El Ayak Ağız Hastalığı

Eskiden el ayak ağız hastalığı diye bir hastalık yok muydu bilmiyorum. Ama neden olmasın değil mi? Ben hiç duymamıştım. Kızım büyürkenki benzer garipsediğim hastalık 6.hastalık idi. (Yoksa 5.hastalık mıydı?) (her ikisi de ismen eğlendiriyor beni)

Oğlumun hastalığa yakalanması ve yemekten içmekten kesilmesiyle tanışmış oldum el ayak ağız hastalığı ile. (Hala yazarken hastalıklara isim verme sektörünün yaratıcılık anlamındaki zayıflığı beni benden alıyor)

Bu kadar rahat ve eğlenerek yazıyor olmamın sebebi elbette hastalığı geride bırakmış olmamız. Özetlemek gerekirse tedavisi ya da bir ilacı olmayıp yaklaşık yedi (7) günde geçen bir hastalık kendisi. Okuduğum yazılarda 7-10 gün diyor; şimdi yalan olmasın.

Bu arada hastalığın İngilizcesi de tam olarak aynı: “Hand foot mouth disease” (yani yaratıcı olmadığımız gibi birebir de çevirmişiz işte)

El, ayak ve ağız hastalığı özellikle 5 yaş altı çocuklarda görülen oldukça bulaşıcı bir viral hastalık. Nadiren daha büyük çocuklarda ve yetişkinlerde de hastalık görülebilmekteymiş. Hastalığın ilk günleri bulaşma ihtimali daha yüksekmiş.

Hastalığın belirtileri şunlar…

Ateş,
Boğaz ağrısı,
İştahsızlık,
Halsizlik,
Ağız içerisinde ve ağız çevresinde, avuç içi ve ayak tabanında görülen döküntüler. (Döküntüler kırmızı, yuvarlak lezyonlar şeklinde olabildiği gibi bazen içi sıvı dolu veziküller şeklinde de görülebilmekteymiş) (Ben vezikül gördüm)

Elbette bu belirtilerin hepsi birden görülmeyebiliyor. Görünen belirtilere dayalı olarak soğuk algınlığı ve griple de çok kolay karışıyormuş. Yanı sıra el ve ayaktaki kızarıklık ve döküntüler sebebiyle su çiçeği ile de karıştırılırmış.

El, ayak ve ağız hastalığı çoğunlukla kendi kendini sınırlayan, ağır hastalık tablosuna neden olmayan bir viral hastalıktır. Hastalar 7 ile 10 gün içerisinde gelişen tüm bulguların kaybolması ile tamamen iyileşiyormuş. Bir aşı ya da özel bir tedavisi yok. Semptom giderici ilaçlar, vitaminler, kaşıntı varsa önleyecek spreyler gibi çözümler olabiliyor.

Ağızda yara olduğunda içmek de yemek de ızdırap olduğu için hastalığın özellikle ilk günlerinde beslenme büyük bir dert olabiliyor. (Bak şekil 1A) Öte yandan bizim oğluşun özelinde hastalığın işe yaradığı nokta bu vesileyle üçüncü yaş gününün hemen öncesinde emzikten kurtulmuş olduk. (Gerçekten de her şeyde bir hayır var)

Hastalıkla ilgili daha fazla okumak isterseniz:

Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü
Ekşi sözlükte el ayak ağız hastalığı
– İngilizce okuyayım deseniz de “hand foot mouth disease” şurada
– Ya da burada okuyabilirsiniz.

Diyeceğim o ki; ilk günler zorlu geçse de endişelenecek bir şey yok. Her yerde yazdığı gibi yedi gün dolaylarında kendiliğinden geçiyor hastalık. Kendinize ve başkasına bulaşmamasına çalışabilirsiniz.

Şimdiden geçmiş olsun… (Okuyan da der ki yemek tarifi verdim, bitiriyorum)

Bu arada fotoğraf oğluşun hastalığının artık iyileşmek üzere olduğu son günlerinde çekildi. Ağızdaki yaralar net şekilde görünebiliyor. Bu yaralar sebebiyle normalde bir şey yeyip içemiyor olsa da karşısında çizgi film açık olduğunda löp löp yutuyordu mantısını. (Bu da tüyo olarak dursun)

Çocuklarınız Sizin Çocuklarınız Değil

Halil Cibran’ı ve “Çocuklarınız Sizin Çocuklarınız Değil” şiirini annem sebebiyle biliyorum. Ama uzun süredir denk gelmemiştim. Ara ara göz attığım “eski nesil” bloglardan Güneşin Tam İçinde sağolsun (ya da Süleyman Sönmez sağolsun demeliyim belki de) aylar önce şiir karşıma çıktığından beri chrome’da bir sekmede sürekli açık duruyor. Hatta sadece ilgili sayfa değil, şiiri okuduktan sonra İngilizcesini hiç okumadığımı fark edip İngilizcesini de bulup açtım yan sekmeye. Her ikisi de sanırım iki buçuk üç aydır önümde açık. Birkaç günde bir göz gezdirip bir daha okuyorum ve bir kere daha büyük keyif alıyorum. Hatta öyle ki İngilizcesinden ayrı bir keyif de aldığımı fark ettim.

