorum.

Gelen kişilerin tüm bilgileri ve geçmiş araştırması yapılmış oluyor dolayısıyla bu konuyla ilgili bir güven sıkıntısı yaşamıyorum (ki bakıcılar evinizdeyken eviniz sigortalı oluyor diye biliyorum) Anahtar verdiğim, anahtar vermekten öte çocuğumu emanet ettiğim düşünülürse güven konusunda içimi çok rahatlattıkları açık.

Kurulma hikayelerini kurucuları Miraç Bal’dan bizzat dinlediğim; kişisel bir ihtiyaç sebebiyle alandaki boşluğu fark etmeleri sonucu böylesi bir girişime soyunduklarını bildiğim Evdeki Bakıcım hizmetini gönül rahatlığıyla tavsiye ediyorum. Bir start-up olarak her geçen gün büyümelerini; yatırım almalarını ve hizmet alanlarını ve kalitelerini arttırdıklarını gözlemliyor ve ne yalan söyleyeyim çok mutlu oluyorum.

Uzattım biliyorum ama hak ettiklerin düşünüyorum; son olarak da geçtiğimiz aylarda kendisi de baba olan, her aradığımda inanılmaz nezaketi ve hoş sohbeti ile ne desem dinleyen, çözen müşteri ilişkileri direktörü Ali Bey’e de buradan özel olarak teşekkür ediyorum.

El Ayak Ağız Hastalığı

Eskiden el ayak ağız hastalığı diye bir hastalık yok muydu bilmiyorum. Ama neden olmasın değil mi? Ben hiç duymamıştım. Kızım büyürkenki benzer garipsediğim hastalık 6.hastalık idi. (Yoksa 5.hastalık mıydı?) (her ikisi de ismen eğlendiriyor beni)

Oğlumun hastalığa yakalanması ve yemekten içmekten kesilmesiyle tanışmış oldum el ayak ağız hastalığı ile. (Hala yazarken hastalıklara isim verme sektörünün yaratıcılık anlamındaki zayıflığı beni benden alıyor)

Bu kadar rahat ve eğlenerek yazıyor olmamın sebebi elbette hastalığı geride bırakmış olmamız. Özetlemek gerekirse tedavisi ya da bir ilacı olmayıp yaklaşık yedi (7) günde geçen bir hastalık kendisi. Okuduğum yazılarda 7-10 gün diyor; şimdi yalan olmasın.

Bu arada hastalığın İngilizcesi de tam olarak aynı: “Hand foot mouth disease” (yani yaratıcı olmadığımız gibi birebir de çevirmişiz işte)

El, ayak ve ağız hastalığı özellikle 5 yaş altı çocuklarda görülen oldukça bulaşıcı bir viral hastalık. Nadiren daha büyük çocuklarda ve yetişkinlerde de hastalık görülebilmekteymiş. Hastalığın ilk günleri bulaşma ihtimali daha yüksekmiş.

Hastalığın belirtileri şunlar…

Ateş,
Boğaz ağrısı,
İştahsızlık,
Halsizlik,
Ağız içerisinde ve ağız çevresinde, avuç içi ve ayak tabanında görülen döküntüler. (Döküntüler kırmızı, yuvarlak lezyonlar şeklinde olabildiği gibi bazen içi sıvı dolu veziküller şeklinde de görülebilmekteymiş) (Ben vezikül gördüm)

Elbette bu belirtilerin hepsi birden görülmeyebiliyor. Görünen belirtilere dayalı olarak soğuk algınlığı ve griple de çok kolay karışıyormuş. Yanı sıra el ve ayaktaki kızarıklık ve döküntüler sebebiyle su çiçeği ile de karıştırılırmış.

El, ayak ve ağız hastalığı çoğunlukla kendi kendini sınırlayan, ağır hastalık tablosuna neden olmayan bir viral hastalıktır. Hastalar 7 ile 10 gün içerisinde gelişen tüm bulguların kaybolması ile tamamen iyileşiyormuş. Bir aşı ya da özel bir tedavisi yok. Semptom giderici ilaçlar, vitaminler, kaşıntı varsa önleyecek spreyler gibi çözümler olabiliyor.

Ağızda yara olduğunda içmek de yemek de ızdırap olduğu için hastalığın özellikle ilk günlerinde beslenme büyük bir dert olabiliyor. (Bak şekil 1A) Öte yandan bizim oğluşun özelinde hastalığın işe yaradığı nokta bu vesileyle üçüncü yaş gününün hemen öncesinde emzikten kurtulmuş olduk. (Gerçekten de her şeyde bir hayır var)

Hastalıkla ilgili daha fazla okumak isterseniz:

Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü
Ekşi sözlükte el ayak ağız hastalığı
– İngilizce okuyayım deseniz de “hand foot mouth disease” şurada
– Ya da burada okuyabilirsiniz.

Diyeceğim o ki; ilk günler zorlu geçse de endişelenecek bir şey yok. Her yerde yazdığı gibi yedi gün dolaylarında kendiliğinden geçiyor hastalık. Kendinize ve başkasına bulaşmamasına çalışabilirsiniz.

Şimdiden geçmiş olsun… (Okuyan da der ki yemek tarifi verdim, bitiriyorum)

Bu arada fotoğraf oğluşun hastalığının artık iyileşmek üzere olduğu son günlerinde çekildi. Ağızdaki yaralar net şekilde görünebiliyor. Bu yaralar sebebiyle normalde bir şey yeyip içemiyor olsa da karşısında çizgi film açık olduğunda löp löp yutuyordu mantısını. (Bu da tüyo olarak dursun)

Bir ekim iki bin on yedi

Bir ekim iki bin on dört. Hayatımın; hayatımızın bir kere daha dehşet şekilde eğiştiği unutulmaz bir gün. Dünyanın en güzel oğlanlarından birinin doğum günü. Bizi birkaç kere geliyorum; gelmiyorum; belki de gelirim; çok da emin değilim; ne geleceğim ulan, yok yok geliyorum… Ve benzeri yoklamalarla haftalar hatta aylarca uğraştıran hatta son düzlükte bile; suyu boşaltalım ben de arkasından geleceğim dedikten sonra öyle pek de kolay gelmeyen oğlanın doğum günü.

Üç yıl önceki heyecanın; hastane lobisindeki bekleyişin hala dün gibi taze olduğu; ayların hızla aktığı 2014 yılının üzerinden hiçbir şey geçmemiş gibi olduğu bugün; Barış Minnoşu üç (3) yaşını dolduruyor. Göz açıp kapayana kadar geçmiş üç yıl. Eskisi kadar sık kayıt tutmayı beceremediğim; kayıtları artık bilgisayarlar ya da bloglarla değil akıllı telefon fotoğraflarıyla tuttuğumuz üç yıl.

Bugünlük hazıra konacağım; bu sene; Mayıs civarı, babalar günü vesilesiyle yazdığım bir yazıdan alıntı yapacağım bu gecelik… Diyeceğim ki:

“Oğlum, dünyanın en güler yüzlü en mutlu oğlanı… Düşündüğümde içimin gıcıklandığı; daha doğar doğmaz beni mucizelerin gücüyle Barış’tıran oğlum. Oğlan babası olmanın, (daha şimdiden) rol model olmanın keyfini yaşatan tatlı; idareci oğlum. Evet büyüdün ve şimdiden abi oldun. Büyünce senin de sakalların olacak bıyığın olacak, küpen olacak, motora bineceksin ve baba olacaksın. Tüm bunları nasıl bir heyecanla beklediğimi muhtemelen sen de baba olunca anlayacaksın. Öte yandan da “tam bu yaşta kalsan ya” dediğimi de artık biliyorsun ve biliyorum ki baba olduğunda bunu da anlayacaksın. Hayatıma girişinle birlikte beni çok ama çok güçlü bir adam yaptın, iki çocuklu bir baba olmakla ilgili korkularımı yerle bir ettin, teşekkür ederim.”