Halil Cibran ya da Kahlil Gibran 1883 yılında Lübnan’da doğup daha sonra Amerika’ya Boston’a göç etmiş bir ressam, şair ve filozof. Eserlerini İngilizce ve Arapça yazarmış. Türkçe’ye “Ermiş” olarak çevrilen “The Prophet” İngilizce yazılmış 26 şiir/yazı’dan oluşuyor. 1923’de yayımlanmış. Cibran ya da Kahlil Gibran ya da Khalil Gibran hatta Jubran Khalil Jubran 1931’de ölmüş.

Bu arada Cibran’ın bulabildiğim kitaplarını da alıp bir kaç farklı uçak yolculuğunda (zaten ince kitaplardı) bitirdim de. Şiiri her iki dilde de kendi bloguma bir ara koymak üzere sekmelerde açık tuttuğumu da içimde bir yerde biliyorum açıkçası. O yüzden buyrun burdan yakın…

Çocuklar Sizin Çocuklarınız Değil

Çocuklar sizin çocuklarınız değil,
Onlar kendi yolunu izleyen Hayatın oğulları ve kızları.
Sizin aracılığınızla geldiler ama sizden gelmediler
Ve sizinle birlikte olsalar da, sizin değiller.
Onlara sevginizi verebilirsiniz, düşüncelerinizi değil.
Çünkü onların da kendi düşünceleri vardır.
Bedenlerini tutabilirsiniz, ruhlarını değil.
Çünkü ruhlar yarındadır.
Siz ise yarını düşlerinizde bile göremezsiniz.
Siz onlar gibi olmaya çalışabilirsiniz ama sakın onları
Kendiniz gibi olmaya zorlamayın.
Çünkü hayat geriye dönmez,
Dünle de bir alışverişi yoktur.

Siz yaysınız, çocuklarınız ise,
Sizden çok ilerilere atılmış oklar.
Okçu, sonsuzluk yolundaki hedefi görür.
Ve o yüce gücü ile yayı eğerek,
Okun uzaklara uçmasını sağlar.
Okçunun önünde kıvançla eğilin.
Çünkü okçu, uzaklara giden oku sevdiği kadar,
Başını dimdik tutarak kalan yayı da sever.

On Children

Your children are not your children.
They are the sons and daughters of Life’s longing for itself.
They come through you but not from you,
And though they are with you yet they belong not to you.

You may give them your love but not your thoughts,
For they have their own thoughts.
You may house their bodies but not their souls,
For their souls dwell in the house of tomorrow,
which you cannot visit, not even in your dreams.
You may strive to be like them,
but seek not to make them like you.
For life goes not backward nor tarries with yesterday.

You are the bows from which your children
as living arrows are sent forth.
The archer sees the mark upon the path of the infinite,
and He bends you with His might
that His arrows may go swift and far.
Let your bending in the archer’s hand be for gladness;
For even as He loves the arrow that flies,
so He loves also the bow that is stable.

Kullandığım görsel Halil Cibran’a ait; kız kardeşi Marianna

– idefiks’deki Halil Cibran sayfasında kitaplarını bulabilirsiniz.
– Ya da Amazon’a bakabilirsiniz.

Tuvalet Egitimi 2017

Tuvalet eğitimi hakkında tam yedi yıl önce yazmışım. Yedi yıl (7)… Vay be dedim önce… Sonra Z. İle B.’nin yaş farkının 7 yıl olduğunu düşündüğümde çok da şaşırılacak bir şey olmadığını fark ettim.

Daha acayibi ise oğluşun tuvalet eğitimine başlamasının 3. Gününde aklıma geldi Babaolmak.com’a girip de “tuvalet eğitimi” araması yapmak. Kendi blogumdan önce başka yerlerde turalayıp farklı kaynaklarda (buna Türkçe bloglar da dahil) tuvalet eğitimi konusunu yeniden okudum. (Evet; kafa gidiyor bazen)

Buradaki “tuvalet eğitimi” yazısına girip dolandığımda, 7 yılda yazıda kullandığım görsellerin yer aldığı bazı sitelerin yok olduğunu, resimlerin açılmadığını filan gördüm. Yeni bazı kaynakların da eskiden olmadığını görüp şaşırmam da sonradan ilginç geldi mesela. Bir dikkatimi çeken şey de sayfa gösterimini arttırmak için pek çok içeriğin artık slideshow ya da galeri mantığıyla sayfa sayfa olmasıydı. (Biraz sinirleniyorum bu duruma) (Gören de der ki ilk kez internette geziyor adam yıllardır.)

Bir diğer konu da 7 yıl önce nerdeyse sadece “Bay Bay Bezim” kitabı varken şu anda konuyla ilgili kitap alternatiflerinin çok artmış olması…

Hepsini geçtim malum, artık sosyal medya var. Çoğu zaman can sıkıcı olsa da doğru yer(ler)de iseniz pek çok insanın deneyiminden ve desteğinden faydalanmak söz konusu. Ne mutlu.