İyi ki doğdun oğluşum. İyi ki ikinci bir kez baba yaptın beni. İyi ki baban oldum. İyi ki varsın hayatımda.

Nice mutlu; koskoca gülümsediğin, etrafa mutluluk ve enerji saçtığın yılların olsun.

İyi ki doğdun oğluşum.

Tuvalet Egitimi 2017

Tuvalet eğitimi hakkında tam yedi yıl önce yazmışım. Yedi yıl (7)… Vay be dedim önce… Sonra Z. İle B.’nin yaş farkının 7 yıl olduğunu düşündüğümde çok da şaşırılacak bir şey olmadığını fark ettim.

Daha acayibi ise oğluşun tuvalet eğitimine başlamasının 3. Gününde aklıma geldi Babaolmak.com’a girip de “tuvalet eğitimi” araması yapmak. Kendi blogumdan önce başka yerlerde turalayıp farklı kaynaklarda (buna Türkçe bloglar da dahil) tuvalet eğitimi konusunu yeniden okudum. (Evet; kafa gidiyor bazen)

Buradaki “tuvalet eğitimi” yazısına girip dolandığımda, 7 yılda yazıda kullandığım görsellerin yer aldığı bazı sitelerin yok olduğunu, resimlerin açılmadığını filan gördüm. Yeni bazı kaynakların da eskiden olmadığını görüp şaşırmam da sonradan ilginç geldi mesela. Bir dikkatimi çeken şey de sayfa gösterimini arttırmak için pek çok içeriğin artık slideshow ya da galeri mantığıyla sayfa sayfa olmasıydı. (Biraz sinirleniyorum bu duruma) (Gören de der ki ilk kez internette geziyor adam yıllardır.)

Bir diğer konu da 7 yıl önce nerdeyse sadece “Bay Bay Bezim” kitabı varken şu anda konuyla ilgili kitap alternatiflerinin çok artmış olması…

Hepsini geçtim malum, artık sosyal medya var. Çoğu zaman can sıkıcı olsa da doğru yer(ler)de iseniz pek çok insanın deneyiminden ve desteğinden faydalanmak söz konusu. Ne mutlu.

Gelelim oğluşun deneyimine… (Baba oğul full time aynı evde olmadığımızdan maalesef konuyla ilgili gözlemlerim ister istemez kısıtlı…)

Daha önce bir ufak deneme yapmış olmakla birlikte henüz erken olduğuna karar verip biraz ötelemiştik konuyu. Bu yakınlarda yuvadaki arkadaşlarının nerdeyse tamamının tuvalet eğitimine başlamaları (hatta biraz yol almış olmaları) sebebiyle biz de okulun tatil olduğu bu haftayı yeni bir girişim için uygun bulduk. Sonraki hafta okula gittiğinde de arkadaşlarının ve öğretmenlerinin gazıyla tuvalet eğitiminin pekişmesi daha kolay olabilir… (Bir önceki yazıda olduğu gibi iş bittikten sonra yazmıyorum bu sefer; yazıyı yazarken 4. Günün sonundayız henüz) Dolayısıyla şimdilik ilk 4 gün ile başlayayım; sonra güncelleyebilirim yazıyı…

0.Gün – Cumartesi

Bugün hep beraber mini bir partiyle tuvalet eğitimine “start” veriyoruz. Hatta konudan oğluşun da haberi var. Ablası ile birlikte minik bir takım pastacıklar ve hatta mumlar ve hepimizden hediyeler almış olarak mini bir kutlama ile kendisine gaz vereceğiz ve “Beze Bay Bay” diyeceğiz. (Dedik de) Pasta üflemekler, hediyeler ve hatta bezin çıkarılışı ve uçaklı roketli ilk külotun giyilmesi… Külotun kuru kaldığı süre, yaklaşık 120 saniye… (Köpek Gofret Efendi partiden hemen önce evin içine öyle bir mıçmıştı ki oğluşun çeyrek çay bardağı çişi dişimizin kovuğuna gitmedi desem yeridir) Anne sakin, asayiş berkemal…

1.Gün – Pazar

Üç günlük (ya da benzeri) tuvalet eğitimi yazılarının da hep bahsettiği gibi zor gün. Belden aşağı fora, evin her yerine çişler fora. Pazar günü anne evde yalnızdı maalesef üstelik… Gün sonu; annede soru işaretleri, tırmanmaya başlayan kaygı.

2. Gün – Pazartesi

İş çıkışı eve geldiğimde uzunca bir tişörtle belden aşağısı çıplak oğluşla karşılaştım; çiş yapma sıklığı 15 dakika civarıydı. Salondaki halı dışarda asılıydı. (Neden acaba?) Annemizin kaygı seviyesi ve soru işaretleri yüzünde okeye dördüncü arar gibiydiler… Acaba erken mi daha; oğlan daha mevzuya uyanamadı galiba gibi sorularla birlikte anne spora gitmek için koşarak uzaklaştı. Evden çıkarken son sözü “Hadi 15 gün sonra görüşürüz” oldu. Ben de biraz gerilmiş olasam da çaktırmayı gözüm yemedi. Anne spordayken kazasız belasız ve hiçbir yere çiş kaka yapmadan idare ettik. Yaklaşık 10 dakikada bir lazımlığa gidip oturmaklar olsun; her çişten sonra sticker ödülleri olsun; sistem oturmaya başlamıştı zaten annemiz sayesinde.

3. Gün – Salı

İşten çıkıp eve geldiğimde oğluşun altında eşofman altı vardı. (Ciddi gelişme) Bir önceki güne kıyasla aralıklar uzamış 30 dakika civarına çıkmıştı; gün içinde pek çok kaza olmuştu, anne çok daha yorgun ama çok hafifçe daha umutluydu gördüğüm kadarıyla. Öte yandan oğluş bir tık daha umursamaz gibi görünüyor “çişin var mı?” sorularına ya “hayır” diye cevap veriyor ya da sorular kendisine çarpıp “tınnnnnnnn” diye geri geliyordu. Salı akşamlarını genelde başbaşa geçiriyoruz; annesi “10 dakikada bir filan oturunuz lazımlığa” uyarısının ardından gittiğinde asayiş berkemaldi açıkçası. Yine de, itiraf etmek gerekirse, oğluşun gelip kucağıma kurulmasına ne kadar bayılsam da bu sefer biraz gerilmekte olduğumu fark ettim. Hatta kucağımda otururken sohbet sırasında halının hala dışarda asılı olmasıyla ilgili (klasik) “niye” sorusuna ben önce dalgınlıkla “havalansın diye orda olabilir” yanıtını verdikten dakikalar sonra bizzat kendisi “çünkü ben ona çiş yaptım” diye yanıtlayınca biraz daha gerildiğimi itiraf etmem gerekir. Yanımda yedek kıyafet yoktu malum…

Uzatmayayım iki üç sefer sorulara ve lazımlığa oturtma taleplerime olumlu yanıt alsam da bir süre sonra “çişim yok” konulu dirençler baş gösterdi. Tam olarak annesinin tariflediği şekilde sorunun ve olumsuz yanıtın 10 saniye kadar ardından yerde oyun oynarken “ben buradan kalkayım da çoraplarım ıslanmasın” cümlesini duydum. Kaza geliyorum demişti. Neredeyse tepkisiz biçimde durumun üstesinden geldik. Üst baş değişti. Akşamın geri kalanında başka bir kaza da yaşamadık. Geri kalan dirençlerde “ben gözümü kapayacağım bakalım sen kendi başına eşofmanını indirip lazımlığa oturabilecek misin” türü icatlarla kendisi lazımlığa gitmeye ikna oldu. Gün sonunda oğlan uyuyup anne eve döndüğünde; anne yorgun olsa da aralıkların açılmış olmasından ötürü biraz daha olumluydu garibim. Evdeyken sorunu çözmek konusunda ruh hali olumlu olsa da “ben bir daha hiç dışarı çıkamayacak mıyım?” “bir daha hiç tatile gidemeyecek miyiz?” “10 dakikada bir tuvalet mi arayacağım” “yanımızda bir sürü yedek mi olmalı” “her yere lazımlık mı taşımalıyım” “vaz mı geçsek” konulu panik ataklar sık sık kendisini yoklar olmuştu. Gözünde de tik başlamış gibiydi sanki ama söylemedim kendisine…

4. Gün – Çarşamba

Bugün anne cephede tek başınaydı ancak aralıklar yaklaşık bir saate çıktığından bana yansıyan hava oldukça olumluydu. En azından her gün biraz daha gelişme var şimdilik.