Gelelim oğluşun deneyimine… (Baba oğul full time aynı evde olmadığımızdan maalesef konuyla ilgili gözlemlerim ister istemez kısıtlı…)

Daha önce bir ufak deneme yapmış olmakla birlikte henüz erken olduğuna karar verip biraz ötelemiştik konuyu. Bu yakınlarda yuvadaki arkadaşlarının nerdeyse tamamının tuvalet eğitimine başlamaları (hatta biraz yol almış olmaları) sebebiyle biz de okulun tatil olduğu bu haftayı yeni bir girişim için uygun bulduk. Sonraki hafta okula gittiğinde de arkadaşlarının ve öğretmenlerinin gazıyla tuvalet eğitiminin pekişmesi daha kolay olabilir… (Bir önceki yazıda olduğu gibi iş bittikten sonra yazmıyorum bu sefer; yazıyı yazarken 4. Günün sonundayız henüz) Dolayısıyla şimdilik ilk 4 gün ile başlayayım; sonra güncelleyebilirim yazıyı…

0.Gün – Cumartesi

Bugün hep beraber mini bir partiyle tuvalet eğitimine “start” veriyoruz. Hatta konudan oğluşun da haberi var. Ablası ile birlikte minik bir takım pastacıklar ve hatta mumlar ve hepimizden hediyeler almış olarak mini bir kutlama ile kendisine gaz vereceğiz ve “Beze Bay Bay” diyeceğiz. (Dedik de) Pasta üflemekler, hediyeler ve hatta bezin çıkarılışı ve uçaklı roketli ilk külotun giyilmesi… Külotun kuru kaldığı süre, yaklaşık 120 saniye… (Köpek Gofret Efendi partiden hemen önce evin içine öyle bir mıçmıştı ki oğluşun çeyrek çay bardağı çişi dişimizin kovuğuna gitmedi desem yeridir) Anne sakin, asayiş berkemal…

1.Gün – Pazar

Üç günlük (ya da benzeri) tuvalet eğitimi yazılarının da hep bahsettiği gibi zor gün. Belden aşağı fora, evin her yerine çişler fora. Pazar günü anne evde yalnızdı maalesef üstelik… Gün sonu; annede soru işaretleri, tırmanmaya başlayan kaygı.

2. Gün – Pazartesi

İş çıkışı eve geldiğimde uzunca bir tişörtle belden aşağısı çıplak oğluşla karşılaştım; çiş yapma sıklığı 15 dakika civarıydı. Salondaki halı dışarda asılıydı. (Neden acaba?) Annemizin kaygı seviyesi ve soru işaretleri yüzünde okeye dördüncü arar gibiydiler… Acaba erken mi daha; oğlan daha mevzuya uyanamadı galiba gibi sorularla birlikte anne spora gitmek için koşarak uzaklaştı. Evden çıkarken son sözü “Hadi 15 gün sonra görüşürüz” oldu. Ben de biraz gerilmiş olasam da çaktırmayı gözüm yemedi. Anne spordayken kazasız belasız ve hiçbir yere çiş kaka yapmadan idare ettik. Yaklaşık 10 dakikada bir lazımlığa gidip oturmaklar olsun; her çişten sonra sticker ödülleri olsun; sistem oturmaya başlamıştı zaten annemiz sayesinde.

3. Gün – Salı

İşten çıkıp eve geldiğimde oğluşun altında eşofman altı vardı. (Ciddi gelişme) Bir önceki güne kıyasla aralıklar uzamış 30 dakika civarına çıkmıştı; gün içinde pek çok kaza olmuştu, anne çok daha yorgun ama çok hafifçe daha umutluydu gördüğüm kadarıyla. Öte yandan oğluş bir tık daha umursamaz gibi görünüyor “çişin var mı?” sorularına ya “hayır” diye cevap veriyor ya da sorular kendisine çarpıp “tınnnnnnnn” diye geri geliyordu. Salı akşamlarını genelde başbaşa geçiriyoruz; annesi “10 dakikada bir filan oturunuz lazımlığa” uyarısının ardından gittiğinde asayiş berkemaldi açıkçası. Yine de, itiraf etmek gerekirse, oğluşun gelip kucağıma kurulmasına ne kadar bayılsam da bu sefer biraz gerilmekte olduğumu fark ettim. Hatta kucağımda otururken sohbet sırasında halının hala dışarda asılı olmasıyla ilgili (klasik) “niye” sorusuna ben önce dalgınlıkla “havalansın diye orda olabilir” yanıtını verdikten dakikalar sonra bizzat kendisi “çünkü ben ona çiş yaptım” diye yanıtlayınca biraz daha gerildiğimi itiraf etmem gerekir. Yanımda yedek kıyafet yoktu malum…

Uzatmayayım iki üç sefer sorulara ve lazımlığa oturtma taleplerime olumlu yanıt alsam da bir süre sonra “çişim yok” konulu dirençler baş gösterdi. Tam olarak annesinin tariflediği şekilde sorunun ve olumsuz yanıtın 10 saniye kadar ardından yerde oyun oynarken “ben buradan kalkayım da çoraplarım ıslanmasın” cümlesini duydum. Kaza geliyorum demişti. Neredeyse tepkisiz biçimde durumun üstesinden geldik. Üst baş değişti. Akşamın geri kalanında başka bir kaza da yaşamadık. Geri kalan dirençlerde “ben gözümü kapayacağım bakalım sen kendi başına eşofmanını indirip lazımlığa oturabilecek misin” türü icatlarla kendisi lazımlığa gitmeye ikna oldu. Gün sonunda oğlan uyuyup anne eve döndüğünde; anne yorgun olsa da aralıkların açılmış olmasından ötürü biraz daha olumluydu garibim. Evdeyken sorunu çözmek konusunda ruh hali olumlu olsa da “ben bir daha hiç dışarı çıkamayacak mıyım?” “bir daha hiç tatile gidemeyecek miyiz?” “10 dakikada bir tuvalet mi arayacağım” “yanımızda bir sürü yedek mi olmalı” “her yere lazımlık mı taşımalıyım” “vaz mı geçsek” konulu panik ataklar sık sık kendisini yoklar olmuştu. Gözünde de tik başlamış gibiydi sanki ama söylemedim kendisine…