Bu arada geceleri yatarken beze devam şu anda. (O kadar da değil)

Planım şu anda dört günlük olan gelişmeleri düzenli eklemek yazıya. Şimdilik konuyla ilgili bir kaç linki de paylaşarak bitireyim yazıyı:

– İlk olarak ablamızın konuyla ilgili macerasına BURAYA tıklayarak ulaşabilirsiniz.

– Parenting.com’dan “3 Günde Tuvalet Eğitimi Yöntemi” konulu yazı için ŞURAYA tıklayabilirsiniz. (3 günmüş… Bilemiyorum)

Tuvalet eğitimiyle ilgili en büyük problemlerle baş etmenin 8 yolu

Tuvalet eğitimiyle ilgili 20 ipucu

– Tuvalet eğitimi şarkısına ihtiyacınız olursa diye BURADA bir YouTube linki var.

– “Baskıcı Olmayan Tuvalet Eğitimi” diye bir şey varmış. (Oysa baskı yapmak ebeveynliğin fıtratında var sanki) Bakınız bu link Türkçe bu arada.

– Ben erkek çocuğun sağda solda “küçük pet şişe” yöntemiyle kolaylıkla rahatlatılabildiğini gözlemiş bir kişi olarak “in pet şişe we trust” diye düşünürdüm; pet şişenin cicili bicili ve opsiyonel hayvancıklı olanını yapmışlar meğersem. (Ve üstelik erkek de kız da kullanabilir demişler, emin değilim…)

Potette’yi tek geçerim bu arada… Yıllarca işimize yaradı…

– Hürriyet’te de konuyla ilgili bir yazı var bakınız

– Blogcu (ve uykusuz) anneler ve Blogbabba’nın deneyimlerinin derli toplu durduğu şu dosyayı öneriyorum…

– Pek çok yapılmaması gerekenlerin çok çok yorumla harmanlandığı anne notları için ŞURACIĞA tıklayabilirsiniz.

– Pedogog Adem Güneş’in sitesinde de konuyla ilgili bir yazı bulabilirsiniz.

Tuvalet Eğitimi ile ilgili bir takım kitaplar bakınız şu linkte; arama sonuçlarının alt kısımlarına indikçe Liderlik Eğitimi olsun Çevre Eğitimi olsun Solfej Eğitimi’ne kadar başka eğitim çeşitleri ile ilgili kitap önerileri de var. (Kupon biriktirmeden, çekilişsiz kurasız dev hizmet… )

Şimdilik sanırım bu kadar… Daha ilk yazıdan ne ben ovırdoz olayım ne de siz… ;)

Hadi Bakalım

Biliyorum, yine ne zamandır yazmıyorum. Ama bu fırsatı “Ne zamandır yazmıyorsun…” demeniz yerine “Aa, ne zamandır ilk kez yazıyorsun…” diyerek değerlendirmenizi tercih ederim.

Girişi uzatmayayım; blog yazacak vakti, huzur ve dinginliği bulamadığımdan uzun süredir yazmasam da blog yazmak, hele de Babaolmak.com için yazmak beni inanılmaz mutlu eden; heyecanlandıran ve motive eden bir şey. Dolayısıyla kısacak ifade etmek gerekirse “gaza geldim ve düzenli yazıp mutlu olabilir miyim diye görmek istiyorum”

Evet; yukarda özetlediğim gibi. Blog tutmak benim için bir kayıt altına alma yöntemi olduğuna göre sadece baba olmak deneyimimi değil, başka şeyleri de kaydedebilirim belki buraya. (Açık söylemek gerekirse, bir iki ilgi alanımla ilgili vir şeyler not almak üzere yeni blog isimleri düşünmeye başladığımı fark ettim ve “ne yapıyorum ben?” dedim.)

Öte yandan iki çocuklu bir baba olarak yazacak kaydedecek o kadar da çok şey var ve ben bunun altından nasıl kalkarım bilemiyorum ki; düşünmek yerine her zamanki gibi haldır huldur yazmaya girişmek belki de daha iyi olur dedim. (Baksanıza; ajansta öğle yemeğimi masamda yerken birdenbire açıp yazmaya başladım)

Böyle işte. Bu yazıyı bitirip hemen ardından bir yazılacaklar listesi oluşturmaya başlayacağım. Hem bekleyen çok şey var yazacak hem de her gün yeni bir şeyler oluyor işte.

Ha’di bakalım…

Babanın Çocuksuz, Yalnız ve Motorlu İlk Kampı

Her yıl baba kız belli sayıda kamp yaparız; neredeyse hepsi Alpay’ın rehberliğinde gidilen KampaGidelimMiBaba organizasyonuyla olur. Bir iki kere baba kız biz bize tercihan Turuncu ile Şile-Ağva civarlarına gideriz.

Son iki senedir ise her hafta sonu Z.nin yüze antremanı olduğundan gittiğimiz kamp sayısı ikiyi geçemez oldu. O da olur da yüzme olmazsa ya da Z’nin bir manisi olursa filan (bkn. Göz iltihaplanması filan)

Bu sene ise; daha Mart ayından hem Z hem de ben kaşınmaya başladık kamp zamanı gelse diye. Benim kaşıntım ondan da beterdi çünkü yaklaşık 10 senedir motosiklete binsem de bu sene gaza gelip (hem de büyük bir gaza) dağa tepeye çıkabileceğim; uzun yola gidebileceğim yeni bir motora terfi ettim.

Sadece bununla da kalmayıp motosikletle kamp yapabilecek şekilde kamp malzemelerimi de ufaltmaya ve daha hafif ve kompakt hale getirmeye başladım. Aslına bakarsanız 13-14 senelik kamp yapma geçmişimde malzemelerimi gittikçe ufaltıyorum. Sanırım biraz ters oldu; insanlar gençliklerinde sırt çantalı kamplara gidip yaşlanınca karavana geçerken ben 20’li yaşlarımda bir camper/motokaravan alıp sonra yaylalara otomobilli ve çocuklu kampa giderken çadıra geçip şimdi artık motosikletli kamplar için tek kişilik çadır, ufak mat ve uyku tulumuna geçmiş oldum. (Belli oldu; uzun yazı olacak bu, uyarmadı demeyin)

Z ile bu sene sadece daha önce de gittiğimiz Çiğdem Yaylası’na gidebildik 19 Mayıs’ta; ki gördüğümüz en kalabalık kamplardan da biri oldu. Ben 37 çadır saydığımda kamptan ayrılanlar olmuştu. Kampın bana kalırsa tek eksiği henüz bizle kampa gelemeyecek kadar küçük olan B. idi ki ablasına sorduğumda “Bence seneye bizle rahat rahat kamplara gelir” tespiti kesinlikle önümüzdeki senenin kamp hayallerini kurdurmaya başladı. Bizim en sonunda katıldığımız kamp KampaGidelimMiBaba’nın bu sezonki son yayla kampıydı. (Sırada Dedetepe, Kaçkarlar ve Bozcaada kampları var) Bu bahsi geçen yerlere gitmeyen ve yaylaların tadı damağında kalan sadece biz olmadığımızdan ivedilikle bir “paralel kamp” oluşumu kurulması tabii ki çok işimize geldi. Ancak okul bitse de yüzme antremanları devam ediyordu.