4. Gün – Çarşamba

Bugün anne cephede tek başınaydı ancak aralıklar yaklaşık bir saate çıktığından bana yansıyan hava oldukça olumluydu. En azından her gün biraz daha gelişme var şimdilik.

Bu arada geceleri yatarken beze devam şu anda. (O kadar da değil)

Planım şu anda dört günlük olan gelişmeleri düzenli eklemek yazıya. Şimdilik konuyla ilgili bir kaç linki de paylaşarak bitireyim yazıyı:

– İlk olarak ablamızın konuyla ilgili macerasına BURAYA tıklayarak ulaşabilirsiniz.

– Parenting.com’dan “3 Günde Tuvalet Eğitimi Yöntemi” konulu yazı için ŞURAYA tıklayabilirsiniz. (3 günmüş… Bilemiyorum)

Tuvalet eğitimiyle ilgili en büyük problemlerle baş etmenin 8 yolu

Tuvalet eğitimiyle ilgili 20 ipucu

– Tuvalet eğitimi şarkısına ihtiyacınız olursa diye BURADA bir YouTube linki var.

– “Baskıcı Olmayan Tuvalet Eğitimi” diye bir şey varmış. (Oysa baskı yapmak ebeveynliğin fıtratında var sanki) Bakınız bu link Türkçe bu arada.

– Ben erkek çocuğun sağda solda “küçük pet şişe” yöntemiyle kolaylıkla rahatlatılabildiğini gözlemiş bir kişi olarak “in pet şişe we trust” diye düşünürdüm; pet şişenin cicili bicili ve opsiyonel hayvancıklı olanını yapmışlar meğersem. (Ve üstelik erkek de kız da kullanabilir demişler, emin değilim…)

Potette’yi tek geçerim bu arada… Yıllarca işimize yaradı…

– Hürriyet’te de konuyla ilgili bir yazı var bakınız

– Blogcu (ve uykusuz) anneler ve Blogbabba’nın deneyimlerinin derli toplu durduğu şu dosyayı öneriyorum…

– Pek çok yapılmaması gerekenlerin çok çok yorumla harmanlandığı anne notları için ŞURACIĞA tıklayabilirsiniz.

– Pedogog Adem Güneş’in sitesinde de konuyla ilgili bir yazı bulabilirsiniz.

Tuvalet Eğitimi ile ilgili bir takım kitaplar bakınız şu linkte; arama sonuçlarının alt kısımlarına indikçe Liderlik Eğitimi olsun Çevre Eğitimi olsun Solfej Eğitimi’ne kadar başka eğitim çeşitleri ile ilgili kitap önerileri de var. (Kupon biriktirmeden, çekilişsiz kurasız dev hizmet… )

Şimdilik sanırım bu kadar… Daha ilk yazıdan ne ben ovırdoz olayım ne de siz… ;)

En Popüler Babalar Günü Hediyesi: Giysi

O değil de; az önceki yazıda Z’nin bana gizlice babalar günü hediyesi alması hakkında yazınca aklıma geçenlerde elime geçen bir anket sonucu ve infografik geldi. (Aslında artık infografik değil de dataviz yada infoviz diyelim demiştik ama bu yazıya ekleyeceğim de aslında infografik olarak adlandırılabilir. Siz ilgili makaleyi okuyup kendiniz karar verin en iyisi)

Neyse; gelen bülten ve görsel der ki babalar gününde babalara en çok alınan hediye giysi. İlgili bülteni ve görseli ilk gördüğümde 639 kişilik bir gruba telefonla anket yapılmış olduğunu okumuş olsam da “hadi len” demiştim ama bugün allah için kendi 8 yaşındaki kızımla kaşla göz arasında hem benim babama hem de bana bildiğin giysi aldık hediye olarak. (Bir güç var yani)

Neyse, uzatmayayım. İlgili görseli aşağıya bir yere bırakayım; anket sonuçların kendiniz bakın.

Babalar Gunu_infografigi_2015 (1)

 

 

Birinci Hafta Kontrolü

Hani rüzgar gibi geçti derler ya. Aynen öyle oldu. Bir hafta tam anlamıyla rüzgar gibi geçti. Aslına bakarsak bir haftanın ilk günü zaten hastanedeydik; sonrasında da beş günlük bayram tatili olması tek kelimeyle şahane oldu. hep birlikte ev hayatına ve bebekli bir rutine alışmak; gelen gideni ağırlamak; biraz miskinlik yapmak ve geceleri biraz uykusuz kalıyor olsak da gündüz işe gitmek zorunda olmamak kesinlikle iyi oldu.