Uzatmayayım; son iki üç haftadır paralel kamp ekibinin devam ettirdiği yayla kampları ağzımı sulandırsa da denk getirip de katılamamıştım. Bu hafta sonu ise B. Annesiyle tatildeyken Z’nin de annesiyle Datça yoluna çıkması sebebiyle fırsata gözü kapalı ve balıklama atladım. Motorumu aldığımdan beri beklediğim kampa gidecektim. Hatta hafta içinden günübirlik bir iş seyahati için de İzmit Akmeşe’ye; TEM’den gidip Kandıra Ağva Şile üzerinden dönerek ufak çaplı bir prova yapmıştım. Ki planlarda bir aksilik olmasa bayram tatilindeki küçük bir Ege Turu için de bu hafta sonu bir prova olacaktı. (Dedim size yazı uzun olacak, baksanıza kampı bırak daha yola bile çıkamadım)

Kamp için belirlenen Yayla, Düzce sınırlarından çıkıp da Bolu sınırlarına geçer geçmez bulunabilecek; Abant’ın çok yakınında fakat Abant kadar popüler olmayan Sinekli Yaylası idi.

Sinekli Yaylası 12 ay yaşayanların da olduğu, bir kaç (şahane) çeşmesi ile buz gibi suya sahip çevresinde pek çok yürüyüş ve off-road parkuru olan bir yayla. Üstelik çevresindeki ağaçlıkların altında kamp kurulabilir durumda dolayısıyla yaz için ideal bir doğal gölgeliğe de sahip. (Öyle bir gölgelik ki 17.00 sonrasında güneşte durmak hala mümkün değilken gölgede de tişört ve şortla üşünüyordu)

Gördüğüm kadarıyla üç ana güzergahtan yaylaya ulaşmak mümkün ki ben bu hafta sonu ikisini denedim:

a) İstanbul, İzmit, Sakarya, Düzce Merkez’den dağa dönüp Samandere Şelalesi üzerinden Sinekli Yaylası (buradan gittim)

b) Abant’a gider gibi gidip Abant’a gelmeden 2 kilometre önce sağa dönerek 2km sonra Sinekli Yaylası’na varmak (konforlu seçenek ki buradan döndüm; aşağıdaki harita da bu yolu gösteriyor)

Screen Shot 2016-06-30 at 12.37.20

c) Sakarya’dan sonra Akyazı’dan TEM’den ayrılıp Akyazı, Mudurnu, Abant üzerinden Sinekli Yaylası… Dönüşte çok yorgun olmasaydım denemek istediğim rota buydu aslında. Artık bir dahaki sefere…

Sinekli Yaylası, İstanbul’a yaklaşık 260km uzaklıkta. (B’deki güzergaha göre) Eğer bi 10km kadar toprak yol sizin için dert değilse ilk yol daha kısa ve Düzce’nin yeşilliklerinden geçmek ve Samandere Şelalesi’nde kahvaltı etme opsiyonu sebebiyle de çok daha keyifli. (Hadi artık çıkalım yola)

Ekibin geleni 7.00 civarında yola çıkıp 9 – 9.30 civarında Samandere Şelale’sinde kahvaltı planlamış olsa da çocuklu iken 7.00 olmasa da 8.00’de çıkmayı becerebilirken yalnız olunca 7.00’de kalkıp ancak 10.00’da yola çıkabildim. O da mıy mıy mıy bir vaziyette.

Motosikletle yolculuk dünyanın en keyifli şeylerinden birisi olsa da yaklaşık 50-60 dakikada bir mola vermeniz motorun üzerinde inip biraz vücudunuzu açmanız biraz hareket etmeniz lazım. Hele de TEM gibi çok sıkıcı bir yol kullanıyorsanız kesinlikle molalara dikkat etmek lazım.

20160625_111544-01İlk molayı memleket İzmit’in sırtlarında verdim; üşenmeyip körfez manzaralı bir iki fotoğraf da çektim. Fotoğrafta da görülebileceği gibi kamp konforumdan ödün vermeyip arkaya bir adet kamp sandalyesi bağladım. Dikkatli gözler kaçırmayacaktır; üç koca motor çantasına sığamayıp bir de ufak çanta başladım ayrıca arkaya.

İkinci molayı Hendek civarında “yöresel ürünler” marketine tav olduğum bir dinlenme tesisinde verdim. Her ne kadar peynir, yumurta ve köy ekmeği gibi önemli gıda alışverişimi Düzce’ye bırakmış olsam da uzun süredir arayıp da bulamadığım isli örgü peynirini burada buldum; şahane bir bazlama ekmeğiyle birlikte peynirimi de alıp motorun arka çantasına attım.

Bir sonraki durak Düzce’nin içi oldu. Geçen seneki bir kampa giderken tesadüfen önünde durduğum peynirciyi bu sene bulmakta zorlandım (Reklam: Kuzular Peynircilik) Zor olsa da pes etmedim ve geçen sebe çok sevdiğim Abhaza Peyniri’nden yine aldım; yanına yumurta, ekmek, isli çerkez peyniri de ekleyip biraz zorlayarak da olsa motorun arka çantasına tıktım. Benzin deposunu da Düzce’nin içinde doldurup , son olarak bir kilo salatalıkla birlikte yola çıktım. Ver elini Samandere Şelalesi.

Samandere Şelalesi’ne çıkan yol yeniden asfaltlanmış ve şahane olmuş. Derenin yanından inanılmaz jeyifli bir yolculukla yukarı çıkıyorsunuz. Pek çok şahane fotoğraf fırsatını “zaten çok geç kaldım” diyerek elimin tersiyle ittim ve durmadım. (Diğer adıyla üşengeçlik deniyor buna) Oysa fotoğraf makinem de arka çantada peynirlerin hemen yanında duruyordu.

Şelaleye varınca Sinekli Yaylası yolunu sorduğumda “Sabahki gruba mı yetişecen?” cevabını aldım, teyit ettim ve yola düştüm. Zaten telefon çekmese de GPS’de koordinatlar vardı. Yaklaşık 10km.

İlk 6km toprak yolda hem çok keyifli hem de çok tırsarak geçti. Motorum bir dağ bayır motoru olsa da asfalt lastikleri var üzerinde. Bu da toprak yolda büyük dikkat ve konsantrasyon gerektiriyor bir kere daha gördüm. 3-4 kilometreden sonra aklıma geldi ki motorumun bir G düğmesi var. (G noktası diye de bilinir) Basıldığında arazi moduna geçmeyi ve çok daha iyi yol tutuşu sağlayan G düğmesine basmayı geç akıl etsem de açıkçası hatırı sayılır bir fark yarattığını söylemek isterim. Her şeyden önce beni toprak yolda çok daha rahat hisettirecek kadar değişti sürüş. Zaten her şey böyle başladı. (Bu arada geyikler bir yana; “G” Gravel’dn geliyor; gravel; çakıl demek; bizdeki yaygın kullanım mıcır olabilir, toprak yol olabilir vb)

Bir yol ayrımına gelip de GPS’i kontrol ettiğimde Sinekli Yaylası’na 4km kalmıştı; konum gereği soldaki yolu seçmem gerektiğini bilsem de “hadi sağdan gideyim” dedim; “biraz gezerim, en kötü gerisin geri döner yine buraya gelirim, nasıl olsa geciktim, millet yürüyüştedir şimdi” Döndüm sağa; “Dikkat Kesim Alanı” tabelasını da nedense kurban kesimi diye yorumladım (mallık 1) ki birkaç yüz metre sonra yol kenarında kesilip temizlenip taşınmaya hazırlanmış koca koca ağaçları, kütükleri görünce orman kesim alanında olduğuma uyanıp kendime güldüm.

Otomobillerin zorlanacağı kötülükte çok keyifli bir yoldan 7-8 kilometre kadar ilerledikten sonra (daha az tırstığım için, mevcut tırsma seviyem de büyük keyif verdiği için neredeyse mest olmuş şekilde ağzım kulaklarımda ilerliyorum bu arada) keskin bir virajda çok büyük bir çamur birikintisine denk geldim. Büyük bir dönüş, tamamen su ve çamur üstelik sağa doğru bir meyille yukarı gidiyor. Yürüyor olsam kenardan geçilebilir yürüyerek ve kuru kalarak ama motosikletle pek iç açıcı görünmüyor. Derken virajın ortalarında bir yerden ormanın içinden bir traktör çıktı arkasında dev bir kütüğü sürükleyerek. “Yol devam ediyor mu?” diye işaretle soruma evet yanıtını alınca sağdaki kuruluğu 1-2 metre denemeye kalktım. Yüklendim. Yaklaşık 10 saniye sonra 30-35derecelik bir açıyla durmuş, ileri gidemez halde patinaj yapıyordum.

Ormancılardan biri uzaktan “bas bas çıkarsın sen ordan” dese de nafile. Kalakalmıştım. Ki planımufak ufak geri gitmekti. “Bas bas” diyen oduncu arkadaş yardıma gelmeseydi. Onun da arkadan desteği ile birkaç dakika sonra 45-50 derece açıyla dikili şekilde kitlenip kaldım. Sağa doğru dönen yokuşlu virajı normal yoldan almayıp alınabilecek en dar şekilde kenardan yukarı aldığınızı düşünün. 6-7 dakikalık boğuşmanın sonucunda gerçekten kendim bile inanmadığım bir yerden yukarı motorla tırmanabildiğimde ne yalan söyleyeyim elimde ayağımda takat kalmamıştı. (Bütün bunların öğlen sıcağında yaşandığını, kaskımdan montuma üzerimin oldukça kalın olduğunu hatırlatmak isterim) Ki motorumun YouTube videolarında yapabildiğini gördüğüm şeyleri kendim de yapabilmiş olmaktan dolayı mutlu ve gururlu ve hala şaşkın ve yorgundum. Öyle ki ormancıların yanında motoru stop edip inerken motoru devirmeme koşup yetişen iki kişi mani oldu. (mallık 2)

Samdere_Sinekli

Kulağımı ne derece tersten gösterdiğime dair bir görsel.

Uzun uzun Abant Yaylası’na nasıl çıkabileceğimi anlattılar hep bir ağızdan. Özeti şuydu iki sol sonra sağ. Üzerine de şunu eklediler “Hadi biz ekmek parası için buradayız, senin ne işin var motorla buralarda? Senin de paran çok herhalde” Vedalaşıp teşekkür edip tekrar yola çıktım. İki sol sonra sağ tarifine uysam da hala karşıma sürekli yol ayrımları çıkıyordu; Sinekli Yaylası’nın sol tarafta bir yerlerde olduğunu bilsem de o yöne gitmem de mümkün olmuyordu üstelik. Neyse ki bu sefer her yol ayrımında her iki (bazen üç) yolu da 1-2 kilometre giderek dener oldum. Baktım ki çok alakasız bir yöne gidiyor ya da yol çamurlaşıyor ve zorlaşıyor geri dönüyordum.

Tüm denemelerin sonunda kan ter içinde istediğim yöne ve aşağı doğru ilerler oldum. Ki tüm yolculuk boyunca yükselirken iyi ama bunun aşağı inişi de olacak ve zor olacak demiştim. Muhtemelen G Noktası’nın da yardımıyla çok da zorlanmadan iniyordum. Tüm arazi gezintimden inanılmaz keyif alsam da bir yandan da “Ne işin var oğlum buralarda tek başına? Başına bir şey gelse ne bok yiyeceksin?” demekten de kendimi alamıyordum. Ki kendi kendime de “Yine de iyi becerdin he” derken hafifçe meyil aşağı bir dönüşte motoru frenle durduramadım. Mıcıra benzer toprak yolda tutunamıyordum. Bu arada hızlı gitmeyi bırak nerdeyse duracak kadar yavaştım. Ama ön fren durdurmaya yetmediği gibi motor kendi ağırlığıyla aşağı kayıyordu, sağ ayağımı frene basamıyorum yerden destek almak zorundayım. Motor ağır ve kayıyor… Yana gidiyor ve… Korkulan son…

Davamı çok yakında…

21. Ay Kontrolü

Bugün kontrol günü; sabahleyin motosiklet bakıma verildikten sonra öğlende B.’yi 21. Ay kontrolüne götürdük doktoru Fatma (Kırcı) Hanım’a. Fatma Hanım’ın geçen kontrolde de uyardığı gibi artık biraz zorlaşmış durumda kontroller çünkü abi, doktoru da mekanı da tanıyor ve daha kapıda gerilim başlıyor.

Bugün de nerede olduğunu fark eder etmez annesini kucağına sindi ve anneye yapışarak bir nevi yavru koala moduna geçti. Üstünü soymak dahi olay oldu sonrasında. Düşünün ki üstünü soymak bile olay olurken yattığı yerde boyunu ölçmek mümkün oldu mu? Ki ne mutlu ki aşı zamanı değildi de ortalığı inletecek bir gerilim yaşanmadı. Doktorumuzun demesi bu durum yaklaşık 2,5 yaşa kadar sürecek çünkü o civarda artık laf anlamaya başladıklarından gerilse de karşına alıp konuşarak sakinleştirmek mümkün oluyor.

İlk konu bacaklarının arkasındaki isilikimsi tahrişlerdi. Sadece o bölgeye 5 gün günde bir yatmadan önce kortizonlu bir krem uygulanması ile hızla geçeceği yoksa uzun süreceği bilgisi alındı.

Vücudunda belirmeye başlayan benlerin bir sakıncasının olmadığı; aslında onların muhtemelen doğuştan olduğu ama oğluşun vücudu büyüdükçe dikkatimizi çekmeye başladığı konusunda fikir birliğine varıldı. Bu arada anne benli ve çilli, babada da çok fazla olmasa da benler mevcut. Durum normal görünüyor.

Kafasının arkasını birkaç gündür çok fazla kaşımasından kıllanmış olsak da onun da sebebinin sıcak olduğu; gün içinde ara ara serin duşlarla paşanın serinletilmesinin yeterli olacağı ve gerekli rahatı sağlayacağını öğrendik.

Biraz kelime haznesinden konuştuk ki B. her şeyi anlar durumda; tüm isteklerini de kelimelerle aktarabilir durumda. Hatta tek heceyle anlattığı kelimelerde artık iki heceye geçmiş durumda. Burda yazmakla bitmeyecek kadar çok keşime söylemekle kalmıyor; söylenenleri de birebir taklit etmeye çalışıyor. “Adın ne?” kalıbını anlamıyor olsa da henüz adını biliyor, dedesinin “Sen kimsin?” sorusuna yanıt veriyor. Annesini kolundaki origamik turnalardan küçüğünü gösterince ismini söylüyor; fotoğraflarda da kendini bulup ismini söylüyor…

En önemli konulardan emzirmeye gelince doktorumuz iki yaş bitene kadar devam edin dedi. Anne sütünün dört yaşa kadar faydasının olduğunu eklese de iki yaştan sonra ileriye yönelik psikolojik sıkıntıların çıkabileceğini iletti. Deniz de oğluşun emme bağımlılığından artık oldukça sıkılmış durumda ancak üç ay daha idare edilmesi konusunda hemfikir kalındı. Ancak sokak ortasındaki taleplerin net şekilde geri çevrilmesi konusunda da anlaşmaya varıldı. Net olunduğunda yaygaranın da en fazla bir hafta süreceği ve çok uzamayacağını söyledi doktorumuz ama önemli olan net olmak ve taviz vermemek. Hatta aynısını gece emzirmesi için de önerdi ve gece vermeyin dedi. Böylece üç ay sonra emzirmeyi komple bırakmak da daha kolay olacaktır dedi.