Bugün birinci hafta kontrolleri ve yenidoğan sünneti için yeniden hastanedeydik. İlk kez dışarı çıkmış oldu yakışıklı da. hastane dönüşü ben de kendimi bir haftalık bir muhasebe yaparken buldum. Nasıldı yahu ikinci babalığımın ilk bir haftası?

Şöyle hızlı bir değerlendirecek olursak;

  • Normal doğum (üstelik de epiduralsiz filan) oldukça pratik bir doğum şekli. Doğum sonrası çok hızlıca harekete geçiyor anne. İyi bir şey bu. (Normal doğum maceramız detaylı bir yazı olmayı hakediyor orası ayrı)
  • Hastanede dört gün geçirdiğimiz düşünülürse evde olmak da iyi bir şey.
  • İkinci defa baba olmak da aslına bakarsanız büyük raahatlık. Heyecan daha mı az bilmem ama kaygı kesinlikle daha az dolayısıyla çok rahat oluyorsun. Üstelik de “bir bilen” gibi göründüğün için hafif hafif ahkam kesebiliyorsun. (Söylemeyin bunu kimseye)
  • Bebekle daha rahatsınız her durumda; kırılır diye korkun yok. Bu rahatlık büyük bir avantaja dönüşüyor .
  • Şöyle bir baktığımda bez değişirmek konusunda da pratiğimi kaybetmemişim; nerdeyse bisiklete binmek gibi. Tek bir sorun var, oğlanın bacaklarının arasında bir fazlalık var, krem filan sürerken biraz engel oluyor. Ne olduğunu bilen varsa lütfen yorumlar kısmında yardımcı olabilir mi rica etsem.
  • Fazlalıktan bahsetmişken; hep duyduğum hatta gördüğüm ancak başıma daha önce gelmemiş bir “bez açarken fıskiye” vakasını bir haftada nerdeyse her gün yaşadık. Bu konuda da önerilere açığız, mandal mı, kağıt kıskacı mı? Bir yolu olmalı bunu engellemenin.
  • İkinci defa babalığın en büyük getrisi sanırım abla kardeş ilişkisini izlemeye başlamak oldu benim için. Şimdilik asayiş berkemal. Bayram tatili olmasının yine çok büyük avantajı oldu. Abla kardeş vakit geçirebildiler. (Kardeş olan tüm bu süre boyunca uyumuş olsa da bence kaliteli zaman kaliteli zamandır)
  • Göbek bağı beş günlükken düştü. Doğumdan sonra hemşirelere yıkatmadığımız oğlumuz için anneannesinin “yıkatmadı bunlar çocuğu” serzenişine karşın tek kalkanımız göbek bağının henüz düşmemesiydi. Dolayısıyla bu aralar artık yıkamak lazım oğlanı.
  • Sarılık filan gibi bir dert olmadı. Zaten kendisi tam bir tosun performansıyla anne sütü emiyor. Memeler de bu durumdan memnun olsalar gerek ki hızla karşılık verdiler. Orta boy bir insan kafası kadar olmakla kalmayıp ihtiyaçtan biraz fazlasını üretir oldular; ilk geceden pompa ve derin dondurucuya konan 150ml sütümsü sıvımız var.
  • 3250gr doğan velet hastaneden 3000gr çıksa da (en fazla %10 kayıp için normal deniyor) birinci haftanın sonunda tartıda 3220gr olmuştu. Normalde doğum kilosuna ulaşmak 10-12 gün alırmış. 7 günde doğum kilosuna geri kavuştuğu için doktorumuz bizi tebrik etti, biz de birbirimizi kibarca tokalaşarak tebrik edince doktorumuz biraz şaşırdı ama bozuntuya vermedi.
  • Bir ay sonra kalça ultrasonu çektirilecek. Bir de bu aralar aylık aşıları var. Onun dışında özel bir durum olmadıkça doktora ihtiyaç yok.
  • Yenidoğan sünnetine niyetlenmiştik bugün ama olmadı olamadı. Her pipi uygun değilmiş meğerse. 9 – 24ay arasında bir yerde yapılamk üzere rafa kaldırıldı pipi.
  • İlk bir ay gece uyandırarak beslemeye devam. Sonrasında bırakınız uyuyorsa uyusun geceden sabah kadar dedi. Dolayısıyla şuraya yazıyorum, bir ayı tamamlayalım üçümüz de horul horul uyuruz biz.
  • İlk 3-4 gün sepetin içinde ne olduğunu inanılmaz merak eden yavru kedi sonunda sepete tırmanıp içine bakmaya başladı. Ne olduğunu anladı mı bilmiyrum ama kucağa pek gelmezken artık herkesin kucağına çıkmaklar, hatta koltukta Deniz’le uyumaklar filan. Oğlanın ablası durumla gayet iyi baş ederken kedi kıskanç çıktı; hayırlısı. (Hakkını da yememek lazım, bu aralar sepetin yanındaki taburede nöbet tutuyor aslında… Bebeği mi kolluyor; süt kokusu kafa mı yapıyor bilmiyoruz henüz.)
  • Geçen yazdığım yenidoğan bebek bakımı yazısında da değinmiştim, kaka meselesini biraz araştırmak gerekti (her şeyi de hatırlamıyor insan) ama o konuda da herhangi bir sıkıntı yok.
  • Oğlanı bahçeye filan da çıkarttık bu arada. Hatta bugün bir süre güneşe de tuttuk. Lazım bunlar insana hayatta.
  • Hah; “kaynar” konusu var değinilmesi gereken. Adana kökenli bir nevi lohusa şerbeti. Öyle ki sadece annenin değil, babanın da süt vermesini sağlayabilecek güçte kendisi. Tarifini yakında paylaşırım buralarda.
  • Bu aralar bi açayım da okuyayım dediğim konu “bebekler ne zaman görmeye başlarlar” Bazı bazı uzun uzun bakışıyoruz oğlanla ama kimin ne gördüğü tamamen muallak bu aralar. Görüntü çok net olmasa da derin derin düşünüyoruz karşılıklı. (Bknz. Şekil 1 A)
  • Şöyle bir düşünüyorum da ilk bir hafta oldukça sıkıntısız geçip gidivermiş. Baba bu sürede biraz fazlaca köprüyü geçmiş ama buna zaten hazırlıklıymış.
  • Şimdilik bu kadarmış.