Doktor Kontrolünden Önce / Doktor Kontrolünden Sonra

Doktor Kontrolünden Önce / Doktor Kontrolünden Sonra

Diğer bir çok önemli konu tuvalet eğitimiydi. Yavrunun hazır oluşuna göre 21 ay ile 30 ay civarında başlanabileceğini söyledi Fatma Hanım. Bizim yavru hali hazırda çiş ve kakanın ne olduğunu bilip arada söylediğinden; bazen lazımlığa oturduğundan bizi tuvalette gözlemlediğinden ve o sırada ne yaptığımızı bildiğinden artık çalışmalara resmi olarak başlayabilirmişiz. Klozet adaptörlerini önermedi doktorumuz; ayaklarının yere basması önemli olduğundan lazımlık dedi ve kahvaltı, öğle ve akşam yemeklerinden sonra bezinin çıkartılıp bir süre lazımlıkta oturmasının iyi olacağını; olur da denk gelir de yaparsa alkış ile tebrik edilebileceğinden yapmazsa da hiç renk verilmemesi gerektiğinden bahsetti. Bu üç öğünün dışında da ara ara yine soyulup oturtulabilirmiş.

Genel hatlarıyla bu günkü kontrol böyle geçti. 13 kilo 665 gram paşa. (Park dönüşü niye sırtımın ağrıdığına dair bir sonuç çıkarılabilir buradan) Boy da 89 santim. Bir önceki kontrolün kayıtlarına göre büyük bir atılım var kendisinde. Ayaklar da 24 numarayı zorluyor. Gürbüz bir delikanlı yetişiyor.

Baba Olmak Devam Ediyor mu?

Geçenlerde uzun süredir sohbet etmediğim ama Babaolmak.com’u iyi bilen bir arkadaşım sordu bu soruyu: “Baba Olmak Devam Ediyor mu?”

Biraz ayaküstü bir sohbet olsa da dilimin döndüğünce anlattım ona günlük yoğunluğumu, neden ve nasıl yazamadığımı ama öte yandan da aslında “baba olmak”ın devam ettiğini.

Öyle ya; iki çocuğun olur da “Baba Olmak” devam etmez mi? (Evet, işimiz gücümüz kelime oyunu; realitede bakılacak olursa Babaolmak.com’da en son geçen sene temmuzda yazmışım. Nerdeyse bir yıl.

Öte yandan o sohbetin ardından düşünmeden edemediğim şey de yazmanın beni ne kadar rahatlattığıydı aslında. Babaolmak.com’un diğer pek çok amacını bir kenara bıraktığımda en bencil haliyle en çok bana yarıyordu Babaolmak.com. Hem yazıp ,

Paylaşıp rahatlamak hem de hatalar aylar hatta yıllar akıp geçerken bir şeyleri kayıt altına alıyor olmak. Öyle ya artık her şey kendimize ait olmayan mecralarda kayıt altında. Facebook’ta, Instagram’da ya da Twitter’da.

Dolayısıyla belki de yine burada kayıt tutmayı denemenin vakti gelmiştir. Belki de 2016 babalar günü vesilesiyle yeniden düzenli yazmaya başlarım burada.

Bir kere daha merhaba!

9,5 Ayın Ardından

Dünyanın en komik, en tatlı, en güzel, en çapkın, en deli oğlanı da 9,5 ayı geride bıraktı. (Daha ilk cümlenin sonunda klavyeyi ileri itip yaklaşık 3 dakika kendisini düşünüp gülümsedim; hatta hadi anlatayım, tam olarak da her yazdığım sıfatla ilgili bir an gelip geçti gözlerimin önünden)

Komik… Uyumamaya çalışırken ya da uykusuzluktan over-dose olmuşken bir enerji patlaması yaşayıp da yatakta yatmak yerine düz duvara tırmanma moduna geçtiğindeki halleri…

Tatlı… Bir gülümsemesi yeter ve sanırım tanıdığım en güleç heriflerden biri kendisi. Yavru kedilerin arkasından emekleyip onun varlığı sebebiyle kediler bir şey yaparsa da neşeyle gülüşü geldi gözümün önüne…

Güzel… Banyodan çıkıp da saçları tarandığında, saçlarının taralı kalabildiği o üç buçuk dakikadaki hali.

Çapkın…Anneannesini yazlığında yen tanıştığı ablalara gülümseyişi, yan salıncaktan attığı çapkın bakışlar ve kızlar gittiklerinde arkalarından ağlayışını düşünüyorum da…

Deli… Bir an bile yerinde durmayıp mama sandalyesinde yemek yerken bile kendini öne arkaya sallayışı; bir makarnayla verdiği yoğun mücadele, terliklerin arkasından koşuşu; pusetinde gezerken kendi kendine dakikalarca konuşması ve daha pek çok an gelip geçti gözlerimin önünden

Dokuz ay geride kaldı. Tam o sırada önce sürünmeye sonra emeklemeye başladı. Artık tutunarak yürür halde. Tutunduğu yerden yere geri dönmesi biraz kontrolsüz oluyor bugünlerde ama görünüşe göre önümüzdeki ay yürümeye başlayacak gibi duruyor kendisi.

Anne sütünün yanı sıra son 4 aydır katı gıdayla besleniyor. Önüne ne konsa yiyor. Hala hiç mamaya ihtiyaç duyulmadı. “baby led weaning” denen (benim mesela çok yeni öğrendiğim) koca insan gibi önüne konan yemekleri elleriyle götürüyor; götüremediğini mama sandalyesinden aşağı atıyor ama sonuçta kendi başına besleniyor.

Konuşamasa da her türlü sesi çıkarıp kendince bir şeyler anlatıyor. En büyük kriz anında bile “fış fış kayıkçı”yı duyunca gülümseyip ileri geri sallanmaya başlıyor.

Üstte iki altta iki dişiyle dört dişli bir canavar olarak tuttuğunu yiyebilir durumda.

Hızla kocaman bir adam olmaya doğru gidiyor. Her gün bir mucizeye daha şahit olmamı sağlıyor ve her şahitliğimde annesine bir kere daha teşekkür etmeme sebep oluyor içimden.

Ve büyük bir sabırsızlıkla bekliyorum sohbet edeceğimiz günü, konsere gideceğimiz, birlikte motosiklete bineceğimiz, kamp yapacağımız ya da içeceğimiz dünleri.

Daha çok mu var? Tecrübeyle sabit ki göz açıp kapayıncaya kadar o günlerde bulacağız kendimizi.

 

Sekiz Yaş Bitti

Klişenin herhalde en büyüğü, yılların nasıl geçtiğinin anlaşılamadığına dair sözler. Hani yaşlandıkça daha da sık kullanılan cinsten. Bakıyorum da benim de gittikçe daha fazla sarf ettiğim sözler. İçinde sadece şaşkınlık değil belki biraz hüzün biraz da belli belirsiz serzeniş barındıran sözler. Dikkat ediyorum, yeni çocuğu olmuş insanlara verdiğim belki de tek “tecrübeli baba” tavsiyesi zamanın nasıl hızlı geçtiğini fark ettirmeye yönelik olanlar. Diyorum ki daha dün gibi kızımın doğumu ve ilk ayları… Hatta bu yıl artık sadece kızımın değil oğlumun doğumu ve ilk ayları da eklendi… Hepsi daha dün gibi.

Aslında bu bir doğum gün mektubu ama galiba içinde debelenmeye meyilli olduğum hüzünden kurtulup da mektup gibi mektup yazmayı beceremiyorum… Durun bir daha deneyeyim…

***

Kuşum; minik kuşum. Yılın en azından yarısında büyük bir heyecan ve sabırsızlıkla beklediğin bir Temmuz daha geldi. Bir yaş daha geride kaldı. Sekiz yaşını bitirdin. Her yılın çok acayip ve iddialı geçiyor elbet; bu yıl da öyle oldu. Koca bir kız olurken aynı zamanda “abla” oldun. Kız olmak, torun olmak, yeğen olmak gibi en kalıcısından yepyeni bir sıfatın daha oldu. Hem annen hem baban gibi senin de bir kardeşin var artık.

Çok büyük ve çok şahane bir şey bu ve çok zorlanmakla beraber dehşet bir şekilde de baş ettin abla olmakla. Daha da iyi olacak her şey ve dünyanın en tatlı kardeşinin dünyanın en tatlı ablası olacaksın gittikçe. Sadece görmüyorum; hissediyor, biliyorum da bunu.

Bu yılın diğer bir büyük olayı sanırım taşınmamız oldu. Annenle baban yılardır çok yakın otururlar ve en başta sen bu durumun konforunu sürerken artık aynı sitede hatta aynı semtte de oturmuyoruz ve bununla baş etmek kolay olmasa da üç ayın bitişiyle geriye dönüp baktığında sanırım bunu da atlattık beraberce.

Deden aramızdan ayrıldı. Sanıyorum ve umuyorum ki hep hatırlayacaksın dedeni. Çocuk gerçekçiliğinin nasıl bir şey olduğunu gösterdin bize, aynı zamanda ne kadar güçlü (ya da güçlü görünen) bir kız olduğunu da.

Elbette sadece bunlar değil. Son bir yılda pek çok şey oldu ama hepsini koy kenara sen bir yılı daha bitirdin. Sayende ben bir koca yıl daha ekledim “baba olmak” tecrübeme. Belki de her yıl olduğundan çok daha fazla şey öğrendim sayende. (Ve bir takım profesyonellerin de katkısını unutmamak lazım.)

Doğum günün için “göbeği açık tişört” isteyecek kadar büyüdün. Aldığımız iki göbeği açık tişörtün içinde de göbeğin açıkta kalamadı, o kadar da küçüksün hala.

Herhangi bir şey yapışını herhangi bir an seyrederken kendi kendime büyük şaşkınlıklar yaşamaya devam ediyorum. Gözlerim seni seyretse ya da sana bakıyor olsa da o sırada büyük bir şaşkınlığın içinde kaybolmuş oluyorum. Her bir gün hala büyük bir mucize daha yaşatıyor bana. Kocamansın; bizden olma ama bizden çok ötesin.

Şaşkınım.

İyi ki oldun. En zor yılın böyle olsun. Pastanı üflerken gözlerini kapatıp her ne dilek tuttuysan gerçekleşsin ve ben artık hiç istemesem de senin doğum gününün hemen ertesinde heyecanla beklemeye başladığın bir sonraki doğum günün hemen gelsin.

Z4T_20150704-15

 

O Gün Hızla Yaklaşırken

Bugün iş güç yarım gündü malum. Öğlen itibariyle ofisteki herkes gitti ve tek başımayım artık. “İş” ve “Çalışan” psikolojjsinden sıyrılıp uzun zamandır yazmak için fırsat beklediklerimi yazabilirim belki diye düşündüm. Baksanıza deniyorum bile.

Kafam karışık. Nerdeyse 9 yıl olacak, baba olmakla ilgili ilk yazmaya başladığımda düşünüp de hep ötelediğim konuyla artık yüzleşmem lazım.: Kızım artık okuyor. Üçüncü sınıfa geçti anca mı okudu diyeceksiniz… Tabii ki öyle değil. Ama artık normal insan gibi, gözüyle; hızlı, akıcı, su gibi… Bildiğim okuyor.

Öyle ki; annesiyle onun hakkında mesajlaşırken atık şifreli yazışmamız; hatta önce parola yazarak karşımızdakinin kızımız değil de diğerimiz olduğundan emin olmamız gerekiyor çünkü genelde izin alarak da olsa telefonumuzu alıp mesajlaşabiliyor artık.

Ne mutlu ki şimdilik bilgisayar ve internet ile pek işi yok. Daha doğrusu işi şimdilik YouTube’da sevdiği şeyleri bulup izlemekten ya da dinlemekten ibaret. Yıllardır kendisiyle ilgili bir şeyler yazdığımı bilmiyor. Öğrenmesine çeyrek kaldı biliyorum. Zaman zaman “baba olmakla ilgili” yazdığımı kendisine çıtlamış olsam da henüz çok detaylı bir bilgisi yok.

Olduğunda neler olacağını bilmiyorum. Daha doğrusu bilmek bilmemek değil. Aslına bakarsanız kor-ku-yo-rum. Her zaman savunduğum ve arkasında durduğum gibi o gün ona bir blog açıp da benle ilgili ne isterse yazabileceğini söyleyeceğim. Ama bugün düşündüğümde; pek çok yazım sadece babalık ya da baba olmakla ilgili değil, aynı zamanda onunla ilgili. Belki sadece ona yazdığım ama herkesin okuduğu doğum günü mektupları gibi

Aslında yazıya oturmamın sebebi de yeni bir doğum günü mektubuydu. Kafamda yazıp durduğum mektubu oturup da burada yazayım mı bakınız hala emin olamıyorum.

Sanırım yeni bir sayfa açıp o mektubu şimdi yazacağım.

Blog Yazmak ya da Yaz(a)mamak

“Neden Blog Yaz(a)mıyorum?” diye atmıştım yazının başlığını en başta. Aslında sanırım “Neden blog yazıyor(d)um?” sorusunun cevabını kendime hatırlatmakla başlamam lazım.

1999-2000; bir internet şirketinde; tüm günümü (hatta geçeklerimi) internet başında geçirdiğim bir çalışma hayatında weblog kavramıyla tanışmış ve kendime blog(lar) açmıştım. [ fikirkutusu.com ile başlamış sonra fikirbaz.com ile devam etmiştim] Yaptığım şey internetteki gezintimin kaydını tutmak; gezdiklerimi gördüklerimi hem kendim için hem de eş dost arkadaş için bir kenara kaydetmekti. İki elin parmaklarını geçmeyecek kadar Türkçe blog varken bir yandan da Türkçe içerikli bir mini yayın organı olmuştu işte.

Sonra sonra sinema eğitimim ve elbette ki merakımdan bir sinema blog’um oldu. [klaket.com]Her gün tek bir yazı yazdığım bazen film eleştirisi bazen sinema haberi yazdığım blog sayesinde pek çok yeni arkadaşım, takipçim oldu. Hatta blog’a benden başka yazanlar olmaya başladı. 15 sene geçti üzerinden hala görüştüğüm iyi arkadaşlar edindim.

Kızım doğduğunda da bu kayıt tutma alışkanlığıyla ilk iş yeni bir blog açtım. Kendi duygularımı, tecrübelerimi önce kendim sonra yakın çevrem için ve elbette ki kızım için kayıt altın almaya başladım. Bu işi genelde annelerin yapıyor olmasından kaynaklı bir babanın bunu yapması ilginç gelmiş olacak ki oldukça ilgi uyandırdı ve pek çok kişi takip eder oldu.

Oysa kızımın annesiyle ayrıldığımız dönemden başlayarak gittikçe daha az yazar, daha az yazabilir oldum. Bunun bir sebebi kızımla haftanın yarısında başbaşa olmak başta olmak iş dışındaki bilgisayarsız hayatımın daha baskın hale gelmesi, bilgisayar başında işle ilgili geçirilen vaktin her geçen yıl daha da konsantre şekilde işle ilgili geçmek zorunda olması (ülkenin ekonomik düzeni ve bu düzende ayakta kalmanın gerektirdikleri – hele de kendi işinin sahipleri için) malumunuz. Yanı sıra açıkçası ayrılık sonrası dönemde yazmaya oturduğumda belki de duygularımı ayrıştırmayı becerememekle ilgili kaygılarımı da hesaba katmak lazım. Oysa en başından bugüne (4 yılı geçti) çok isterdim ayrı ebeveynlikle ilgili yaşadıklarımızı bloğumun ilk döneminde olduğu gibi paylaşabileyim. (Biliyorum çok acayip bir kaynak da olurdu) Zaman zaman yazdım. Ama çoğunu kendime sakladığımı da itiraf etmem gerek.