Evde Yenidoğan Bakımı

1 Ekim çarşamba sabahı doğan oğlumuzu 3 Ekim cuma günü yüklendiğimiz gibi evine getirdik. Sonra gidip ablasını da getirince evin bayram şekeri ihtiyacı karşılanmış oldu.

Oğlanı eve çıkarmadan önce hastanede ufak çaplı bir taburculuk eğitimi veriyorlar esasen. Hatta sadeve o değil, son iki gün içinde hastane odasına gelen pek çok uzman kendi alanlarında bilgi aktarımında bulunuyor. Emzirme konusundan yenidoğan bakımına, alt değiştirme sıklığından uyku düzenine; bol süt yapmak için neler yenmesi gerektiğinden yenidoğan bebeklerin yıkanmasına kadar ihtiyacınız olacak her türlü bilgiyi hastaneden çıkmadan ediniyorsunuz.

Ve eve gelip de rutin bir hayat düzeni kurmaya başlarken bir bakıyorsunuz ki yine de soru işaretleriniz var. Bu durumda bana kalırsa hislerine güvenmek gibisi yok. Çünkü belli bir noktadan sonra herkesin bir yoğurt yiyişi olduğu gibi bir gerçek var.

Neyse; yenidoğanların evde bakımıyla ilgili bize gerek hastanede gerekse sonra eve uğrayan ebemiz Serpil tarafından anlatılanları bir özetleyeyim dedim. (Yoksa ben de unutacağım, sonra uğraş dur Google’la…)

Yenidoğanlarda Beslenme

  • Bu bebek milletinin çok sık karnını doyurması gerekiyor. Hastanenin emzirma uzmanı diyetisen doktorun verdiği bilgi günde en az sekiz kere emzirilmesi gerektiği. İlkokul ikinci sınıf matematiğiyle konuya yaklaştığımda üç saatte bir emzirmek anlamına geliyor bu. Bu üç saatlerle ilgili bir istisna yapın dedi doktor, geceleyin tek bir aralığı 4 saat yapın; böylece siz de gece biraz daha fazla uyumuş olursunuz. Tabii eğer velet uyanıp da talep etmiyorsa. Böylece bir adet 4 saatlik ara diğerleri 2-3 saat arasında farklı aralıklarda olabilir. Ama dediğim gibi eğer ki velet uyanıp da karnını doyurmak istiyorsa; yapacak bir şey yok her seferde emzirilecek. Eğer uyanmıyorsa da bu aralıklarda (en fazla) uyandırılıp ağzına meme tıkıştırılacak.
  • Ne sürede emzirmek konusu ise gerçekten kişiye özel bir durum. Hastanede olduğumuz ilk 1-2 gün ve sonrasındaki ilk günler her emzirmede yaklaşık yarım saat denmişken; ilk 4-5 günün ardından annenin ürettiği süt kalitesinin ve miktarının artmasıyla bu sürenin 10 dakilara düşebileceği söylenmişti. Her emzirmede tek bir meme; yaklaşık 10-20 dakika süre makul bir süre olarak kendini gösterdi bizde. Zaten karnını doyuran küçük insanoğlu kafasını çevirerek “istemiyorum daha fazla” diyor.
  • Peki ya uyku düşkünü miskin yenidoğan emerken uyuyakalıyorsa ve sizin planladığınız miktarda süt ememiyorsa ne olacak? Haşin davranılacak. Yapacak bir şey yok. Yüzüne çenesine yanaklarına dokunmak kesmiyorsa bizim hemşirelerden öğrendiğimiz falaka yöntemi denenebilir. Ayaklara küçük vuruşlar, gıdıklamalar işe yarıyor. Ayakları soymak, bacakları soymak da işe yarıyor. Ayrıca bu velet milleti ten temasını seviyorlar da. Aklınızda olsun.
  • Son olarak da hiçbiri işe yaramadı, velet her bir emzirmede bir süre emip sonra uyuyakalıyor, bir alternatif de çok sık aralıklarla kısa kısa emzirmek olabilir. Dedim ya; bu işin tek bir doğrusu yok; herkes çok kısa sürede kendi çocuğunu tanıyıp kendisine ve çocuğuna en uygun çözümü buluyor bence.

Yenidoğanlarda Kaka ve Bez Değişimi

  • Vücuda her girenin bir çıkışı var malum. Bu, bebeklerde de böyle. (Kızlarda böye olduğunu zaten daha önce tecrübe etmiştim; erkeklerde de çok farkı yokmuş; tek fark: “Fıskiye Efekti” (Bu konuda yapacak bir şey yok; 3 günlük de olsalar bebekler sizden akıllı olduğundanbu fıskıye golünü er ya da geç yiyeceksiniz. En güzeli tadını çıkarmak.
  • Yenidoğan bebeğin ortalama bez sarfiyatı günde 6 adet olmalıymış. Biraz eksik biraz fazla sorun olmayacaktır muhtemelen; kakaya çişe bakmadan yaklaşık 6 bez kirleten bebek sağlıklı bir dışkılama düzeni içindeymiş.
  • Çiş mevzuu çok sorun değil; açık ya da koyu renk çiş çok dert edilmiyor ama kaka konusunda biraz hazırlanmakta fayda var. Yok balangıç kakası ok geçiş kakası, birinci aşama geçiş ikici aşama geçiş derken yenidoğan kakası hazırlıksız ebeveynler için bir gerginlik konusu olabilir.
  • Veletlerin ilk birkaç kakası aslında daha anne karnındayken yutulan ve vücutta birien amniyon sıvısının atılmasından ibaret. dolayısıyla siyah-koyu yeşil renkli ve balçık kıvamında oluyor. İlk gün zaten pek bir şey emmediğinden, emse de emdiği sıvının içeriği daha pek süt olmadığından verimli bir kaka beklemek yersiz. Bu mukonyum ya da mekonyum denen kakaya hazır olmak önemli. Korkmayın hep böyle devam etmeyecek. Çocuğunuz bir uzaylı değil.
  • İlk birkaç kakadan sonra bu siyahlık – yeşillik azalıyor. Ahanda işte bu geçiş kakası. Renk gittikçe hafifliyor, o yeşillik sarıya dönüşmeye başlıyor. Bu geçişin aşamaları var ama çok da sayılara takılmamak gerekli bence. Birinci, ikinci üçüncü geçiş kakası diye takarak yapmak yerine bu dönemin bir geçiş dönemi olduğunu hatırlamakta ve geçiş esnasında kakanın renginin değişeceğini bilsek yeter bence.
  • Annenin randımanlı süt üretmesi yaklaşık 10 günü bulurmuş. İlk günler üretilen madde kolostrum oldukça zengin bir içeriğe sahip olsa da bir süre sonra doyurucu gelmeyecek ve yerini süte bırakacak. Ancak ilk günlerde çok kıymetli bir sıvı (boşa harcanmamasının önemine vurgu yapıyorum bakınız)
  • Kolostrum da yenidoğan bünyesinde müshile benzer bir etki yaparmış efem. Dolayısıyla yavruyu daha ilk günden ishal ettik; vah yavrumun başına gelenler; nedir benden bizden çektiği gibi kaygılara gark olmak gereksizmiş.
  • Yani; anneden emdiği ilk birkaç günkü sıvılar (kolostrumdan anne sütüne geçiş de denebilir) bebeğinizin kakasının sıvılaşmasına sebep olabilir; sağlıklı sarı renkli yenidoğan kakasına ulaşana kadar br süre sulu zırtlak kakalara denk gelebilirsiniz bezlerde. Neymiş? Panik yok.
  • Süt kakası denen kakaya da “bebek hardalı” denirmiş. (Hardal seven bir insan olarak bu duruma sevnmeli miyim üzülmeli miyim henüz karar veremedim) Ama bu bebek kakası hardalı yenidoğan kakasından nasıl bir kıvam beklememiz gerektiğine dair fikir verecektir.
  • Kakaların miktar olarak adam yerine konması için madeni para büyüklüğünü geçmiş olaması gerekirmiş. Günde 3-4 kaka sağlıklı sayılrımış. BUnları da not ettikten sonra çok da bir şey kalmıyor.
  • Kız bebeklerde ilk günlerde biraz vajinal akıntı olabilirmiş. Bu konuda da panik olmamak lazımmış. Bu akıntının içinde çok az miktarda kan da bulunabilir. Bu ilk adet döneminin bir benzeriymiş. Buna anneden gelen hormonlardaki bir artış sebep olurmuş ve dediğim gibi endişeye mahal yokmuş. Ama gelmeye devam ederse de kıllanmakta ve doktorunuza danışmakta da fayda var elbette.

Aslında yenidoğan bakımı ile ilgili yazacak şey çok. Şimdilik burada durayım oğlanın altı değişecek sonra dürttürülüp annesinin memesine takılacak, sonra gırklatılacak.

Tam da yeri gelmişken; yenidoğanlarda gaz olsun kolik olsun anna babalarda sıkıntıya sebep olan durumlar 21. günden sonra ortaya çıkarmış. Dolayısıyla hazırlıklı olmak lazım. İlk günlerdeki gaz pek gaz sayılmaz yani. Bu arada karnı doyduktan sonra veledi omza atıp sırtını patpatlamak yerine sıvazlamak daha tercih edilesi bir yöntemmiş.

Sağlıklı emzirmeler, gırklatmalar ve hardal renkli kakalar efem.