Yıllar yılları kovalarken weblog kavramı blog’a blog dünyası kısa ve hızlı mesajlaşmayla birlikte “mikro blogging”e evrildi; twitter ve benzeri mecralar ortaya çıktı. Anlık durum paylaşabildiğimiz pek çok yerimiz oldu. Uzun yazılar okunmaz; yorumlar blog yazılarının altına değil de Facebook gibi sosyalleşme alanların yazılır oldu. İyi oldu kötü oldu… Ana akış belli platformlara taşındı.

Hatta fotoğraf paylaştığımız Flickr gibi paylaşım ortamları sadece yedekleme alanlarına dönüşürken instagram gibi paylaşım yoğun hızlı tüketim ve akış mecraları doğru her şeyin kısa ve öz hızla aktığı üstelik görsel öncelikli bir alan oldu. Öyle ya artık kocaman fotoğraf makineleriyle değil cebimizdeki telefonlarla fotoğraf çekiyorduk. Yedekleme bir kenara atık bastırmaya bile ihtiyaç duymadan 2-3 kanal üzerinden hayatımızdaki nerdeyse istisnasız herkese ulaştırıyorduk.

Zaten biz interneti gezmez, internet ve tüm içeriği ayağımıza gelir olmuştu bile.

Artık paylaşım da içerik akışı da bloglarda değil, Facebook, Instagram, Twitter, Swarm gibi yerlerde. Bu mecraların hepsinde akış gayet kronolojik ve kayıt altında. Oturup da kaliteli bir içeriği kendi mecranda paylaşmak mı? Niye ki?

Geçen yıla geldiğimizde ise hayatımın sanırım ikinci en büyük olayı gerçekleşti ve bir de oğlum oldu. Kızım internete doğan bir kuşağın mensubuyken oğlum sosyal medyaya doğmuş oldu dönem itibariyle. Sadece dönem değil anne babası itibariyle de. Öyle ya; oğlumun annesiyle birbirimizi ilk tanıdığımız yer bloglarımız ve friendfeed gibi sosyal medya ortamlarıydı.

Ablasının ilk yıllarında olduğu gibi oğlumun da ilk döneminde aynı yoğunlukta blog tutabilmeyi isterdim. Bir yandan baktığımda blog’umda değilse de sosyal medyada elbette ki ciddi bir kayıt var. Özellikle de Facebook ve Instagram’da ama açıkçası ayrı bir blogda düzenli yazmaya benim ne enerjim ne de vaktim yetti.

Biri artık ilkokula giden; oldukça birebir ilgi gerektiren bir yaşta olan; iki ayrı evde; İstanbul’un iki ayrı yakasında iki çocuğum; üstüne (yine iki ayrı yakada) kendi evim ve işim olduğunda oturup da kaliteli bir kayıt üretmeyi maalesef beceremeyeceğimi gördüm. Elbette ki kayıt tutmak konusunda oğlumun annesine de sessiz sedasız güvenmemin de ilgisi vardır. Ve yine samimi bir şekilde itiraf etmek gerekirse ilk ayrılığımda olduğu gibi ikinci seferde de yazarken pek çok duygunun iç içe geçip de ayrıştırılamaz olacağına dair kaygımı da hesaba katmak lazım.

Bu elbette ki hiç yazmadığım anlamına da gelmesin. Paylaşım anlamında bu denli kalabalık ve yoğun bir akış dünyası varken sadece kendime ve çocuklarıma tuttuğum bir takım defter sayfaları elbette var. Okuyacak kişiler günü geldiğinde nasıl olsa okurlar.

Peki şimdi niye oturdum da yazıyorum? Neden yazmadığımı, yazamadığımı açıkladığım yazı aslında yeni bir başlangıç; aylar süren bir arayı bitirme yazı olsun diye yazıyorum. Yine uzun bir aradan sonra hayatımın yavaş yavaş düzene girdiği ritminin birazcık olsun yavaşladığını hissettiğim bir dönemde belki de artık ihtiyaçtan ya da yedekleyebildiğim enerji beni blog başına çektiğinden… Yazıyorum.

Yazmayı seviyorum. Rahatladığım, deşarj olduğum şey yazmak. Rahatlattığı kadar beni motive eden şey. Arkamda yazılı bir şey bırakmayı seviyorum. Bir gün gelip de kocaman bir kadın babasının o çocukken yazdıklarını nasıl okuyup gülümseyecekse kocaman bir adam için de bu böyle olsun istiyorum.

Baba olmayı; babalık yapmayı ve açıkçası bunu paylaşmayı da seviyorum. Belki de bu babalar günü, yeniden düzenli yazmayı becermek için iyi bir başlangıçtır.

Bence denemeye değer.

Güle Güle Mehmet Dayı

17 günün sonunda ilk kez tam teçhizat dışarı çıktık bugün. Biraz spontan, biraz hazırlıksız derken çok da fena bir deneyim olmadı. B., günlük olarak bahçeye çıkıyor olsa da puseti hiç kullanılmamıştı. Uzun süreli dışarı hiç çıkmamıştık. Bugün çıktık. B, Mehmet Dayı’ının vedasına katıldı bizle birlikte.

Aslına bakılırsa plan başta bu kadar kapsamlı değildi. Cumartesi akşamüstü Mehmet’e veda için ufak bir tekne turu planlanmıştı. Teknenin nasıl bir şey olacağını kestiremediğimiz için teknenin kalış saatnden önce gider biraz vakit geçirir tekne hareket ederken de ineriz demiştik.

Baktık ki teknenin açık alanından çok daha konforlu bir kapalı alanı var. Haydi dedik gelelim bakalım biz de. Çok sorun yaşarsak bi kenarda indirirler herhalde bizi. Bu arada Z’nin de çok hoşuna gitmişti boğazda bir tekne gezisi. Çıktık yola.

Ama tekneden önce tekneye varış hikayemiz ve evden çıkış acemiliğimizi not etmekte fayda var. Çünkü her anlamda hazırlıksızmışız serin bir sonbahar havasında iki çocuklu ve pusetli bir gezintiye. Fena da kotarmadık ama yola çıktıktan sonra geri dönüp battaniye alması gerekti babanın. Bir de tabi saatinden br saat önce orada olalım dediğimiz etkinliğe 10 dakika kadar geciktik. (Üstelik arabayla gitmedik; trafiğe girmedik) Olsun neymiş; çocuklu katılım durumunda planlanandan bir saat önceye göre ayarlamak lazımmış bünyeleri. (Koşturduğumuz için ne makine alabildik yanımıza ne de adam gibi fotoğraf çekme şansımız oldu. Ola ki teknedekilerden biri bi güzel fotograf paylaşırsa onu ekleyeceğim artık yazıya)

Tekne kısmı çok sorunsuz oldu. Tek eksiğimiz bebek telsiziymiş. Telsizimiz de olsa oğlan uyurken yanında birimizin nöbet beklemesi de gerekmeyecekti.

Uzatmayayım. İlk dışarı çıkma maceramız başarısız olmadı. Oğlanı üşütmedik, çok ağlatmadık. Dönerken yürüyemedik yorgunluktan ama olsun. Velet daha 17 günlükken boğazda bir tekne gezisi yapmış oldu. Sadece anne karnındayken tamışmış olsalar da Mehmet Dayı’ya orada olarak veda etmiş oldu.

Güle güle Mehmet Dayı. Gazan mübarek, yolun açık, yeni yaşın kutlu olsun…