İlkokul Seçimi – Bölüm 2

Geçen bölümü özetlemek gerekirse özel / devlet seçimini yapmış; bahsedilecek okullar listemizi yapmış, yazının amacından bahsetmiştik. (Niye çoğul konuşmaya başladıysam; sanki yemek tarifi programı sunuyorum)
Okumaya devam et

Çocuklar ve Kediler (Ya da evde hem çocuk hem kedi beslemek)

Buraya uzun zamandır yazmak isteyip de yazamadığım konuların başında evcil hayvan besleme konusu geliyor. Malum çocuklarımızın hayvan sevgisi ile büyümeleri, sorumluluk anlamında gelişmeleri, bir hayvanla arkadaş olmalarının önemi vb. vb.
Okumaya devam et

Burçlar ve Ebeveynler ve Çocuklar

Blog fırtınasının ödev verdiği gibi yapıp da burcumun özellikleriyle bir karakter ya da bir dünya yaratmaya kalkarsam pis bir şey olur o… Karanlık, çirkiiiin, kalleş bi’ şey olur… (Lisedeydim herhalde; ufak boyutlu bir astroloji kitapları serisi vardı: “Hain Astrologdan Burçlar”dı serinin ismi… Benim burcumun önünde “kalleş” vardı… “Kalleş Akrep”…
Okumaya devam et

Çocuk ve İnternet

Çok geç bir duyuru bu. O yüzden de çok mahçubum. Aylardır listemde bekleyen ama ben Babaolmak.com’la ilgilenemediğimden eriyemeyen listede, erimek ne kelime yaprak kımıldamayan listeden çıkıp da duyurulamayan bir konu. Klasik bir şekilde yumurta kapı şekilde etkinlik başlamadan bir gece önce…

Aslında tüm ebeveynlerin takip etmesi gereken, desteklemesi, izlemesi gereken bir kongrenin duyurusu bu: “1. Çocuk ve Bilgi Güvenliği Kongresi” Ankara Üniversitesi ve Çocuk ve Bilgi Güvenliği Derneği’nin bir organizasyonu…
Okumaya devam et

Depreme Hazır Olmak

Çok uzun uzun yazacak bir şey yok aslında. Yılda bir gün bu konuda herkes bir şeyler diyor; anılar, taziyeler, anmalar, duygu yüklü yazılar, öfkeler yaralar, özlemler ortaya dökülüyor. Peki diğer günler? Hassasiyetimiz ne olursa olsun kaçımız gerekenlerin en azından en minimumunu yerine getiriyoruz. Ne yalan söyleyeyim, ben de getirmiyorum. Yıllardır deprem çantası hazırlayacağım, hep aklımda, hani nerde? Bir yerden başlamak adına üşenmeyip bir iki liste yapayım ve paylaşayım dedim.
Okumaya devam et

Otizm… Yaşamın farklı bir penceresi…

Bir şeyler silkeler ya sizi bazen; hayatın akışına kapılmış akıp giderken bir anda fark edersiniz; hatırlarsınız, görmeye duymaya başlarsınız. Nedir bu, bu yazının konusu değil. Çünkü gün bitmeden; 2 Nisan 2013 sonlanmadan bu yazıyı yayına almak istiyorum. Bu da 13 dakikam var demek.

Yazıyı yazan ben değilim; Nazım Özgün’ün annesi İrem Afşin; uzun zamandır hakkını veremediğim Babaolmak.com’un kocama bir sayfasını İrem’e verip Otizm’e ayırdığım için kendimi iyi hissederek gireceğim bu gece yatağıma…

Okumaya devam et

Susam Sokağı, Boşanma Süreci ve Çocuklar

Bu işler genelde son derece el yordamı buluşlar hatta bulamayışlarla hallediliyor ülkemizde (ve kültürümüzde). Düşünsenize; ayrıldığınızı duyan pek çok insanın ilk tepkisi (büyüyen gözlerle) “Peki çocuk kimde kaldı?” oluyor. Haftanın yarısı annede yarısı babada çözümü bile o kadar yeni ki konuştuğunuz çocuk psikologları bile çok fazla örneğini yaşadığım bir durum değil, ne desem bilemiyorum o yüzden diye cevaplayabiliyor sizi…
Okumaya devam et

Siz Napıyorsunuz ki?

Türkiye saatiyle 01:41 hatta ben bunu yazarken 01:42 oldu. Yazmakta olduğum köşe yazısını ittirerek kaktırarak bitirip de yatmaya gitmeliyim ki sabah 7’ye kurduğum saat çaldığında kalkıp hazırlamam gereken sunumun başına geri döneyim. Ardından da Z, kar tatili olduğundan okuluna gidemediğinden annesine gitsin, ben de işe…
Okumaya devam et

Tatsız Yazıları da Birinin Yazması Lazım

Bu bir yardım çağrısı. Ya da bir bilgilendirme mektubu. Aynı zamanda bir teşekkür yazısı. Ya da belki de sadece içini dökmek için karalanan kelimeler.

Uğraşmaya başlayalı dört yılı geçmiş beş olmak üzere. İlk kez birinin gelip de kullanmaya başlamasının üstünden ise yaklaşık dört yıl geçmiş. Binlerce üye; onbini aşkın kitaba dokunmuşuz. Demek ki, binlerce kargo paketi, binlerce siparişle uğraşmışız.
Okumaya devam et